Yeni bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. Yazım yanlışı varsa saygı çerçevesinde bana belirtirseniz çok sevinirim. İyi okumalarrrr.
Flashback
Horol’la sanki elimizde kılıç varmış ve sanki kılıç dövüşü yapıyormuşuz gibi ellerimizi havada sallıyorduk. Büyüdüğümüzde ikimizde ejderha ordusuna katılmak istiyorduk. Horol yenilmiş gibi yere yığıldığında kıkırdadım. Horol, benim kıkırdadığımı görünce o da gülümsedi.
“Sen geleceğin Chef’isin Horol, yenilemezsin.” dedi amcam. Horol yattığı yerden doğruldu.
“Oyun oynuyoruz…” diye açıklamaya çalıştı kendini Horol ama amcam onu dinlemedi bile.
“Oyun bile olsan senin bir namın var.” diye çıkıştı ona. Amcam, Horol’un üstüne çok geliyordu ve buna göz yumamazdım. Ben Horol değildim.
“Amca, Horol’un üstüne çok gitmiyor musun?” diye kendi düşüncelerimi beyan ettim.
“Bu seni ilgilendirmez. Anca oyunda savaşı kazanabilecek biri beni görüşlerimi sorgulayamaz.” Yanılıyordu. Ben iyi bir savaşçı olup adamıza barış getirecektim.
“Ben savaşları kazanacağım.”
“Sana acıyıp öldürmezlerse hâline şükret.” Amcam o kadar küçümser bir sesle konuşmuştu ki karşısında kendimi çok güçsüz görmüştüm ama yine de geri adım atmadım. Küçümsenmekten bıkmıştım.
“Savaşları kazanacağım, birçok ada benim sayemde kazanmış olacak, en saygı değer ve güzlü ejder savaşçı olacağım.” Sesimin kararlı ve sert çıkması için elimden gelen her şeyi yapmıştım.
“Hayal kurmayı bırak. Ne senin gibi güçsüz biriyle bir ejderha bağ kurar ne de ejderha ordusu seni kabul eder. Senin gibi önemsiz ve yük olan biri saygı değer bir savaşçı olma hayali kurması…” Kafasını iki yana salladı. Bana kınayıcı bir bakış attı ve konuşmaya devam etti: “Sen Clark ailesinin yüzkarasısın.” Bu cümle derinlerde bir yere öyle bir saplanmıştı ki.
“Clark değilim ki yüzkarası olayım.” diye çıkıştım. Kendime Clark demek bana artık bir lanet gibi geliyordu. Ben, Clark soyadına ait değildim…
“Dediklerine dikkat et. Ailen şu anda burada olsaydı hayal kırkılığına uğrardı.” Gözlerim doldu.
“Ben gerçeği söylüyorum amca. Benim Clark’lığım ailemle beraber öldü.” dediğimde yanağımda bir sızı hissetim. Amcam yine bana vurmuştu. Dolu gözlerimden yaşlar akmaya başladı.
“Clark olmayı hak etmiyorsun zaten birde dediklerine bak.” diye gürledi amcam.
“Odana! Gözüm görmesin seni.” diyerek odamı gösterdiğinde odama doğru gittim ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ben ağlarken ne yanıma Horol geldi ne de amcam...
Günümüz
Akşam her zamanki gibi kabuslardan fazla uyuyamamıştım. Sabah ilk işimiz amcamla konuşmaktı. Amcam hemen bir toplantı düzenledi. Toplantıda aslında amcam, Horol, Kaldor ve Aaron’ın olması lazımdı sadece ama bu toplantıya bende katılmıştım. Amcam her ne kadar bu durumdan memnun olmasa da karşı çıkamadı.
Toplantı odası genişti. Odanın ortasında uzun bir masa, masanın yanında da bir sürü sandalye vardı. Amcam, masanın en başındaki sandalyeye oturmuştu, Horol, amcamın sol yan çaprazındaki, ben ise amcamın sağ çaprazındaki sandalyeye oturmuştum. Yanımda Aaron, Horol’un yanında ise Kaldor oturmuştu.
“Bu kayıplar bizim için eksi olsa da moralimizi bozmamalıyız.” diye toplantıyı başlattı amcam.
“Eğer izin verirseniz Tukenda adasına gidip bilgi alabiliriz.” diye önerisini sundu Aaron. Amcam biraz düşündükten sonra konuştu: “Saldırılarla karşılaşıyoruz, bu tehlikeli olabilir ada için.”
“Bazen risk almak gerekir.” dediğimde amcam bakışlarını bana çevirdi.
“Halkımın üzerine bahis oynamayacağım.” Amcamın sesi soğuk ve mesafeli çıkmıştı.
“Ama gitmezsek daha fazla kişi kaybederiz.” diye direttim.
“Halkımız tehlikeye girebilir, evet ama bilgi olmadan da hareket edemeyiz.” Horol’un bana katılmasını beklemediğim için bir anlık afalladım ama hemen kendimi toparladım.
“Halkımızın canını tehlikeye atamayız.” Amcamın endişesini anlıyordum ama en büyük ejderha ve normal orduya sahip adaydık, saldırıları kolaylıkla savuşturabilirdik.
“Yirmi kişilik ejderha ordusundan sadece beş kişi olmayacak. Ayrı olarak beş bin kişilik dünyanın en çok askere sahip olan bir ordumuz var.” dedim. Amcam az da olsa ikna olmuş gibi gözüktü.
“Peki ejderha ordusunu kim yönetecek?” diye sordu bu seferde.
“Daha önceden de adalara görevlere gidiyorlardı, o zaman kim yönettiyse şimdi de o yönetsin.” Önerim karşısında amcam derin bir nefes verdi.
“O kadar kolay değil.” Kimin biz yokken ejderha ordusunu yönetebileceğini düşündüğümüz için toplantı odası sessizliğe gömüldü.
“Horol.” dedim birdenbire. Herkesin bakışları bana doğru döndü.
“O yönetsin ejderha ordusunu o zaman.” diye öneri sundum. Horol, tam bir şey söyleyecekken amcam araya girdi: “Onun zaten sorumlukları var.”
“Baba aslında…” diye amcama karşı çıkacaktı ama amcam elini kaldırarak onu susturdu.
“Horol, Aaron’dan sonra ejderha komutanlığı en çok hak eden kişi.” Diye direttim. Horol’un düşüncelerini hiçe sayabilirdi ama benimkileri hiçe sayamazdı.
“Chef’lik hakkında bilmediğin çok şey varken böyle konuşman hiç etik değil.” Amcamın dediği karşısında kaşlarımı çattım. Etik değil… Ne etik peki amca? Birine şiddet uygulamak mı? Birine psikolojik baskı yapmak mı? Öz yeğeninin hayatını cehenneme çevirmek mi? Bütün bu aklımdaki soruları görmezden geldim.
“Bir şeylerin etik olup olmadığını senden öğrenmeyeceğim amca.” dediğimde Horol boğazını temizledi. Amcamla aynı anda bakışlarımız ona döndü. Horol gözleriyle burada tek olmadığımızı hatırlattığında sustuk.
“Chef’im bence de Horol en iyi seçenek.” diye bana katıldı Kaldor.
“Cristiana’ya katılıyorum.” Aaron, Horol’u sevmese de bana destek çıkmıştı. Ona gözlerimle teşekkür edip tekrardan amcama döndüm. Hâlâ tereddüt ettiğini gördüğümde derin bir nefes verdim. Oğlundan şüphe ediyordu.
“Oğluna azıcık güven.” dedim sert bir şekilde.
“Oğluma olan güvenimi sorgulamak sana düşmez.” diye çıkıştı.
“Evet ama Horol’u ilgilendirir.” Başımla Horol’u gösterdim. Amcam bakışlarını Horol’a dikip düşündü, bütün olasılıkları tarttı.
“Geçici olarak Horol üstleniyor ejderha ordusunun komutanlığını.” diye açıkladı en sonunda.
“Güzel. Toplantı bittiğine göre dağılabiliriz.” diyerek ayaklandığımda amcamın çenesini sıktığını fark ettim ama umursamadım. Benim gibi diğerleri de ayaklandı. Aaron’la toplantı odasından çıktık ama Horol’un sesiyle çok ilerleyemeden durduk: “Cristiana.”
“Efendim.” Horol, bakışlarını Aaron’a çevirip tekrar bana baktı. Aaron, Horol’un ne demek istediğini anında anladı. Horol, benimle yalnız konuşmak istiyordu.
“Yakınlarda olacağım.” dediğinde onu başımla onayladım. Aaron uzaklaşınca Horol kolumdan tutup beni tekrardan toplantı odasına soktu. Burada kimse bizim konuşmamızı duyamazdı.
“Teşekkürler.” Tekrardan onu koruduğum için teşekkür ediyordu.
“Yıllar sonra hiçbir şeyin değişmediğini görmek…” Başımı iki yana salladım.
“Nasıl affettirebilirim kendimi?” Bu sorusuna karşı dudaklarımda acı bir gülümseme peydah oldu. Sanki çok umurundaydım da.
“Yirmi bir yıl, ailem ve yengem öleli yirmi bir yıl oldu. Yirmi bir yıldır benim neler yaşadığım hakkında hiçbir fikrin yok ve özür dileyip yanımda olmak istemek şimdi mi aklına geliyor?” Gözlerini kaçırdı. Zaten bu soruya cevabının olmadığını biliyordum. Cesaretini toplayıp tekrar bakışlarını gözlerime dikti.
“Sen kayıplara karıştığında seni her yerde aradım. Herkes senin öldüğünü söylerken ben senden asla ümidimi kesmedim ve lanet olası her bir kara parçasında seni aradım. Pushy’le bağ kurduktan sonra yaptığım ilk iş seni aramaktı. Lanet olası her gün kendimi suçladım. Neden onun yanında olmadın? Neden onun en zor anlarında korkaklık yaptın? Her gün o acı çekerken neden ona el uzatmadın? Ya şu an senin yüzünden öldüyse? Her akşam bu sorularla yüzleştim.” Sesi çok kırılgan çıkmıştı. Gerçekten bunları yapmış mıydı? Yapmışsa bile bu hayatımı cehenneme çevirdikleri gerçeğini değiştirmezdi.
“Belki yanımda dursaydın, beni korusaydın, yengemin ölümü için beni suçlamasaydın bunları yaşamayacaktın.” diye çıkıştım.
“Babama karşı çıkamazdım. O benim ailemden kalan son üyeydi.” Acı gülümsemem daha çok büyüdü. Ailesinden kalan son kişi… Peki benim ailemden kim yaşıyordu? Kimse.
“Benim ailemden kimse kalmadı.” Sesimin kırılgan ya da yüksek çıkmasına aldanmadım. Acı gülüşüm kurduğum cümleyle beraber kaybolmuştu.
“Annemin katilini koruyamazdım.” Onunda sesi benimki gibi yükselmişti. Katil… Elimdeki yara izi sızlasa da umursamadım. Hâlâ yengemin katili olduğumu iddia ediyordu. Yengemin ölümünü şoktan dolayı hatırlamıyordu ve bu yüzdende yengemin katili olduğuma inanmıştı, amcam onu inandırmıştı. Ben ise Horol’un tam tersi o güne dair en ufak detayı bile hatırlıyordum.
“Beş yaşındaydım, nasıl birinin ölümüne yol açabilirdim? Amcamın manipülasyonlarına kanmasaydın gerçeği sende biliyor olacaktın.” Ses tonumun yükselmesini umursamadım.
“Bende sekiz yaşındaydım, korkmuştum, babamdan başka güvenebileceğim biri yoktu.”
“Benim kimsem yoktu…” Sesim bir fısıltıdan farksız çıkmıştı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlayamazdım, güçlü olmalıydım. Eğer güçlü olmazsam daha fazla canım yanardı.
“Üzgünüm…” Bakışları üzgün ve pişman bir şekilde bakıyordu.
“Özür dilemek hayatımı cehenneme çevirdiğiniz gerçeğini değiştirmez.” Bu konuşmaya daha fazla katlanamazdım. Toplantı odasının çıkışına doğru yürümeye başladım.
“Cristiana…” Toplantı odasından çıkarken Horol’un seslenişini görmezden geldim. Toplantı odasından çıkıp kapıyı kapattım. Bir elimi alnıma koyup derin bir nefes aldım ve kendimi toparlayarak yürümeye devam ettim.
“Cristiana.” Aaron’ın sesiyle duraksadım. Onun yakınlarda olduğunu unutmuştum.
“İyi misin?” diye sordu yanıma oturduğunda.
“Evet, eşyalarımı toplayayım en iyisi.” dedim dalgın bir şekilde. Aaron kaşlarını çattı ama bir şey demeden sadece başıyla onayladı beni.
“Ekibe haber veriyim.”
“Tamam.” Kendimi zorlayarak gülümsedim. Kaldığım sahil kenarına gittim.
“Hepsi geçecek, minik savaşçım.” dedi Tengri. Onu başımla onayladım ve eşyalarımı toparlamaya başladım.
“Horol’la konuşmuşsun.” Sesin geldiği yöne baktığımda Tasha’yı gördüm.
“Aaron mı söyledi?” diye sorduğumda cevabını gözlerinden anladım.
“Evet. İyi misin?”
“Değilim ama olacağım.” İyi olmak zorundaydım. Hep güçlü kalmıştım ve kalacaktım.
“Onda hiç şüphem yok.” dediğinde gülümsedim.
“Toplantı nasıl geçti? Toplantıdan sonra amcanı gördüm, bayağı sinirli gözüküyordu.” Konuyu değiştirmek ve merak ettiği için sormuştu bunu. Toplantı sonucunu bildiğini biliyordum ama neler olduğunu benden öğrenmek istemişti.
“İstemese de benim önerimi uygulamak zorunda kaldı.” dedim sinsice gülümseyerek.
“Adama bak ya, oğluna bile güvenmiyor.” diye söylendi Tasha. Bu hayatta amcamdan en çok nefret eden Tasha ve Tengri’ydi. Bende nefret ediyordum ama onlar benden de çok nefret ediyorlardı.
“Sen eşyalarını toparladın mı?” diye sordum.
“Beraber toparlarız diye düşündüm.”
“Bana uyar.”
“Lona da gelecek.” Üç kişi bir sırt çantası mı toplayacaktık?
“Üç kişi bir sırt çantası mu toplayacağız?” diye sordum büyük bir merakla. Sinsice gülümsedi.
“Hayır, siz toplayacaksınız ben izleyeceğim.” Omzuna vurunca gülmeye başladık. Bir süre sessizce eşyalarımı toparlamamı izledi. Hançerlerimi çantama koyarken “Bir ara hançer yapsana ikimize özel.” dedi Tasha. Bu soruyu beklemediğim için boş gözlerle baktım.
“İstiyorsan yaparım.”
“Çok garip.” dediğinde Tasha, kaşlarımı çattım.
“Ney çok garip?” diye sordum.
“Eskiden gizlice bize yardım ederken şu anda beraber hazırlanıyoruz.” dediğinde tebessüm ettim.
“Bende hâlâ alışamadım.”
“İyi ki geldin.” dedi.
“İyi ki geldim.” dedim.
“Hazırım.” dediğimde Tasha şaşkınlıkla baktı.
“Bu kadar şey mi alacaksın?” Sırt çantama baktım. Hançerlerimi, halat, okumu ve yayımı almıştım.
“Evet, oraya tatile değil bilgi almak için gidiyoruz.”
“Biliyorum.” dedi ve ayaklandık. Tasha’nın evine doğru giderken sohbet ettik.
⚔
Tukenda adasına vardığımızda akşam olmuştu. Ufak bir kamp kurduk ve ateş yaktık. Hepimiz çok yorgunduk. Hepimiz ateşin başına oturduk ve sohbet etmeye başladılar. Ben konuşmaya katılmadım. Sabahki Horol’la tartışmamız aklımdan çıkmıyordu. Onu hemen affedecek değildim ama bu tartışmayı düşünüp nasıl bir yol izlemem gerektiğini bulmalıydım. Biri omzuma vurunca kaşlarımı çatıp ona baktım. Bert, kaşlarımı çatıp ona baktığımı görünce ufak bir kahkaha attı.
“Ne?” dedim gözlerimi kısarak. Çatık kaşlarımın arasına bir fiske vurduğunda sinirle ona baktım. Bu hâlime bir kahkaha daha attığında bakışlarım yumuşadı.
“Ne bu sinir sinir-küpü?” dedi gülerken. Gözlerimi kıstım ve sinir olmuş bir şekilde ona baktım.
“Benimle uğraştığın için olabilir mi sence?” dediğimde gülümsemesi arttı.
“Olabilir.” Ukala sessi karşısında dayanamayıp gardımı indirdim ve güldüm. Gülüşüm dalgın bir tebessüme, bakışlarım dalgın bakmaya başladı. Hem ait hissettiğim hem de ait olmadığımı hissettiğim ekipleydim. Ben hem bu ekibe aittim hem de bu ekibe ait değildim. Ben hem Flayes adasına aittim hem de Flayes adasına ait değildim. Büyük bir çıkmazın içine girmiştim.
“Ne düşünüyordun dalgın dalgın?” Bert’in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Adaya dönünce nasıl bir yol izlemem lazım? diye düşünüyordum.” diye itiraf ettim.
“Plan, plan, plan. Bazı şeyleri zamana bırakmalıyız, eğer her şey planladığımız gibi gerçekleşseydi hayatın ne eğlencesi kalırdı?” diye söylendi ama bu söylenmeden daha çok öğüttü.
“Ya hata yaparsam?” Bert’in yüzünde anlayışlı bir ifade belirdi.
“Mükemmel olmaya çalışırsan daha çok hata yaparsın. Hiç kimse mükemmel değildir, hata yapmaktan korkarsan ilerleyemezsin.”
“Nasıl böyle her şeyi şakaya vurabiliyorsun?” Sorduğum soruya karşılık omuz silkti.
“Olanları umursamıyorum. Önemli olan beraber olmamız, diğer her şeyi kafaya takarsam hayatın eğlencesi kalmaz.” Bunu o kadar umursamaz söylemişti ki sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibiydi. Bu konuşma rahatlamamı sağlamıştı.
“Teşekkürler.”
“Biz her zaman senin yanındayız sinir-küpü ve bunun için teşekkür etmene gerek yok.” dediğinde gülümsemeden edemedim.
“Birinin nöbet tutması lazım.” deyince Evan, bakışlarımız ona doğru döndü.
“Ben nöbet tutarım.” dedim bir an bile düşünmeden. Uykudan ne kadar kaçabilirsem o kadar iyiydi. Tengri, bu düşünceme homurdansa da umursamadım. Sonuçta adada bir terslik olursa diye o da tüm gece nöbet tutacaktı.
“Senin de dinlenmen lazım. Komutanınız olarak ben nöbet tutuyorum.” Bakışlarım Aaron’a döndü.
“Benim komutanım değilsin.”
“Tamam o zaman beraber nöbet tutuyoruz.” dedi teslim olur gibi. Tam itiraz edecektim ki Tengri’nin dediğiyle sustum: “En iyisi bu minik savaşçım.”
“Peki.” Hem Tengri’yi hem de Aaron’ı onaylamıştım.
“O zaman ben bayılmadan yatıyorum. Hepinize iyi geceler.” diyerek ayaklandı Lona. Tasha’da ayaklandı.
“İyi geceler.” dedi herkese hitaben. Sonra bana dönüp daha kısık bir sesle “Kendini çok yorma, yorulduğunda uyu, Aaron uykusuzluğa alışkın.” dedi. Ona tebessüm ettim.
“İyi geceler, seviliyorsun.” Gülümsedi.
“Sende.” diyerek yatmak için kurulan çadırlardan birine girdi Lona gibi.
“İyi geceler herkese.” diyerek ayaklandı Bert. Parmağını bana uzattı ve “Konuştuklarımızı unutma.” dedi.
“Tamam.”
“İyi geceler.” Diyerek ayağa kalktı Evan. Aaron’a doğru döndü ve tam bir şey söyleyecekti ama Aaron ona fırsat vermeden konuştu: “Biliyorum, hadi git yat.” Evan, Aaron’ı başıyla onayladı ve Aaron’ın omzunu sıktı. O da bir tane çadıra girdikten sonra Aaron’la tek kaldık.
“Yorgunluktan bayılacaksın.” Sessizliği bölen Aaron olmuştu.
“Bana diyene bak.” Bu çıkışıma güldü Aaron.
“Yorgunluktan bayılırsan seni çadıra taşımam haberin olsun.”
“Senden bunu isteyen olmadı.” diye terslediğimde kıkırdadı. Bir süre sessizce oturduk. Bakışlarımı Aaron’dan ateşe çevirdim. Rüzgârın esintisiyle dans ediyordu. Hava soğuktu ama katlanılamayacak kadar değildi.
“Üşüdün mü?” Aaron’ın sorusuyla bakışlarımı ateşten ona çevirdim.
“Alışkınım.” desem de ayaklandı ve pelerinini omuzlarıma sardı ve yanıma oturdu.
“Teşekkürler.” diye mırıldandım.
“Bu adaya hiç geldin mi?” diye sordu.
“Sadece bir kez.” Beni başıyla onayladı düşünceli bir şekilde.
“Komutan…” derken o da aynı anda “Gizemli kız…” dedi. İkimizde önce şaşkın bir şekilde birbirimize baktık ve ardından gülmeye başladık. İkimizde aslında ne diyeceğimizi bilmiyorduk. Bir süre sessizce birbirimize baktık. Tekrardan sohbet etmeye başladığımızda bu konuşmanın sabaha kadar devam edeceğini anladım. Sabah olduğunda hâlâ sohbet ediyorduk.
“Günaydın.” Tasha’nın sesiyle ona doğru döndük. Uykulu bir şekilde yanıma oturdu.
“Günaydın.” dedi Aaron’la aynı anda. Tasha, başını omzuma koydu ve uykulu bir şekilde esnedi.
“Uykum var.” diye mırıldanınca güldüm.
“Gelirsin birazdan kendine.” Beni kafasıyla onayladı.
“Günaydın.” diyerek bir yandan da çadırından çıktı Evan.
“Günaydın.” Yine Aaron’la aynı anda konuşmuştuk.
“Günaydın.” Tasha’nın bu mırıltılı sessi karşısında kaşlarını çattı Evan.
“Neyi var?” diye sordu Evan merakla.
“Kendine gelemedi.” diye yanıtladım onu. Tasha’nın bu uykulu hâline tebessüm etti Evan. Aaron’ın yanına oturdu ve yüzündeki tatlı tebessümüyle Tasha’ya bakmaya devam etti.
“Su dökerim kendine gelir.” Bert’in neşeli sesiyle hemen ayaklandı Tasha.
“Sakın!” Tasha’nın sesi tehditkâr çıkmıştı. Bert, Tasha’nın bu hareketine kahkaha attı.
“Günaydın.” dedik Bert’e.
“Günaydın.” diye yanıtladı bizi Bert. Tasha’nın yanına oturdu.
“Lona uyanmadı mı daha?” diye sordu Aaron.
“Uyandım.” Arkamızdan Lona’nın sesi geldiğinde hepimiz ona doğru döndük.
“Günaydın.” Hepimiz aynı anda günaydın demiştik yine.
“Günaydın.” Lona’nın neşeli sesi hepimizi neşelendirmeye yetti.
“Saçımı bozma!” Tasha’nın sesiyle ona doğru döndüm. Bert, Tasha’nın saçını karıştırıyordu. Tasha ise Bert’in elini itip onun elinden kurtulmaya çalışıyor ama başarısız oluyordu. Onların bu hâline kıkırdadım.
“Sabah sabah ne bu enerji ya?” diye söylendi Tasha. Sonunda Bert’in elinden kurtulmuştu.
“Her zamanki hâlim.” dedi pişkin pişkin sırıtarak Bert.
“Elimde kalınca da ‘her zamanki hâlim’ dersin artık.” diyerek saçını düzeltti. Hepimiz pür dikkat onları izliyorduk.
“Bir şey olmaz.” Tasha, Bert’in dediği karşısında önce kaşlarını şaşkınlıkla kardırdı ve ardından yanımda duran Aaron’ın pelerinini alıp onunla Bert’e vurmaya başladı.
“Sinir-küpü!” Bert, yardım ister gibi bana seslenmişti ama yardım etmeyecektim. Tasha’nın gazabı karşısında kim ne yapabilirdi ki?
“Kusura bakma Bert, Tasha’nın gazabına karşı yapabileceğim bir şey yok.” dediğimde bakışlarını benden çekip Aaron ve Evan’a çevirdi.
“Aaron, Evan!”
“Geçmiş olsun kardeşim.” Evan’ın cevabı karşısında yalvarır gibi baktı. Onun bu hâline daha fazla dayanamayıp Tasha’yı Bert’in üstünden aldım.
“Rahatladım.” Sesi o kadar sakin çıkmıştı ki sanki hiç Bert’e pelerinle saldırmamış gibiydi.
“Bak, benim sayemde kendine geldin.” Tasha, Bert’in dediği şeyle beraber kızgın bakışlarını tekrardan ona çevirdi. Aaron, daha fazla kargaşa çıkmaması için ayaklandı.
“Hadi çadırları toplayıp adayı araştıralım.” deyince bizde ayaklandık.
“Kahvaltı?” diye sordu Lona. Biz kahvaltıyı tamamen unutmuştuk.
“O zaman Lona ve Tasha siz kahvaltıyı hazırlasanız olur mu?” diyerek görev dağılımı yaptı Aaron. Bana bir görev vermemişti, veremezdi. Ben onun komutasında değildim.
“Olur.” diye onayladılar ve hepimiz görevlerimizi yerine getirmek için ayrıldık.
⚔
Çadırları toplayıp ejderhalarımıza yüklemiştik. Ardından kahvaltı yapıp adayı keşfe çıkmıştık. Yaklaşık bir saattir turluyorduk. Bir tane dağın yanından geçerken dağda bir değişiklik fark ettim.
“O da ne?” diye mırıldandım. Ekip önce bana sonrada baktığım yere, dağa bakılar.
“Dağ.” diye yanıtladı beni Bert. Gözlerimi dağdan ayırıp ona çevirdim.
“Ciddi misin?” Soruma karşılık gözlerini tatlı tatlı kırpıştırdı. Sesli bir şekilde nefesimi verip dağa doğru ilerledim. Ekipte peşimden geldi.
“Bunu o mesafeden nasıl gördün?” diye sordu Lona, ben dağdaki buton gibi olan şeyi incelerken. Bert, Lona’nın kaşlarının arasın bir fiske vurdu.
“Tecrübe diyoruz buna.” diye yanıtladı Lona’yı. Evan, Bert’in ensesine vurdu.
“Oğlum rahat bıraksana kızları.” dedi Bert’e. Aaron, hem Evan’ın hem de Bert’in ensesine aynı anda vurdu.
“Kendinize gelin şu an görevdeyiz.” diye uyardı onları. Dağdaki bu butonu incelemeyi bitirdim ve doğruldum.
“Komutan.” diyerek Aaron’a seslendim. Aaron, Evan ve Bert’le sohbet etmeyi bırakıp bütün dikkatini bana odakladı.
“Evet?”
“Bu gizli buton bir yeri açıyor gibi duruyor.” Bakışlarını butona çevirdi.
“Emin misin?”
“Evet.” Cevabımı duyunca bu seferde bakışlarını ekibe çevirdi.
“Ekip, tetikte kalın.” Aaron’ın emriyle hepsi odağını bize verdi.
“Emredersiniz komutanım!” Hepsi aynı anda konuşmuştu. Aaron’la aynı anda butona döndük.
“Çekmemiz lazım.” diyerek elimi butona yerleştirdim.
“Anlaşıldı.” diye onayladı beni. Butonu dikkatle tutup dikkatli bir şekilde çıkarttım. Dağın duvarı sarsılarak açıldığında bir adım geri çekildim.
“Bu da ne?” Lona’nın tepkisine kesinlikle katılıyordum. Bu da neydi? Dağın içine doğru giden bir tünel vardı karşımızda. Tünel meşalelerle aydınlatılmıştı. Elimdeki butonu kenara attım ve içeriye doğru bir adım attım.
“Cristiana.” Aaron’ın endişeli sesini umursamayarak dikkatli adımlarla ilerledim. Ardımdan ekipte içeri girdi.
“Ekip dikkatli olun. Her an her şey çıkabilir.” diye emir verdi komutan. Biraz ilerledikten sonra arkamızdan ses gelince oraya doğru döndük.
“O da neydi?” diye sordu Tasha.
“Kapı kapandı.” diye Tasha’yı yanıtladı Evan.
“Devam edelim belki bir şey buluruz.” Ekip Aaron’ı onaylayıp yürümeye devam etti. En önden ben ve Aaron gidiyorduk.
“Kendini tehlikeye atmayı bırak.” Bakışlarım Aaron’a döndü. Sert bir şekilde baksa da derinlerde bir yerlerde endişesini fark ettim.
“Yıllarca ölümle yan yana yaşayan birine mi diyorsun bunu?” Ölüm artık hayatımın bir parçası olmuştu. Ölüm artık bendim.
“Artık ölümle yan yana yaşamana izin vermeyeceğim.” dediğinde afallayarak ona baktım. Arkamızdan bir ses gelince oraya doğru döndüm. Evan yerde duran bir butona basmıştı. Tepeden ses gelince hemen oraya doğru baktık. Tavandan Lona’nın üstüne duvar iniyordu.
“Lona!” diye seslenip ona doğru atıldım. Tasha’da aynı anda atıldı ve ben Lona’yı onlara doğru iterken o da kendine doğru çekti Lona’yı.
“Cristiana!” Aaron endişeyle beni belimden yakalayıp kendine çektiğinde duvar tamamen indi. Son anda beni çekmişti. Yer bir anda aşağıya doğru dik bir yokuş şeyline geldiğinde Aaron’la yuvarlandık. Yere sert ama birkaç morluk dışında başka hasar alamayacağımız şekilde düştük. Kendimi zorlayarak doğruldum. Aaron yerden kalkıp yanıma geldi ve kalkmama yardım etti.
“İyi misin?” diye sordu.
“Evet, sen?”
“Evet.” Etrafı incelemeye başladık ikimizde. Elimi taşa değdirdim.
“Olamaz.” dedim dehşetle. Etrafımız tekmodora taşı ile kaplıydı. Bu taş ejderhanla iletişime geçmeni engelleyen bir taştı.
“Ne oldu?”
“Tekmodora taşı.” Aaron’ın yüzü gerildi.
“Tengri.” dedim zihnimden. Ses yoktu. Aaron’a baktığımda onunda Ferguson’a -ejderhasına- ulaşamadığını anladım.
“İlerleyelim belki bir çıkış buluruz.” dedi Aaron. Geri gidip çıkmayı deneyemezdik yokuş çok dikti. Onu başımla onayladım ve yürümeye başladık. Çok geçmeden karanlık bir çıkmaz bir yere vardık. Başka gidecek bir yerimiz yoktu. Aaron beni belimden tutup kendine yakınlaştırdı.
“Yanımda kal karanlıkta her an her şey olabilir.” Haklıydı, karanlıkta bir şey olursa hemen müdahale edebilmemiz için yan yana olmamız en doğrusuydu.
“Tamam.” Karanlıkta ilerledik. Çıkmaz yerin sonundaki duvara yaklaştık. Belki de bir çıkış yolu bulurduk. Gözlerim karanlığa alışınca duvarda bazı sembollerin olduğunu fark ettim.
“Bu da ne?” diye sordum bakışlarımı duvardan çekmeden. Aaron’da benim baktığım yere merakla bakıyordu.
“En ufak bir fikrim yok.”
Umarım beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeeee.