Yeni bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. Benim yazarken çok eğlendiğim bir bölüm oldu, umarım sizde eğlenirsiniz. Yazım yanlışları varsa saygı çerçevesi içerisinde bana belirtirseniz çok mutlu olurum. İyi okumalarrrr.
Flashback
Horol’un panik dolu sesine uyandım. Anlamaz bir şekilde Horol’un panik dolu yüzüne baktım. Yatakta doğruldum ve sordum: “Ne var Horol?”
“Savaş.” Horol’un cevabı kısa ve özdü. Bu bir kelime içimi korku ve panikle doldurdu. Hemen ayaklandım. Horol elimi tutup beni dışarı çıkardı. Amcam bizi kapının dışında bekliyordu. Bizim geldiğimizi görünce Horol’a kızgın bir bakış attı. Muhtemelen beni bırakıp gitmeyi planlıyordu ve Horol buna karşı çıkmıştı. Horol’un bunu yapmasına şaşırsam da bunu umursayacak durumda değildim.
Hızlı bir şekilde ilerlemeye başladık. Horol, beni sürüklüyor, amcam ise bize saldırmak isteyenleri öldürüyordu. Gözlerimin önüne annem ve babam geldi. Bu anı, afallamama sebep oldu. Ben afallayınca Horol hemen toparlanmama yardım etti ve yola devam ettik. Amcama bir tane savaşçı saldırınca durmak zorunda kaldık. Amcam savaşçıyla savaşırken Horol, beni arkasına sakladı.
“Horol, çok korkuyorum.” diye mırıldanarak ağlamaya başladım. Horol, bu dediğim şey karşısında bir an afallasa da amcam savaşçıyı yenip devam ettiğinde peşinden gitmeye devam etti.
“Her şey iyi olacak merak etme.” Bir adamla amcam yine çatışmaya başlayınca aniden durduk.
“Sana güveniyorum.” dedim ağlamaya devam ederken.
“Bana her zaman güvenebilirsin.” dediği sırada bir savaşçı bize doğru hamle yapmaya kalktı. Horol önüme geçerek kendini siper etti ama savaşçı Horol’a zarar veremeden amcam araya girdi.
Amcam ve savaşçı savaşırken başka savaşçılarda dahil oldu. Horol, beni kenara çekti ve bir yere saklandık. Amcam ustaca savaşçıların hamlelerin karşılıyor ve ustaca karşılık veriyordu.
Clark ailesi dünyanın en çok korkulan ailesiydi. Ustaca hamleleri, zekâları ve ejderhalarıyla olan üstün bağlarıyla girdiği çoğu savaşı kazanır, düşmanlarına korku salarlardı. Ama ben korkulmak değil, saygı duyulmak istiyordum. Çünkü müttefiklerin eğer senden korkarsa ilk fırsatta seni yarı yolda bırakırlardı. Bu yüzden büyüdüğümde dünyanın en iyi ejderha binicisi, dünyanın en iyi, en zeki ve en saygıdeğer savaşçısı olmak istiyordum. Her insan korkulan olabilirdi ama her insan saygı göremezdi…
Amcamın yanına biraz daha savaşçı gelince Horol elimi daha sıkı tuttu ve beni yine sürüklemeye başladı. O da artık ağlıyordu. Saklandığımız yerden çıktık ve koşabildiğimiz kadar hızlı koşmaya başladık.
“Annemin öldüğü gün saklandığımız mağarayı hatırlıyor musun?” diye sordu Horol.
“Evet.”
“Oraya gidiyoruz.” diye nereye doğru koştuğumuzu söyledi.
“Ne olursa olsun koş Cristiana. Ne beni nede babamı düşün, sadece koş.” dedi birdenbire.
“Tamam.” Karşımıza bir savaşçı çıktığında durmak zorunda kaldık. Adam gözlerini bana dikmişti. Korkuyla yutkundum. Savaşçı bana doğru tam hamle yapacakken Horol beni başka yer doğru sürükleyince hamleden kurtuldum.
Savaşçılardan kaçınarak mağaraya vardık. Giriş hâlâ sadece bizim girebileceğim kadardı. Hızla girişinden girdik. İkimizde nefes nefeseydik ve korkmuştuk. Yere oturup nefeslendik ve savaşın bitmesini bekledik.
Günümüz
Aaron’ın yanından ayrılıp duvara yaklaştım ve elimi duvardaki sembollerde gezdirdim. Bu semboller ne anlama geliyordu hiçbir fikrim yoktu. Bakışlarımı Aaron’a çevirdim. O da dikkatle sembolleri inceliyordu.
“Defter veya onun gibi bir şeyin var mı?” diye sordum Aaron’a.
“Evet.” diyerek çantasından defter ve kalem çıkardı ve bana uzattı.
“Teşekkürler.” diyerek uzattığı defteri ve kalemi aldım. Sembolleri hızlı bir şekilde yazıp defteri ve kalemi çantama koydum.
“Hadi gel çıkış arayalım.”
“Tamam.” Aaron’ı onaylayınca geldiğimiz bu yolu geri döndük. Çıkış yoktu.
“Belki yine bir düğüme vardır?” diye öneride bulundum. Aklıma başka bir şey gelmiyordu.
“Olabilir.” dedi Aaron düşünceli bir sesle. Birden dağ sallandı ve birkaç ufak taş tavandan döküldü.
“Ne oluyor?” dediğimde dağ bir kez daha sallandı. Dağ üçüncü kez sallandığında sembollerin olduğu odaya doğru ufak bir çekim hissettim. Kaşlarımı çatıp oraya doğru gitmeye başladım.
“Cristiana.” dedi panikle Aaron. Her zaman olduğu gibi yine seslenişini görmezden gelip ilerlemeye devam ettim. Sembollerin olduğu çıkmaza girdiğimde orada bir boşluk açılmıştı. Boşluktan Tengri gözüküyordu.
“Tengri.” dedim rahatlayarak. Tengri, beni kurtarmak için dağda bir delik açmıştı. Delikten tırmanıp dışarı çıktım. Hemen arkamdan Aaron’da dışarı çıktı. Işıktan gözlerim kamaştığı için gözlerimi kısarak bakmak zorunda kalmıştım.
“İyi misin minik savaşçım?” diye sordu Tengri. Kafasını yaklaştırınca çenesindeki pulları kaşıdım.
“Evet.” diye yanıtladım onu zihnimden.
“Crsitiana.” Tasha’nın sesini duyunca ona doğru döndüm. Tasha, koşarak gelip bana sarıldı.
“Senin için çok endişelendim.” diye mırıldandı.
“Ben istemeden kimse beni öldüremez, unuttun mu?”
“Her gün ölümle burun buruna geliyorsun, nasıl unutabilirim ki?” dediğinde omzuna vurdum. Lona, Aaron’ın iyi olduğundan emin olduktan sonra bana döndü.
“İyi misin?”
“Evet.”
“Teşekkürler.”
“Rica ederim.” dediğimde biri kolunu omzuma attı. Kolunu atan kişiye baktığımda Bert olduğunu gördüm.
“N’aber sinir-küpü.” diyerek pelerinimin kapüşonunu öne doğru çekerek görmemi engelledi. Elini itip kapüşonumu düzelttim ve ona sinirli bir şekilde baktım.
“Hey siz!” Sesin geldiği yöne baktığımızda Tukenda adasının Chef’i olan Fenrik Ravencrest’i gördük. Arkasında hem normal ordusu hem de ejderha ordusunun savaşçıları vardı.
“Burada ne işiniz var ve dağımızı hangi hakla yıkarsınız.” diye sordu Chef.
“Çok misafirperversiniz.” diyerek öne doğru çıktım. Beni gören Chef ve savaşçıları şaşkınlıkla bize baktılar. Namım buraya kadar gelmişti.
“Bayan Cristiana, sizi görmek her ne kadar onur verici olsa da bunu kabul edemeyiz.” Dağ delindi diye bize mi saldıracaklardı? Delirmiş olmalıydılar.
“Tam olarak neyi kabul edemezsiniz?” diye sordu yanımda duran Aaron. Ekip arkamızdaydı.
“Adamızın özeline girmişsiniz.” Özel? Özel bilgileri dağa mı saklıyorlardı?
“Alın adanızı başınıza çalın.” Arkadan gelen Bert’in sesiyle sabır dilercesine gözlerimi yumdum. Bir gün fena hâlde başımız belaya girecekti. Arkama dönüp baktığımda Lona ve Tasha can havliyle Bert’in ağzını kapatmışlardı. Aaron’la aynı anda Chef’e döndük.
“Efendim ben Flayes adasının ejderha ordu komutanıyım, buraya ise sizle görüşmeye geldik.” diye açıkladı Aaron. Tabii ki de onunla görüşmek için gelmemiştik ama bunu onun bilmesine gerek yoktu.
“Peki savaşçınızın bu saygısızlığına nasıl hesap vereceksiniz?” diye sorduğunda Chef bir adım öne çıktım.
“Hepsi benim korumam altında, yani hesap sorma hakkınız yok.” Bana karşı çıkmaya korkuyorlardı, çünkü bana karşı çıkıp bize saldırdıklarında sonucunun ölüm olacağını biliyorlardı.
“O zaman siz hesap verin.” diye atıldı savaşçılardan biri. Savaşçı bir adım öne çıktığında onu hemen tanıdım. Bu adayı bulmamızı sağlayan, zırhının üstünde bu adayı temsil eden bayrağı taşıyan komutandı. Zırhındaki armaya bakılırsa ejderha ordu komutanıydı.
“Varyn.” diye uyardı Chef, onu.
“Varyn…” diye mırıldandım, kafamı omzuma yatırarak.
“Üzgünüm Chef’im ama ondan neden bu kadar çekindiğimizi anlamıyorum.” Korkmak ve saygı göstermek… Savaşçılar bu çıkışa karşılık kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.
“O Tanrı tarafından gönderilmiş savaşçı.” dedi savaşçılardan biri yüksek sesle.
“Yeter!” Chef’in sesi herkesi susturdu.
“Sizin savaşçılarınız çok saygılı olduğu için mi benim savaşçılarıma saygısızlıkla ithamda bulunuyorsunuz?” Savaşçılarım demek istemiyordum, onlar bana bağlı çalışmıyordu ama onları korumanın yolu buydu. En azından istediklerini yapabilmeleri ve söyleyebilmeleri için.
“Üzgünüz Bayan Cristiana.” diye özür diledi Chef.
“Ben üzgün değilim.” dedim. Ekibin yaptığı hiçbir şey için özür dilemeyecektim. Onlar bir şey yapıyorsa bir bildikleri vardır.
“Saygısızlık yapmayın, önünüzde bir Chef duruyor.” diye yükseldi Varyn. Bu adam elimde kalacaktı!
“Saygıyı senden öğrenecek değilim Bay Varyn.” Chef’ine sadıktı ama saygı nedir bilmiyordu.
“Bay Nightshade.” diye düzelti beni. Ona soy ismiyle hitap etmemi istiyordu ama onun ismini ve soy ismini öğrendiğimi hesaba katmıyordu. Bunlar önemsiz gibi görünen ama önemli detaylardı. Bu bilgiyle onun hakkındaki her şeyi öğrenebilirdim.
“Haddiniz olmayan şeylere karışmayın Bay Nightshade.” diye uyardım onu.
“Ne konuşmaya geldiğiyseniz söyleyin.” dedi Chef, sabrı tükenmiş bir şekilde.
“Savaşçılarınız.” dedim soğuk bir şekilde.
“Ne?” Chef afallamıştı.
“Adamıza saldıran savaşçılarınız.” diye devam ettim cümleme.
“Sen nasıl…” diye şaşkınlıkla sordu Chef.
“Varyn Nightshade.” dedim düşünür gibi yaparak. Numarayı bırakıp tekrar Chef’e baktım. Bu sefer bakışlarım sert ve soğuktu. Cümleme devam ettim: “Ejderha ordu komutanızı savaşa bir armayla sokmanız bir amatörün yapacağı bir iş hem de adanızı simgeleyen bir armayla.”
“Savaşçılarımıza ne oldu?” Sesi çok öfkeliydi.
“İntihar ettiler.” dedim sıradan bir şey söylüyormuşum gibi umursamaz bir şekilde.
“Sizde bilgi almak için buraya geldiniz.” diye tahmin yürüttü.
“Bilgi almak mı? Savaşçılarınız bize bilgileri verdikten sonra mı?” Bu da yalandı. Savaşçılar hiçbir şey söylememiş aksine intihar etmiştiler.
“Bunu yapmış olamazlar.” Bizden daha çok kendiyle konuşuyormuş gibi söylemişti bunu.
“O zaman orayı nasıl bulduk.” diyerek dağdaki deliği işaret ettim.
“Yalancı!” diye yükseldi Varyn.
“Biraz daha konuşursan dilini keserim.” Tehdidimle yerine sindi.
“Kim için çalışıyorsunuz? Kime ölüm yemini ettiniz?” diye sordu Aaron.
“Bunları size söyleyemeyiz.”
“O zaman zorla söylersiniz.” Sesim sert ve kararlı bir şekilde çıkmıştı.
“Bu kadar kişiye karşı altı kişi mi? Kazanmanız imkânsız.” İmkânsız? İmkânsız diye bir şey yoktu.
“İmkânsız diye bir şey yoktur.” Sesim düz bir şekilde çıkmıştı.
“Göreceğiz.” diyerek orduya eliyle bize saldırmaları için işaret etti ama bu hareketiyle birlikte savaşçıların üstüne alevler yağdı. Tengri, bizi korumak için alev püskürtmüştü.
“Benim binicime zarar vermeye çalışan sonuçlarına katlanır!” Tengri’nin sesini savaşçılarda duymuş olacak ki dumura uğradılar. Savaşçılar şoku üzerlerinden atıp bize doğru koşmaya başladılar. Tengri ve Ferguson dışında başka ejderha olmadığı için ejderhalarımıza binemezdik. Tam savaşmak için hazırlanıyordum ki Aaron kolumdan tutup beni geriye sürükledi.
Aaron beni bıraktığında bende onun gibi arkamı dönüp ekibe doğru koştum. Aaron’la aynı anda ekibi kolundan tutup sürüklemeye başladık. Ben, Tasha ve Lona’yı sürüklüyordum, Aaron ise Bert ve Evan’ı. Bir süre onları sürükledikten sonra bıraktık ve hepimiz koşmaya devam ettik.
Karşımıza savaşçılar çıktığında yönümüzü değiştirmek zorunda kalıyorduk. Nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrimiz yoktu, sadece koşabildiğimiz kadar hızlı koşup savaşçılardan kaçıyorduk.
“Sola dönün!” dedi Tengri.
“Sola!” diye bağırdım ekibe. Keskin bir dönüşle sola saptık. Arkamızda beş yüze yakın savaşçı vardı ve biz koşabildiğimiz kadar hızlı koşarak onlardan kaçıyorduk.
Bert arkasını dönüp gülerek elini asker selamı veriyormuş gibi başına götürdü ve ileri doğru savurarak selam verdi. Bert, önüne tekrar dönüp daha hızlı koşmaya başladığında kendimi tutamayıp bütün bu saçmalığa güldüm. Evet, kahkaha ata ata güldüm hem de. Tek olsaydım onlara kafa tutup ölümüne savaşırdım ama şu an onlardan kaçıyor, yetmezmiş gibi birde onları kışkırtıyorduk. Bütün bu yaşadıklarım şaka olmalıydı.
Uçuruma geldiğimizde durmak zorunda kaldık. Hepimiz nefes nefeseydik ve hâlimize sesli bir şekilde gülüyorduk. Gülmeden kurtulduğumuzda doğrulup savaşçılara baktım. Onlarda kaçacak bir yerimiz olmadığı için yürüyerek gelmeye başlamışlardı. Yüzlerinde zafer gülümsemesi belirmişti bile.
“Kenara sıkıştınız, ölüme hazır olun.” dedi bir savaşçı.
“Kellelerinizi Flayes adasına gönderdiğimizde çok mutlu olacaklar.” dediğinde başka bir savaşçı, kendimi tutamayarak kahkaha atmaya başladım. Bütün bu saçmalıklardan sinirim bozulmuştu.
“Sinir-küpü iyi misin?” dedi Bert sadece bizim duyabileceğimiz bir sesle. Kahkaha atmaya devam ettim. Kahkahamı durduramıyordum.
“Kızı da delirttik.” dedi bu sefer Bert. Kahkaha atmamı durdurup doğruldum. Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar çok gülmüştüm. Trajikomik kısmı ise peşimizde beş yüze yakın savaşçı bizi öldürmek için kovalıyordu. Ciddileştim.
“Unuttuğunuz bir şey var.” derken kimsenin fark edemeyeceği şekilde kafamı geriye doğru hafif bir şekilde işaret ettim. Elbette ekipte anlamadı bunu ama Tasha bu ufak hareketi fark edip ne demek istediğimi anladı ve ekibi uçuruma doğru geriletti. Tasha, ekibe ne yapmaları gerektiğini söylediğini göz ucuyla görebiliyordum.
“Tasha, kafayı mı yedin sen?” dedi Evan. Tasha, bu tepkilere göz devirip Evan’ı uçurumdan attı. Savaşçılar bu durumu fark edip hızlanmışlardı.
“Ben istemeden kimse beni öldüremez.” dedim ve uçuruma doğru koştum. Ekip çoktan aşağıya atlamış, sadece ben ve Tasha kalmıştık.
“Ne?” dedi bir savaşçı.
“Ne yapıyorsunuz?” dedi başka bir savaşçı.
“Yakalayın!” dedi Varyn. Ama her şey için çok geçti. Tasha’yla birlikte uçurumdan atladık. Ben Tengri’nin sırtına düşerken o da Ann’ın sırtına düştü.
“N’aber minik savaşçım?” Ekiple yükseldik ve Tukenda adasından uzaklaşmaya başladık. Hepimiz nefes nefeseydik ve gülüyorduk.
“Herkes iyi mi?” diye sordu Aaron.
“Evet!” diye yanıtladık onu.
“Bir an delirdiniz sandık.” dedi Bert.
“Sizin sayenizde delirdik.” dedi Tasha.
“Delilik bizim her zamanki hâlimiz.” dedim. Hepimiz pişmiş kelle gibi sırıtıyorduk.
“O zaman yarışa ne dersiniz?” diye sordu Evan.
“Hızlı olan kazansın!” dediğinde Tasha, Ann hızlandı ve hepimizin önüne geçti.
“Haksızlık.” diye söylenerek peşine takıldı Evan. Diğerleri de hızlandığında geride Aaron’la ikimiz kaldık.
“İyi olan kazansın gizemli kız.”
“İyi olan kazansın komutan.” İkimizde aynı anda hızlandık ve diğerlerine yetiştik. Birkaç saat sonra adaya yaklaştık. Artık yarışmıyorduk. Sohbet ediyor, gülüyor, şakalaşıyorduk. Ama bu durum fazla sürmemişti. Adaya yaklaştığımızda evlerden geriye harabelerin kaldığını gördük. Biz yokken adaya saldırı olmuştu…
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Sonraki bölümde görüşmek üzereeee.