İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 11 · 15 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 11

11.Bölüm

Yeni bölümle karşınızdayımm. Nasılsınız???(İçimden sormak geldi, sorgulamayın.) Umarım bölümü beğenirsiniz. Yazım yanlışları varsa şimdiden özür dilerim ve yazım yanlışlarını bana saygı çerçevesi içinde belirtirseniz çok mutlu olurum. İyi okumalarrr.

Flashback

Sabah uyandığımda kendimi mağarada buldum. Anılar zihnime akın ettiğinde panikle yanıma baktım. Horol buradaydı ama amcamı dün akşamki saldırıda tek bırakıp kaçmıştık. Bir anda bütün vücudum panikle gerildi. Amcamı öldürmüş olabilirlerdi…

“Horol!” diyerek panikle uyandırdım. Horol, gözlerini aralayıp bana baktı.

“Sence savaş bitti mi?” dediğimde panikle gözleri büyüdü.

“Burada kal çıkıp bakacağım.”

“Tamam.” Horol cevabımı duyduğunda ayaklanıp mağaradan çıktı. Birkaç dakika sonra geri geldiğinde meraklı gözlerle ona baktım.

“Savaş bitmiş.” Dediğinde ayaklandım ve yanına gittim. Mağaradan dışarı çıkmama yardım etti Horol. Dışarıdaki manzarayı görünce kalbim sızladı. Evler yıkılmış, yanmıştı. İnsanlar evlerinden geri kalan eşyaları topluyor, enkazları kaldırıyordu. Acaba amcam Horol’u merak etmiş miydi? Beni merak etmediğini çok iyi biliyordum.

Horol’la birbirimize baktık ve ilerlemeye başladık. Meydana gidene kadar ikimizde konuşmadan ilerledik. İstesek de konuşamazdık çünkü sözler gördüğümüz manzara karşısında kifayetsiz kalıyordu. Meydana girdiğimiz anda insanlar etrafımızda toplandılar ve bize sorular yağdırmaya başladılar:

“Tatlım, iyi misiniz?”

“Bir yeriniz acıyor mu?”

“Şifacı çağırın!”

“Bir yerinizde bir şey var mı?”

“İyi misiniz?”

“Şoktalar galiba.”

“Horol…” diye mırıldandım. Bütün bu ilgiden ve sorulardan rahatsız olup Horol’a daha da sokulmuştum.

“Biz iyiyiz, babam nerede?” diye sordu kendine gelerek Horol. Haklıydılar galiba, şoktaydık. Horol’un sorusuyla bir sessizlik hâkim oldu etrafa. Neden susmuştular? Az önce bizi soru yağmuruna tutan insanlar şu an gözlerini kaçırıp susuyorlardı. Bu sessizlik birçok anlama geliyordu. Amcam ölmüş olabilirdi, yaralanmış veya ağır yaralı olabilirdi, kaçırılmış olabilirdi. Bütün bu seçenekler dehşet vericiydi.

“Neden cevap vermiyorsunuz?” diye bağırdı çaresizce Horol, etraftaki insanlara. Yine kimseden cevap gelmeyince konuşmaya devam etti: “Yoksa…” Düşündüğü şey en kötüsüydü. Amcamın ölmüş olduğunu düşünüyordu.

“Hayır, baban yaşıyor.” dedi biri hızlıca. Horol’la aynı anda rahatlayarak nefes verdik.

“O zaman nerede?” dedi Horol tekrardan. Bu sefer sesi daha sakin çıkmıştı.

“Şifacılarla…” Derin bir nefes alıp devam etti: “Savaşta ağır yaralandı ve şu an bilinci yerinde değil.” Dehşete kapıldık. Amcamın ölüm riski vardı…

“Ne!” Horol birkaç adım geriledi.

“Cristiana!” Kalabalığı yarıp gelen Tasha’yı görünce üstümden büyük bir yük kalkmıştı. Yaşıyordu ve sapasağlamdı. Koşup bana sarıldı. Geldiği yöne doğru baktığımda Lona ve Aaron Richard’ı gördüm. Üzgün ve anlayışla bakıyorlardı. Bakışlarından rahatsız olarak kafamı Tasha’nın omzuna gömdüm.

“İyisin.” dedim ondan ayrılırken.

“Ve sende iyisin.” dedi neşeyle.

“Tasha, amcam…” Sesim çatallaşınca cümleye devam edemedim. Kafamı çevirip Horol’a baktım. Bizden birkaç adım ötede durmuş beni bekliyordu. Beni tek bırakmak istemiyordu ve bu yüzden babasının yanına gidemiyordu.

“Biliyorum.” dedi Tasha anlayışlı bir sesle.

“Her şey iyi olacak.” Bunu söylemesi bana çok iyi gelmişti.

“Görmeye gidelim mi?” diye sordum.

“Tabii ki de. Hem Horol gıcığını tek bırakmayalım.” Horol’a gözlerini kısarak baktı. Normalde anlaşamazlardı ama şu an o da Horol’a destek olmak istiyordu.

“İyi ki varsın.” dedim. Bunu söylerken az kalsın ağlayacaktım.

“Sende iyi ki varsın.” Horol’a doğru yürüdük. Tasha, Horol’un koluna vurdu.

“Baban yaşayacak bunu adım kadar iyi biliyorum.”

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“Çünkü o bir Clark ve kötü.” Tasha’nın cümlesine gülümsedik.

“Kötü olduğu kısmı tartışılır.” dediğinde Horol, Tasha göz devirdi. Şifacı bölüğüne doğru yürümeye başladık.

“Bana iyi davran.” dedi Tasha birdenbire.

“Neden?” diye sordu Horol, anlamayarak.

“Baban kendine gelene kadar bizde kalacaksınız.”

“Buna kim karar verdi?” Bu soruyu bende merak ediyordum.

“Baban.” Horol’la aynı anda şok içerisinde yürümeyi bırakıp yerimizde durduk. Amcam ne Tasha’yı ne de Brave ailesini sevmezdi.

“Ne?” dedik aynı anda Horol’la.

“Bilinci kapanmadan önce babam babanı buluyor ve baban bilinci kapanmadan hemen önce size göz kulak olmasını söylüyor.” Tasha’nın dediğinde bir türlü inanamıyordum. Tasha’nın yalan söylediğinden değil, amcamın böyle bir şey yapma ihtimali karşısında inanamıyordum.

“Dünyanın sonu mu geldi?” dedim.

“Bilemiyorum.” diye yanıtladı beni Tasha.

“Ne yalan söyleyeyim bende şaşırdım.” diyerek bize katıldı Horol. Sonunda keyfi yerine gelmişti. Şifacılardan amcamın nerede olduğunu öğrenip yanına gittik. Şifacı bölüğü uzun koridor gibi bir yerdi. Yan yana sedyeler vardı. Onları birbirinden ayran tek şey işe perdelerdi. Hastaların yanından geçtik ve sonunda amcamın yanına ulaştık. Bilinçsiz bir şekilde uzanıyordu. Horol, amcamın yanına oturdu ve amcamın elini tuttuğunda dayanamayıp ağlamaya başladı. Bu manzara karşısında kalbim sıkıştı. Amcamın başında uyanmasını bekledik ama uyanmadı. Akşam Diana teyze -Tasha’nın annesi- geldiğinde oradan ayrılmak zorunda kaldık…

Günümüz

Bu dehşet verici manzaranın şokundan çıkıp Tengri’ye hızlanması için komut verdim. Tengri, yere yaklaştı ve kanat çırpmayı bırakıp bir kanadını yere doğru yaklaştırdı. Kanadından kayıp yere ayak bastım. Tengri, uçup diğer ejderhalar gibi insanlara yardım etmek için gitti.

“Crsitiana.” Horol’un bitkin sesine doğru döndüğümde paniğe kapıldım. Horol karnından yara almıştı. Yara derine benziyordu. Hemen yanına gittim ve ayakta durması için destek oldum. Çok kan kaybetmişe benziyordu ve ayakta durmakta zorlanıyordu.

“Babam…” dediğinde Horol hiçbir tepki vermedim. Ölmüş olabilirdi ama bu durum beni ne üzüyor ne de sevindiriyordu. Ölseydi mutlu olur muydum? Hayır. Üzülür müydüm? Hayır. Yaşasaydı mutlu olur muydum? Hayır. Üzülür müydüm? Hayır. Duygularımı almışlardı benden. Duygularımı bana karşı bir silah olarak kullanmışlardı. Beni, duygularımı öldürmeye zorlamışlardı.

“Horol!” diyerek Horol’un diğer yanına geçti Lona. O da ayakta durması için Horol’a yardım ettiğinde Horol’u bıraktım.

“Bana güvendin ama ben senin güvenini kara çıkardım. Başaramadım…” Sesi çatallaştı, gözleri doldu. Şu an duygusallığa yer yoktu. En ufak hatamız bir sürü kişinin hayatına mâl olabilirdi.

“Yaralısın, şifacılara git.”

“Hayır. Babam ve insanlar n’olacak?”

“Şu an yardımın hiçbir işimize yaramaz.”

“Bayan Cristiana.” Kaldor’un sesiyle Horol’la tartışmamız yarıda kaldı. Kaldor bana Bayan Clark değil Bayan Cristiana demişti. Bu yaptığı normalde saygısızlıktı ama ben soyadımı sevmediğim için bunu saygısızlık olarak görmüyordum. Peki ama bana Clark değil de Cristiana demesi için kim tembihlemişti onu? Kafamı hafifçe çevirip Tasha’ya baktım. Ona baktığımı gören Tasha göz kırparak onun Kaldor’u tembihlediğini kesinleştirmiş oldu. Tekrardan bakışlarımı Kaldor’a çevirdim.

“Kaldor?” dedim Horol yerine bana seslenmesinin nedenini merak ederek.

“Yardımınıza ihtiyacımız var.” dedi yanımıza gelince. Onu kafamla onaylayıp Horol ve Lona’ya döndüm.

“Lona, Horol’u şifacılara götür.” diye emir verdim. Horol her ne kadar karşı çıkmak istese de bir şey demedi.

“Emredersiniz.” diyerek emrimi yerine getirmek için Horol’u şifacılara götürmeye başladı. Kaldor’a dödüm.

“Kaldor, birkaç savaşçıların adada devriye gezsin, hâlâ adada savaşçılar olabilir. Üç savaşçın ise şifacıların yanında dursun, herhangi bir ihtiyaçta bana bildirsinler. Diğerleri ise enkazlara ve insanlara yardım etsin.”

“Emredersiniz.” dediğinde bu seferde Aaron’a döndüm.

“Aaron, iki tane ejderha devriye gezsin ve en ufak bir terslikte, tuhaflıkta bana bildirsinler. Diğer ejderhalar ve savaşçılar ise enkazlara ve insanlara yardım etsin.”

“Emredersiniz.”

“Kayıpları ve yaralıların sayısını bana bildirin.” diyerek son emrimi de verdim.

“Emredersiniz.” dediler aynı anda.

“Görevlere.” dediğimde Kaldor askerlerini yönlendirmek için uzaklaşırken Aaron yanıma geldi ama ona bakmak yerine enkazlara baktım.

“Cristiana.” dediğinde bakışlarımı enkazlardan ayırıp ona baktım.

“Amcan ve Horol iyi olacak, söz veriyorum.” Bu söz kalbimi sızlattı. Onların beni önemsemediğini bilmeme rağmen derinlerde onlara bir şey olmasını istemiyordum. Bu aptallık mıydı? Kesinlikle.

“Teşekkürler.” dediğimde bir süre hiçbir şey demeden birbirimizin gözünün içine baktık. Bu bakışmanın uzayacağını anladığımda gözlerimi kaçırdım. Aaron kendini toparlayıp ekibe doğru döndü.

“Ekip, görevlere.”

“Emredersiniz komutanım.” diyerek hareketlendiler.

“Tasha, sen benimle gel.” dediğimde kimse bir şey söylemedi veya itiraz etmedi. Amcamı bulmam lazımdı ve bana yardım edebilecek, beni destekleyebilecek tek kişiydi.

“Emredersiniz.” dedi ve yanıma geldi. Beraber adada dolaşıp yardıma ihtiyacı olan insanlara yardım ettik. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı ama hâlâ amcamdan bir iz yoktu. Bir yaşlı teyzeye su uzattım.

“Çok teşekkürler. İyi ki dönmüşsünüz Bayan Clark.” dediğinde gülümsemeden edemedim.

“Sizi Tanrı gönderdi.” diye devam etti cümlesine.

“Teşekkürler.” dediğimde birinin bağrışıyla kafamı oraya doğru çevirdim.

“Chef burada!” Adamın dediği şeyle beraber oraya doğru koştum.

“Ejderha ordu komutanını ve şifacı çağırın bana!” dedim bir yandan da koşarken. Adamın işaret ettiği enkazın oraya vardım.

“Tasha!” diye seslenerek amcamın üzerindeki bir tahta parçasını tutum. Tasha hemen yanıma gelip tahta parçasının diğer tarafını tutu. Aynı anda tahtayı kaldırdık. Tahta ağırdı ama ikimizde bunu umursamadık. Tahtayı kenara koyduk ve amcamın üstündeki diğer tahtalardan birine uzandık.

“Bayan Cristiana!” diyerek yanımıza geldi Aaron. Arkasından Bert ve Evan geldi. Amcamın üzerindeki tahtaları çekmemişe yardım ettiler ve amcamın üstündeki tahtaları çok geçmeden kaldırdık.

Amcamın kollarının arasında bir tane çocuk duruyordu. Bu manzara karşısında kalbim sızladı. Beni ölüme terk etmeyi planlayan amcam hiç tanımadığı bir çocuk için hayatını tehlikeye atmıştı.

Şifacılar önce çocuğu sonra ise amcamı sedyeye koydular. Çocuğun ailesi, çocuğu görünce ağlayarak kendilerinden geçtiklerinde onlar içinde şifacı yönlendirdim ve amcamın peşinden gitmeye başladım. Horol, amcamı görünce etrafı yıkacağını biliyordum ve buna engel olmak için amcamın peşinden gidiyordum. Şifacılarla beraber şifacı bölüğüne girdik. Horol amcamı görünce yattığı sedyeden kalkıp amcama doğru yürümeye başlayınca ona doğru yöneldim.

“Baba…” diye fısıldadı önce. Adımlarını hızlandırdı ve bu sefer bağırarak “Baba!” diye seslendi. Adımları daha fazla hızlanınca önüne geçtim. Eğer amcamın yanına şimdi giderse şifacılara engel olacaktı.

“Çekil önümden.” diyerek ilerlemeye çalıştı ama izin vermedim.

“Bunu yapamayacağımı biliyorsun.” dedim sakin bir sesle.

“Nefes almıyor.” Şifacının sesiyle Horol’un gözü döndü. Beni ittirip amcama ulaşmaya çalıştı ama izin vermedi.

“Baba!” diye haykırdı Horol. Bura için görevlendirdiğim savaşçılar Horol’u tutmaya çalıştılar ama beceremediler. Horol, beni aşmak için beni itmeye çalışıyordu ama o ne zaman beni itmeye çalışsa ellerini geri itiyordum yine de geriye doğru sendelememe engel olmuyordu. Savaşçılar sonunda Horol’u sabit tutmayı becerdiğinde bir tane şifacı ona sakinleştirici yaptı. Horol’un karnına baktığımda sargısının kanlar içinde olduğunu gördüm. Dikişleri açılmıştı. Horol’u sedyeye tekrardan yatırdılar ve yarasıyla ilgilenmeye başladılar.

“Bayan Clark, bileğinizin hemen üstünü çok kötü çarptınız, isterseniz bakabilirim.” Kadın şifacının sesiyle ona döndüm. Genç bir şifacıydı, kahverengi saçlarını alttan at kuyruğu yapmıştı ve çok güzeldi. Gülümseyerek bana bakıyordu.

“Benden daha önemli hastalar var önceliğiniz onlar olsun.” dedim gülümseyerek.

“Emredersiniz. Ama ağrınız artarsa gelin, kemik zedelenmesi olabilir.”

“Tamam, teşekkürler.”

“Her zaman.” dediğinde onu orada bırakıp şifacılar bölüğünden çıktım. Savaşçılara ait olan yere gittim. İçeri girdiğimde içeriyi inceledim. Mekânda dört tane uzun masa, masalara bağlı oturaklar vardı. Mekân meşalelerle aydınlatılmıştı. Bura çok kullanılmazdı, genellikle komutanlar ve ekip burayı kullanıyordu. Şu anda ise sadece Aaron ve Kaldor vardı burada.

İkisi de konuştukları konuya o kadar odaklanmışlardı ki geldiğimi fark etmemişlerdi. Kaldor, Aaron’ı başıyla onaylayıp ayaklandı. Çıkışa doğru yürürken ancak beni o zaman fark etmişti.

“Bayan Cristiana.” diyerek baş selamı verdi bana. Onu aynı şekilde selamlayıp Aaron’ın yanına gittim. Kaldor, benim adımı andığından beri üzerimde olan bakışları yanına oturduğumda da üzerimdeydi. İkimizde bitik hâldeydik ama o bu şekilde bile çekiciydi. Dağılmış siyah saçları, beni görünce ışıldayan gözleri, giydiği siyah gömleğiyle çok çekici duruyordu. Ne yaptığımı fark edip gözlerimi kaçırdım. Bildiğin adamı süzmüştüm ve üstüne de adamı çekici bulmuştum. Ne oluyordu bana?

Aaron’ın önündeki belgeleri incelemeye başladım. Daha bitmemişlerdi. Aaron’ın bakışları hâlâ üzerimdeydi. Dikkatle beni izliyordu. Dikkatimin dağıldığını far edip belgeleri incelemeye devam etmeye çalıştım ama Aaron’ın keskin bakışlarından odaklanamadım.

“Lanet olsun, Aaron bana öyle bakmayı kes.” diyerek ona doğru döndüm.

“Nasıl?”

“Sanki dünyanın en güzel manzarasına bakıyormuş gibi dikkatli ve hayranlıkla.”

“O zaman sende beni süzmeyi bırak.” dediğinde afalladım. Yüzüm anında kızardı. Bu hâlime kıkırdadı Aaron.

“Kusacağım galiba.” Tengri’nin sesini duyduğumda gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Neden daha huysuz olmayan bir ejderha bana düşmemişti ki?

“Çünkü bensiz kahrımdan ölürdün.” diye yanıtladı beni.

“Huysuz, egoist ejderha.” diye yanıtladım onu zihnimden.

“Huysuz, patavatsız, kendini umursamayan savaşçı.” dedi ve ardından ekledi: “Say say bitmedi.”

“Komutan.” Horol’un sesiyle ona doğru döndük. Kapıda durmuş bize bakıyordu.

“Kuzenimin yanında ne işin var?” diye sordu birdenbire.

“Kardeşimin yanında ne işin var?” diye yanıtladı onu Aaron. Bu yanıt karşısında bize doğru yaklaşmaya başladı. Horol’un bu hareketi karşısında ayaklandık.

“Kardeşin yanımda değil gördüğün üzere.” dedi kollarını iki yana açarak.

“Ama yanındaydı.” dedi Aaron, Horol’a doğru adımlayarak. Ellerimi göğüsümün üzerinde bağladım.

“Bizim için tartışmak yerine veya bizi kıskanmak yerine kararlarımıza saygı mı gösterseniz?” diye tartışmalarını böldüm.

“Bir Clark’la olamaz!” dedi Aaron, aynı anda Horol’da “Bir Richard’la olamazsın!” dediğinde kaşlarımı çattım.

“Öncelikle benim kiminle beraber olup olmadığım seni ilgilendirmez. Lona’ya gelecek olursak o Horol’la olmak istiyor. Birbirinize düşman olmanız onu kısıtlama hakkınız olduğu anlamına gelmez.”

“Onu?” dedi Aaron. Kendimi buna dahil etmediğim için şaşkındı.

“Peki seni?” diye sordu Horol.

“Beni isteseniz de kısıtlayamazsınız, kısıtlayabilseydiniz on bir yılımın nasıl geçtiğini bilirdiniz.” diye lafı çarptım. Tüm dünyaya kafa tutmuş, ölümle burun buruna gelmiştim ve beni kısıtlayabileceklerini mi düşünüyorlardı?

“Bunu her seferinde kullanacak mısın?” diye sordu bu sefer Horol. Sesi bıkkın ve isyankâr çıkmıştı.

“Gerekirse evet. Her zaman yanımda olmuşsunuz gibi hayatımı yönetmeye çalışmanıza asla izin vermeyeceğim.” Söylediğim şey karşısında bir şey diyemeden sadece yüzüme baktı. En sonunda pes edip Aaron’a döndü.

“Komutan, şifacılar seni çağırıyordu.” dediğinde Aaron bana doğru döndü.

“Elimden geldiğince hızlı geleceğim.” dedi ve çıkışa doğru ilerlemeye başladı.

“Acele etme.” diye bağırdı arkasından Horol. Aaron çıkınca bana doğru döndü.

“Ne istiyorsun Horol?” Sesim sert çıkmıştı ama umurumda değildi. Bugün çok yorulmuştum ve onunla uğraşacak enerjim yoktu.

“Bu adamdan uzak durmanı.” O, Aaron’la düşman olabilirdi ama Aaron veya Lona benim düşmanım değil arkadaşımdı. En azından öyle düşünüyordum.

“Hayatıma karışmayı bırak.”

“Yalvarırım.”

“İstediğin kadar yalvar, sizin yıktığınız hayatımı onlar yeniden inşaat ediyorlar.”

“Belki de tekrar yıkmak için inşaat ediyorlardır?”

“Yıkılmaya alışkınım.”

“Yıkılmanı istemiyorum.”

“Kendin yıkmak için mi?”

“Yıktığımı yeniden inşaat etmek için.”

“Maalesef, çok geç kaldın.”

“Beni affetmen için ne yapmam lazım?”

“Sürekli affetmekten bahsediyorsun ama asla affedilmek için bir şey yapmıyorsun, yetmezmiş gibi bir de hayatıma burnunu sokmaya çalışıyorsun.”

“Sen gidince neler yaşadığımı bilmiyorsun.” Ben gittikten sonra o neler yaşamış bilmiyormuşum, yazık ona.

“Adayı terk ettiğimde neler yaşadığımı, kaç kere ölümle burun buruna geldiğimi, kaç kere kaçırılıp bu ada hakkındaki bildiklerimi söylemem için işkence ettiklerini ama yine de hiçbir şey söylemediğimi, iyi bir savaşçı olabilmek için gördüğüm işkence gibi eğitimleri, kaç kere ölmeyi düşündüğümü, asla sevilmediğimi anladığımda neler yaşadığımı, arkadaşlarım gözlerimin önünde katledilirken neler yaşadığımı, gerçek ailemin değil de beni eğiten adamın beni çocuğu gibi sevdiğini fark edince neler yaşadığımı bilmiyorsun, benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun…”

“Özür dilerim.” Sesi çatlak ve üzgün çıkmıştı ama onun üzülüp üzülmediği şu anda umurumda değildi.

“Özür dilemekle her şey düzelmiyor maalesef.” Başını yere eğip çıkışa doğru yürüdü ama kapıya gelince duraksadı. Dönüp bana baktı.

“Şunu bilmeni istiyorum Cristiana, eskiden senin yanında durmadığım, sana destek olmadığım için gerçekten çok pişmanım. Elimde olsa geri gidip bütün her şeyi düzeltirdim.”

“Öyle bir şey mümkün değil, bu yüzden pişman olarak eskiden verdiğin kararların sonucundan kaçamazsın.” Son kez gözlerimin içine baktı ve dışarı çıktı. O gittikten sonra bacaklarımın bağı çözülerek oturağa oturdum. Her zaman bu kadar zor olmak zorunda mıydı? Ellerimi yüzüme kapattım ve zihnimi toparlamaya çalıştım.

“Cristiana, iyi misin?” Evan’ın sesini duyunca ellerimi yüzümden çekip ona baktım.

“Sana savaş belgelerini getirirken az önce Horol’un buradan üzgün bir şekilde çıktığını gördüm. Kavga mı ettiniz?” diye sordu merakla.

“Önemli bir şey değil.” diye geçiştirdim onu. Kafasını onaylar şekilde sallayıp belgeleri uzattı.

“Teşekkürler.” diyerek belgeleri elinden aldım.

“Aaron nerede?”

“Şifacılar çağırdığı için on dakika önce çıktı.” diye yanıtladım onu.

“Anladım, teşekkürler.” diyerek çıktı ve ben yine tek kaldım. Masaya doğru dönüp belgeleri masaya koydum ve incelemeye başladım. Kafamı en iyi dağıtma yolum çalışmaktı.

Normal ordudan iki yüz elli kişi, ejderha ordusundan ise üç kişi ve bir ejderha kaybetmiştik. Ölen ejderha, ölen savaşçılardan birinin ejderhasıydı. Adaya 20 gemiyle saldırmışlardı ve yaklaşık bin iki yüz savaşçı vardı. Savaşçıların yarısından çoğunu öldürmüş, gemilerden on beşini batırmıştık. Bütün bunlar büyük sayılardı ama bir ejderhayı nasıl öldürebildiklerini çözememiştim. Ejderhalar için özel silahları olma ihtimalleri vardı ama kimse gemilere çok fazla yaklaşamadığı için kimse böyle bir şeyin varlığından bahsedemezdi. Saldırı raporları, devriye raporları ve ordu raporlarını tekrar tekrar okudum ve gözden geçirdim ama hiçbir şey bulamadım.

Kapı açılıp içeri biri girdiğinde sabah olduğunu ancak o zaman fark ettim. Elinde iki bardak tutan Tasha girdi içeri. Kapıyı ayağıyla itip kapattı ve yanıma doğru yürümeye başladı.

“Akşam uyumadığını duydum, bende dedim kahve getiriyim.” diyerek yanıma oturdu ve bardaklardan bir tanesini bana uzattı. Kahveden bir yudum aldım.

“Şu anda en ihtiyacım olan şey.” diyerek bardağı kenara koydum.

“Teşekkürler.” dedim gülümseyerek.

“Her zaman.” diye yanıtladı beni ve o da kahvesinden bir yudum aldı. Düşünceli bir şekilde bardağına baktığında kaşlarımı çattım.

“Cristiana.” dedi en sonunda.

“Evet?” Sesimde meraktan başka bir şey yoktu.

“Artık herkes seni tanıyor ya.”

“Eee.”

“Bir evin olana kadar bende kalsana.” Önce anlamaz gözlerle ona baktım.

“Rahatsızlık vermeyeyim hiç.” Bu dediğim şey karşısında bana kınarcasına baktı.

“Sen, bana rahatsızlık veremezsin, sen versen versen mutluluk verirsin.” dediğinde gülümsedim. Adaya ilk geldiğimden beri bunu teklif etmeyi beklediğini biliyordum.

“Sen öyle diyorsan.” Diyerek kahveme uzandım ve bir yudum aldım.

“Bu akşamda pijama partisi var gelmek zorunlu.” Dediğinde ağzımdaki kahveyi püskürtmemek için kendimi zor tutum. Pijama partisi mi?

“Ne?”

“Lona, sen ve ben pijama partisi yapacağız.” dedi gülümseyerek.

“İşlerim var.” diyerek belgeleri gösterdim.

“İşlerin bekleyebilir. Hem akşam zaten hiç uyumadın zaten.”

“Peki.” diye pes olduğumda bana sarıldı.

⚔

Akşam olduğunda Tasha’nın evinde buluştuk. Akşama kadar belgeleri incelemiş ama hiçbir şey bulamamıştım. Şu an ise pijamalarımızla Tasha’nın yatağında oturuyorduk. Lona ve Tasha dedikodu yaparken anlamaz bir şekilde bakıyordum, bu bakışlarımı fark ettiklerinde gülüp bana dedikodu yaptıkları kişiyi anlatıyorlardı. Saatler bu şekilde birbirini kovaladı. En sonunda kızlar uykuya daldılar ama ben yorgun olmama rağmen uyumadım, uyuyamadım.

En sonunda sıkılıp kayalıklara gitmeye karar verdim ve yola koyuldum. Kayalıklara vardığımda her zamanki gibi Aaron’ın orada olduğunu gördüm. Yanına gittiğimde bakışlarını bana çevirmedi, bende ona bakmadım.

“Geleceğini biliyordum.” dedi bana bakmadan.

“Burada olduğunu biliyordum.” diye karşılık verdim. İçten içe onun burada olduğunu biliyordum, o yüzden buraya gelmek istemiştim ama bunu kendime itiraf edememiştim.

“Ben gittikten sonra Horol’la kava ettiniz mi?” dedi ve bakışlarını bana çevirdi ama ben ona bakmadım.

“Gelmedin.” Dedim sorusunu cevaplamak yerine. Ardından bakışlarımı ona çevirdim. Bakışları üzgündü.

“Gelemedim.”

“Neden?” diye sordum. Tüm gün seni bekledim demek istiyordum ama sustum. Her zaman yaptığım gibi sustum…

“Yaralılarla ve kayıpların aileleriyle ilgilenmem lazımdı ama aklım hep sendeydi.”

“Anladım.” dedim dalgın bir şekilde. Gözlerini kaçırdı.

“Bu günkü kavga için üzgünüm.” Horol’la yaptığı kavga için özür diliyordu. Kuzenim, o gittikten sonra benimle kavgaya devam etmişti ama o özür diliyordu.

“Keşke tek sen üzgün olmasaydın.” diyerek bakışlarımı denize doğru çevirdim.

“Keşke…” dediği sırada arkadan biri bize seslendi: “Komutanım, Bayan Clark!” Bakışlarımızı oraya çevirdiğimizde şifacılar için gönderdiğim savaşçılardan bir tanesi bize doğru geliyordu. Acaba amcama bir şey mi olmuştu?

“Evet?” dedi aynı anda merakla.

“Chef uyandı…” Amcam uyanmıştı ve beni ilk gördüğü anda hayatımı cehenneme çevireceğinden emindim.

Umarım bölümü beğenmişsinizdir, bir sonraki bölümde görüşmek üzereee.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.