İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 8 · 18 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 8

8.Bölüm

Merhaba. Yeni bölümle karşınızdayım, umarım beğenirsiniz. Yazım yanlışları varsa bana saygı çerçevesinde belirtirseniz çok sevinirim. İyi okumalar:)

Flashback

Sandalyeye bağladığım adam kıpırdandı. Slomina adasındaydım, Tasha’ya yardıma gelmiştim. Bu adam Flayes adasına -doğduğum ada- sızmış ve kayıplara karışmıştı. En son Slomina adasında görülmüş, bu yüzdende Flayes adası ejderha ordusunun en iyi ekibini buraya gönderilmişti. Ama bilmedikleri bir şey vardı, ben çoktan adamı bulmuş ve Tasha’nın gelmesini bekliyordum. Olduğumuz ahırın kapısı sessizce açıldı ve içeriye Tasha girdi.

“Adamı ne çabuk buldun.” dedi bir yandan da yanıma doğru yürürken. Omuz silktim.

“Bağlantılarım var.” dedim umursamaz bir şekilde. İkimizde adama doğru dönüp ona baktık. Adam iplerden kurtulmak için debelendi ama hiçbir işe yaramadı.

“Sorguya başlayalım mı?” Tasha soruma gülümsedi.

“Tabii ki de.” dediğinde kınında duran hançerimi çıkardım. Ona zarar vermeyecektim, sadece korkutmak amaçlı çıkarmıştım hançeri. Tasha, adamın konuşabilmesi için ağzındaki bağı çözüp tekrardan yanıma geldi.

“Kime çalışıyorsun?” diye ilk soruyu Tasha sordu.

“Kimseye.” Adamın sesi titremesine rağmen kesin konuşmaya özen gösteriyordu.

“Yalan söyleme.” diyerek adama doğru yürüdüm. Aramızda on adımlık mesafe vardı ve ben bu mesafeyi dört adıma indirmiştim.

“Kime çalıştığımı size söyleyemem, öldürürler beni.” Tasha’ya baktım. Bıkkın bir şekilde nefesini verdi.

“Söylemezsen ölümün benim elimden olur.” Adam tehditkâr sesimden irkilse de belli etmemeye çalıştı.

“Sizden korkmuyorum!” diye bağırdı adam.

“Korkmalısın.” Tasha’nın soğuk ve tehditkâr sesi ahırda yankılandı.

“Asıl siz bizden korkmalısınız!” dediklerini görmezden geldik.

“Bu adadan mısın?” diye sordu bu sefer Tasha. Adam ayağımızın dibine tükürünce iğrenerek adama baktım.

“Eğer sizi bulurlarsa öldürecekler.” dedi bu seferde.

“Ben istemeden kimse beni öldüremez, eğer öldürmeyi denerlerse bu onların ölümüne yol açar.” Sesim duygusuz, tehditkâr ve bir zehir gibi çıkmıştı.

“İşte benim minik savaşçım.” Tengri’nin gururlu sesi zihnimde gürledi.

“Şimdi bir karar vermen gerekiyor. Ya bize bildiğin her şeyi söylersin ve Flayes adasında güvenli bir şekilde mahzende çürüyüp gidersin ya da seni burada sanki bize her şeyi anlatmışsın gibi gösterip kendi adanın veya çalıştığın kişinin gazabını çekersin.” dedim.

“Bunu yapamazsınız.”

“Elbette yapabiliriz.” Sesim kararlı, bakışlarım kesindi.

“Sen o savaşçısın.” dedi birden adam. Anlamaz gözlerle ona baktım.

“Ne?”

“Sen Cristiana’sın, adalarda savaşlara yardım eden, bir sürü müttefiki olan, Tanrı tarafından gönderilen ama yüzünü hiç göstermeyen savaşçısın. Ve aynı zamanda da Clark ailesinin en büyük rakibi.” İnsanlar benden böyle mi bahsediyordu? Tanrı tarafından gönderilmiş savaşçı… Böyle anılmayı hak ediyor muydum? Hayır. Benim diğer savaşçılardan farkım neydi ki? Ailesinin bile sevmediği birini böyle anmak doğru muydu? Clark ailesi dünyanın en korkulan ailesiydi. Onlara kafa tutabilir miydim? Belki. Ama böyle anılmak doğru muydu? Hayır. Savaşlara katılmıştım, adalara birçok zafer kazandırmıştım ama bu zaferleri tek başıma mı kazanmıştım? Hayır, bir sürü savaşçı vardı, girdiğim savaşlarda. Peki neden tek ben böyle anılıyordum? Duruşumu dikleştirdim.

“Kim olduğumu çözdüğüne göre neler yapabileceğimi de kestiriyorsundur umarım.” dedim duygusuz ve sert bir şekilde.

“B-bana zarar vermeyin.”

“Bildiklerini dökül.” Tasha’nın bu çıkışını beklemeyen adam irkildi. Artık ikimizin de sabrı kalmamıştı.

“Zephyr.” Adamın dediğine anlam veremeden kaşlarını çattı Tasha.

“Zephyr Stormbringer.” diye tamamladığında adam cümlesini dehşete düştüm. Alkomas adasının Chef’i ve benim düşmanlarımdandı Zephyr Stormbringer. Beni, Flayes adasından yeni kaçtığım zamanlarda kaçıran ve Flayes adası hakkında bilgi vermem için zorlayan ama elinden kurtulduğum adamdı.

“O kim?” dedi Tasha. Adam, önce Tasha’ya sonra bana baktı.

“O istedi. Adaya sızıp bilgi almamı o istedi.” dedi hızlı bir şekilde.

“Bilgilerle ne yapacakmış?” diye atıldım.

“Bilmiyorum.” Adamın dediğine karşılık ona doğru yaklaştım. Adam korkuyla iplerden kurtulmaya çalıştı. İşe yaramayınca sandalyede gidebildiği kadar geri gitti.

“G-gerçekten bilmiyorum, söylemedi.”

“Kaç altın ödedi?”

“Yüz altın.”

“Bu kişi hakkında başka ne biliyorsun?”

“Adamı görmedim karanlıkta saklanmıştı. Bildiğim her şey bu kadar.” Adamdan uzaklaşıp Tasha’ya baktım. Öğrenmemiz gereken önemli bilgileri öğrenmiştik. Tasha ne demek istediğimi anlayınca beni kafasıyla onayladı.

“Beni görmedin, beni tanımıyorsun, benimle hiç konuşmadın ve seni hiç sorgulamadık. Eğer bütün bu olan şeyleri belli edersen sana yapacaklarımı hayal bile edemezsin.” Beni başıyla onayladı. Tasha adamı çözüp dışarı çıktı. Ahırda bir süre yalnız kaldıktan sonra bende dışarı çıkıp Zephyr Stormbringer hakkında daha fazla bilgi toplamak için koyuldum. Düşmanım tekrardan karşıma çıkmıştı ama bu sefer bilmediği bir şey vardı, ben daha güçlüydüm.

Günümüz

Horol’la toplantı odasında amcamın konuşmasını bekliyorduk. Buraya sadece amcamın ne konuşacağını merak ettiğim için gelmiştim. Oturduğum sandalyede bıkkın bir şekilde nefes verdim. Amcam ve Horol ayakta duruyordu.

“İkinizin de nasıl bu kadar sorumsuz davranabiliyorsunuz?” Sorumsuz? Gülümsedim. On bir yıl sonra amcamın bana ilk dediği şey sorumsuzdu. Şaşırmıştım, şaşırmamam lazımdı ama şaşırmıştım. On bir yılda hiçbir şey değişmemişti.

“Oğlunun mükemmel olduğunu düşünüyordum.” diye laf çaktım. Amcam ateş saçan bakışlarını bana çevirdi.

“Bizimle düzgün konuş!”

“Ne zannediyorsun amca? Hâlâ beş yaşında olduğumu mu?” Yine aynı şeyleri yaşamayacaktım, sessiz kalmayacaktım.

“Elini göster!” Eldivenimi çıkarıp yara izi olan elimi gösterdim ve Cristiana olduğumu kanıtladım.

“Neden geri döndün Cristiana?” diye sordu amcam. Bu soruyu soğuk, mesafeli ve tehditkâr söylemişti.

“Sana hesap vermeyeceğim amca.” diyerek gitmek için ayağa kalktım ama amcam bir anda boynuma atıldı. Kıvrak bir hareketle amcamın saldırısından kurtuldum.,

“Sana zarar vermeye bir daha çalışırsa oradan çıktığında onu öldürürüm!” dedi Tengri.

“Hallediyorum.” diye yanıtladım onu zihnimden.

“Vereceksin!” diyerek bağırdı amcam.

“Baba…” Horol’un sesi kızgın ama bir o kadarda korkaktı.

“Sen karışma Horol!” dedik amcamla aynı anda. Bu yaşıma kadar beni korumamışken bu yaşımdan sonrada korumasını istemeyecektim.

“Adadan defolup gideceksin yoksa…”

“Yoksa ne? Yine beni öldüresiye döver misin? Psikolojik baskı mı kurarsın? Ne yaparsın amca?” Amcamın gözleri alev alıyordu ama geri adım atmaya niyetim yoktu.

“Seni öldürürüm!” dediğinde elimdeki yara izi sızladı. Ellerimi yumruk yaptım.

“Seninle düzgün konuşsun!” Tengri’nin sesi zihnimde gürledi. Ardından dışarıdan gürültülü kanat sesi geldi. Tengri, hemen müdahale edebilmek için yakına gelmişti.

“Bana hiçbir zarar veremezsin amca. Dünyanın en güçlü ejderhasına sahibim, saygın ve yetenekli bir savaşçıyım, bir sürü müttefikim var. Bana yaptığın en ufak bir hatada ölüm fermanın çalar.” Sakin bir şekilde konuşmuş olsam da içimde fırtınalar kopuyordu.

“Hepsi Clark soyadı sayesinde.” Yara izim sızlıyor, ellerimi öyle bir sıkıyordum ki. Clark. Bu soyadı zihnimde yankılandı. Ben Clark değildim, benim Clark’lığım ailemin öldüğü akşam, onlarla beraber ölmüştü…

“Hayır! Hiçbiri benim Clark olduğumu bilmiyor ya da seninle bir bağlantım olduğunu. Benim Clark’lığım ailemin öldüğü akşam bitti.”

“Kiminle konuştuğuna dikkat et!” diye gürledi amcam.

“Asıl sen kiminle konuştuğuna dikkat et amca.” Amcam elini kaldırsa da Horol araya girdi.

“Baba.” dedi bu sefer kesin bir şekilde Horol. Amcam, Horol’a acıyarak ve hayal kırıklığıyla baktı.

“Konuşma burada bitmiştir.” dedim kesin, korkusuz ve duygusuz bir sesle. Onların cevabını beklemeden toplantı odasından çıkıp hızlı bir şekilde kayalıklara doğru gittim.

Kayalıklara vardığımda Aaron’ın orada olduğunu gördüğümde kayalıkların başında durdum. Onu görmek nedensiz bir şekilde rahatlamama sebep oldu. Aaron, birinin olduğunu fark edince arkasını dönüp baktı. Beni görünce rahatlama ve endişe gözlerinde belirdi.

“Nasıl geçti konuşma? İyi misin?” Aaron’ın endişeli soruları karşısında şaşırsam da belli etmedim. Onun yanına doğru gittim.

“Neden her zaman bu kadar zor olmak zorunda.” dedim dalgın bir şekilde kendi kendime. Onunla değil kendimle konuşuyordum.

“Sana zarar vermediler, değil mi?” dedi bu sefer endişeyle. Amcamın boynuma atlamasını ve benim son anda kaçmam dışında mı? Amcamın bana el kaldırması ve Horol’un son saniye onu durdurması dışında mı? Amcamın beni ölümle tehdit etmesi dışında mı?

“Cristiana?” Aaron’ın endişeli sesiyle düşüncelerimden sıyrılıp dalgın bakışlarımı yerden kaldırdım ve ona çevirdim.

“Hayır, hayır… bana zarar vermediler.” dedim panikle.

“Peki sana zarar vermeye çalıştılar mı?” diye sordu bu seferde. Beni önemsemeye başlıyordu. Başımı omzuma doğru yatırdım.

“Zarar görmedim merak etme.” dedim nazik bir şekilde.

“Ama sana zarar vermeye çalıştılar.”

“Aaron, ben iyim.” Sesim hiç duymadığım kadar nazik ve rahatlatmaya çalışır bir şekilde çıkmıştı. Aaron, benim iyi olup olmadığımı anlamak içim bir süre gözlerimin içine baktı.

“İlk bana mı söyledin?”

“Konuşma biter bitmez buraya geldim.”

“Her şey iyi olacak Cristiana.” Gözlerimi kaçırdım. Her şey gerçekten iyi olacak mıydı? Sanmıyordum ama Aaron’a inanmak istiyordum.

“Sana inanmak istiyorum.” diye itiraf ettim.

“Her şeyin iyi olması için elimden geleni yapacağım.” dediğinde bakışlarımı tekrardan ona çevirdim. Bakışlarında hiç beklemediğim bir şekilde güven ve kesinlik vardı. Ona güvendim, hem de bütün benliğimle. Aaron’ın bende farklı bir etkisi vardı ve bu hiç hoşuma gitmemişti.

“Sizin bütün bu olaylardan etkilenmemeniz için elimden geleni yapacağım.” diye söz verdim onun gibi. Ben söz verdiysem o sözü tutardım ve bu sözü de tutacaktım. Amcamın veya Horol’un onlara zarar vermemesini, bütün bu olaylardan etkilenmemelerini sağlayacaktım. Aaron’la birbirimizin gözünün içine baktık. Bu bakışlar yakıcı olmaya başladığında gözümü kaçırdım.

“Diğerleri merak etmiştir.” diye mırıldandım. O da gözlerini kaçırdı.

“Beraber gidelim, bende onların yanına gidecektim zaten.” Kafamla onayladım ve yürümeye başladık. Bir süre sessizce yürüdük.

“Neden diğerlerinden ayrı buradaydın ki?” diye sessizliği bozdum.

“Ölen bir askerin ailesiyle konuştum ve kendimi sonra burada buldum.”

“İkimizde aynı nedenle buraya geldik desene.” İkimizin de huzur bulduğu, kafasını toparladığı yer oraydı. Bir süre daha sessizce yürüdükten sonra ekibin yanına vardık.

“Cristiana.” dedi Tasha beni görünce. Hemen yanıma gelip bana sarıldı.

“Sana bir şey yapmadılar değil mi?” diye sordu.

“İyim, merak etme.” dedim. Birbirimizden ayrıldık.

“Bir şey olmadı değil mi?” Lona’nın ses tonunda çözemediğim bir şey vardı ama şu an bunu düşünecek hâlim yoktu.

“Konuşmak için başka yere gidelim.” dedi Tasha.

“Tamam.” Tasha ekibe doğru döndü.

“Biz biraz dolaşacağız.” Sesi arkadaşlarıyla konuşmasına rağmen kesindi.

“Tamam ama en az iki saate burada ol. Yakaladığımız savaşçıları sorgulamamız lazım.” dedi Aaron. Bunu derken Aaron değil, komutan olarak konuşmuştu. Onu onaylayıp ormana doğru yürümeye başladık. Ormanda yürürken ona amcam ve Horol’la aramızda geçen her şeyi detaylı bir şekilde anlattım.

“Ben her koşulda, her zaman yanındayım.” dediğinde tebessüm ettim.

“Biliyorum.” dedim ve bir süre sessiz kaldık. Tekrar konuştuğumda tebessümüm acı bir gülümsemeye dönmüştü: “Cehennemime tekrardan hoş geldin.”

“Cehennemin benimde cehennemim ve bu cehennemi cennete çevireceğiz.” Sesinde kesinlik ve kararlılık vardı.

“Dikkat edelimde o cehennemi cennete çevirirken yanmayalım.”

“Yanacaksak da beraber yanalım.”

“Ucunda ölüm olsa bile mi?”

“Ucunda ölüm olsa bile.” Bir saniye bile düşünmeden cevap vermişti. Birbirimizin ailesi olmuştuk ve birbirimiz için bir saniye bile düşünmeden ölümü göze alırdık.

“Sorguya hazır mısın?” diye sordum konuyu değiştirmek için.

“Sen katılmayacak mısın sorguya?” dedi merakla.

“Ben ejderha ordusundan değilim, sorguya katılmam etik olmaz.”

“Ama Chef’in yeğenisin.” Maalesef ki yeğeniydim.

“Ne yaparsam yapıyım o sorguya katılmamı sağlayacaksın değil mi?”

“Sensiz sorgu yapamıyorum diyelim.” dedi dalga geçer gibi.

“Yalancı.” dedim. Bende onun gibi dalga geçer gibi konuşmuştum. İkimizde gülmeye başladık. Bir anda Tasha’nın gülüşü soldu.

“Kimliğini kimin söylediğini nasıl bulacağız peki?” diye sorunca bende ciddileştim. İp uçlarım vardı ve bu ip uçlarını güçlendirecek bir planım.

“Aslında bazı ip uçları buldum.” diyerek ip uçlarımı ve planımı anlatmaya başladım.

⚔

Sorgu odasında kendinden emin savaşçının karşısında duruyordum. Cesareti bir azdan sönecek olmasına rağmen dik duruyordu. Sorguya katılmak için kimseden izin almamış, kimseye sormamıştım. Sorgu odasında ben, Tasha, Aaron, normal ordu komutanı -Kaldor- ve sorgulayacağımız kendinden emin savaşçı vardı.

“Hangi adanın savaşçısısın?” diye sordu Kaldor. Bu sorunun cevabını elbette biliyorduk ama savaşçı bunu bilmiyordu.

“Size hiçbir şey söylemeyeceğim.” Klasik sadakat gösterisi.

“Söyleyeceksin.” dedi Aaron bu sefer. Adam bize tiksinerek ve nefretle baktı. Hepimiz bu bakışa alışık olduğumuz için yüzümüzde ne bir mimik oynadı ne de hissettiğimiz bir duygu değişti. Ben nefretten beslenmeyi öğrenmiştim, onlar ise nefrete karşı bir koruma duvarı örmüştüler.

“Kendinizden bu kadar emin olmayın?” Adamın sorusunu ciddiye almayıp duymamış gibi davrandık. Elbet ki ağzından bir şeyler kaçıracaktı.

“Sen konuşmasan bile diğerleri konuştu ve konuşacak.” Tasha’nın dediği karşısında adam yüzünü buruşturdu. Böyle bir imkân, seçenek yokmuş gibi başını iki yana salladı.

“Hayır, konuşmadılar veya konuşmayacaklar.” Adam kendinden o kadar emin konuşmuştu ki. Kaşlarımı çattım. Bu sadakat değildi, başka bir şeydi.

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” dediğimde adamın bakışları bana doğru döndü ama benim tam olarak kim olduğumu görememişti. Sorgu boyunca karanlık bir köşede durmuş, konuşmaları dinlemiştim ve şu anda da karanlık köşemden hiç kıpırdamadan konuşuyordum. Bu karanlık köşeden çıksam bile beni tanıması zordu, maskem ve pelerinimi takmamıştım.

“Sadakat için ölüm yemini ettik.” İşte, onun önemsiz gördüğü ama bizim işimize yarayacak bir bilgi vermişti. Ölüm yemini en büyük yeminlerdendir. Bu yemini bozan kişinin Tanrılar tarafından lanetlendiği ve diğer dünyada yerinin silindiğine inanılar bir yemindir. Aynı zamanda da bu yemini çiğneyen kişi, yemini ettiği kişi tarafından istediği yapıla bilir ve kimse buna karışamazdı. İnsanlar bu yemini bozmamak için ölümü göze alırlardı. Diğerleri bir şey söylemeden, dikkatle bizim konuşmamızı dinledi.

“Sence buna uyacaklar mı?” diye sordum. Adam omuz silkti.

“Uyacaklar, eğer uymazlarsa sizin işkencenizden kat kat daha kötü bir işkenceye maruz kalırız ve ölüm bizim için bir kurtuluş yolu sayılır.”

“Öyleyse, eğer konuşmazsanız sizi konuşmuş gibi gösterip o işkencelere maruz bırakırım.”

“Böyle bir şey yapamayacak kadar aptalsınız.” Adamın dediği şeyle sakin adımlarla karanlık köşemden çıktım.

“Tüm dünyaya kafa tutan birinin neler yapabileceği hakkında en ufak bir fikrin yok değil mi?” diye sordum. Bu sefer duygusuz bir sesle değil soğuk bir sesle konuşmuştum. Her zaman küçümsenmiştim ama artık kimsenin beni küçümsemeye gücü yetmiyordu. Bütün adalara, Chef’lere ve saygın ailelere kafa tutmuştum. Bu yüzden en güçlü savaşçı, ejderha binicisi olarak anılıyordum, böyle anılmalıydım. Hayatta kalabilmek için böyle anılmalıydım ve bunu başarmıştım. Yetenekli bir savaşçı ve ejderha binicisiydim, müttefiklerim vardı ama bir o kadar da düşmanım vardı ve bu dünyada güçlü olmazsan ezilirdin.

“Siz o Cristiana’sınız.” dedi adam aydınlanır bir şekilde.

“Evet.” dedim kendimden emin bir şekilde.

“Üzgünüm ama en saygı değer savaşçı olsanız bile bizi konuşturmaya yetmez.” Evet, yetmezdi ama yapabileceklerim yeterdi.

“Ama o korktuğunuz işkenceler yeter.”

“Böyle bir şey yapmaya gücünüz yetmez.”

“Elbette yeter.”

“O zaman elinizdeki bütün savaşçıların intiharını izlemekten başka seçeneğiniz kalmaz.”

“Eğer konuşursanız işkence görmenizi engelleriz.” diye koşmamıza katıldı Aaron.

“Yapamazsınız, onu tanımıyorsunuz.” O dediği kişi kimdi ve ondan neden bu kadar korkuyordu?

“O dediğin kişi kim?” dedi komutan. Adam bakışlarını etrafta gezdirip Aaron’da sabitledi. Elim kınındaki hançerime gitti. Adam bakışlarını Aaron’ın kınında duran kılıcına sabitlemişti.

“Tetikte kalın saldırmaya hazırlanıyor.” dedim fısıldayarak. Adam duymamıştı dediğimi ama diğerleri keskin bakışlarıyla adamın her hareketini izlemeye başladılar.

“Size hiçbir şey söylemeyeceğim!” Adam oturduğu sandalyeden kalkıp Aaron’a doğru atıldı. Aaron, adamın hareketini ustaca savuşturdu. Adamın ellerinin bağlı olmasına rağmen bize saldırmaya çalışıyordu.

Adama hızla hamle yapıp onu afallattım. Tasha, adamın afalladığını görünce o da hamle yaptı. Adam yere yığılınca Kaldor yanına gitti ve onu mahzene götürmek için yerden kaldırdı. Ama adam pes etmedi. Kaldor’un elinden kurtulup en yakınındaki Tasha’ya saldırınca içimi korku kapladı. Neyse ki korktuğum gibi Tasha zarar görmeden hamleyi savuşturdu. Sorgu odası minikti bu yüzden çok fazla kaçamıyor, saldıramıyorduk.

Bu saldırıda en az zarar alabilmemiz için bir plan buldum ve bu planı harekete geçirdim. Kınında duran hançerimi çıkardım, böylece adamın dikkatini çekip bana saldırmasını sağlayacaktım. Tahmin ettiğim gibi adam en kolay hedef olarak beni seçmişti ve bana doğru geliyordu. Adam yaklaşınca ona doğru hamle yapıyormuş gibi yaptım ve hançeri tuttuğum bileğimi yakalamasını sağladım. Elleri birbirine bağlı olduğu için iki eliyle de bileğimi tuttuğunda Aaron: “Cristiana.” dedi panikle ama onu görmezden gelip planımı uygulamaya devam ettim. Adam bileğimi bırakmadan etrafımda dönüp adamı arkama aldım ve elli hâlâ bileğimdeyken onu duvara fırlattım. Duvara çarpınca adam bileğimi bırakmak zorunda kaldı. Bir saniye bile beklemeden adamın karnına dizimi geçirdim ve onu yere doğru fırlattım. Adam yere düşünce bir daha saldırıda bulunmaması için ellerine ayağımla baskı uyguladım.

“Üzgünüm, bugün intihar edemeyeceksin.” dedim dudaklarımı büzerek. Adam bana nefretle baktı ama bu umurumda değildi, herkes zarar görmeden kurtulabilmişti bu saldırıdan. Aaron ve Kaldor adamın iki koluna da girip onu mahzene doğru götürdüler.

“İyi misin?” diye sordu Tasha.

“Evet, sen?”

“Evet.” Sorgu odasından çıktığımızda amcamın sesi duyuldu: “Cristiana!” Ona doğru döndük.

“Ne var amca?”

“Sorguya mı katıldın?” diye sordu sinirle.

“Evet.”

“Kimin izniyle?” Cidden ondan izin alacağımı mı düşünüyordu?

“Kimsenin. Unuttun mu amca? Ben kimseye çalışmıyor, kimseden emir almıyorum.”

“Kafana göre iş yapamazsın.”

“Elbette yaparım, ben senin yeğeninim. İzninle.” deyip gitmeye başladık.

“Bu adam bir gün elimde kalacak.” Tasha’nın dediğine güldüm. Ekibin yanına gitmeden yapmamız gereken son bir işi halletmek için yönümüzü değiştirdik.

⚔

Akşam olduğunda kaldığım sahil kenarında buluştuk ekiple. Hava kararıp, soğuduğu için ateş yakmıştık. Aaron hâlâ gelmemişti, onu en son sorgu odasında görmüştüm. Biz gittikten sonra diğer savaşçıları da sorgulamak için kalmıştı. Bert, saçımı karıştırıp yanıma oturduğunda ona sinirli bir bakış attım. Çok geçmeden Aaron gelip benim diğer yanıma oturdu.

“Bugün yaptığın çok tehlikeliydi. Ya adam sana zarar verseydi.” Endişeli ve sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla konuşmuştu.

“Her şeyi planlamıştım.” Bende onun gibi sadece bizim duyabileceğimiz bir ses tonuyla konuştum.

“Lütfen, başkaları dışında azıcık kendini de düşün. Kendini önemsiz görmeyi bırak.” Yalvarır gibi söylemişti bunu. Kalbime bir sızı girdi ama görmezden geldim. Duygularım çok uzun zaman önce ölmüştü ve bir daha ortaya çıkamazlardı, çıkmamalıydılar. Tam ona cevap vermek için dudaklarımı araladım ama Tengri’nin sesini duyunca vazgeçtim: “Haklı.”

“Hadi, Sırlar çemberi oynayalım.” dedi Tasha.

“O ne?” diye sordum.

“Çember şeklinde oturup herkes sıra sıra bir sırrını veriyor.” diye açıkladı Aaron.

“Biz her hafta oynarız bunu, böylece birbirimize güvenimiz artar.” diye tamamladı Aaron’ı Evan.

“Şimdi mi oynayacağız?” Lona’nın gergin sesini duyuca hepimiz ona baktık. Bana doğru kaçamak bir bakış attı.

“Sinir-küpü de artık bizden biri.” Bert’in bu ufak çıkışı onunda Lona’nın bana attığı kaçamak bakışı fark ettiği anlamına geliyordu.

“Ona sırlarımı söylemekten çekinmiyorum, o benim arkadaşım.” dedi Lona hemen.

“Başlayalım o zaman.” Tasha’nın cümlesi biter bitmez hepsi bana beklenti dolu gözlerle bakmaya başladı.

“Ben mi başlayacağım?” diye sordum şaşkın bir şekilde. Bu çaresizliğimi fark eden Aaron, “Ben başlıyorum.” dediğinde ona minnettar bir şekilde baktım. Derin bir nefes alıp ilk itirafı söylemeye başladı: “Akşamları saldırı olursa diye uyku tutmuyor ve doğru düzgün uyuyamıyorum.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra bakışlar bana doğru döndü.

“Her akşam ailemin ve yengemin öldüğü kabuslar görüyorum, bu yüzden de uyumak yerine antrenman yapmayı veya bana huzur veren bir şeyler yapmayı tercih ediyorum.” diye itiraf ettim. Sıra Bert’e geçti.

“Muhtemelen biliyorsundur ama ben yine de söyleyeceğim. Ailem beni hiç sevmedi ve başarısız olacağımı düşündüler. Onları onurlandırmak en azından beni sevmelerini sağlamak için ejderha akademisine yazıldım ve sizle tanıştım. İşte o zaman gerçek aile kavramının ne olduğunu öğrendim.” Bert’in itirafı karşısında hepimiz şaşkın ve üzgün bir şekilde ona baktık. Neşeli kişiliğinin ardında böyle bir hikâye olduğunu az çok öğrenmiştim ama bunu ondan duymak hepimizin yüreğini sızlattı. Sıra Tasha’ya gelince bakışlar ona doğru döndü.

“Annem aslında ejderha akademisine katılmama izin vermemişti ama Cristiana buna bir çözüm buldu ve annem Cristiana’nın olduğunu bilmeden bana izin verdi.” Herkes şaşkın bakışlarla bir bana bir Tasha’ya baktı.

“Nasıl bir plandı ki?” diye sordu Bert.

“Saldırgan kılığına girip onlara saldırdım ve Tasha, annesine kendini kanıtlamış oldu.” diye açıkladım.

“Bizim sinir-küpüne bak sen.” dedi Bert. Sıra Evan’a geldiğinde meraklı bakışlar bu sefer de ona döndü.

“Küçükken dışlandığım için şu anda insanları tanımadan onlara mesafeli davranıyorum ama güvendiğimde de bütün benliğimle güveniyorum.” Tasha, Evan’ın itirafına karşı tatlı bir tebessümle baktı. Tasha bakışlarımı hissetmiş olacak ki bana doğru baktı. Bana bakınca imalı bir gülümseme gönderdim ona. Son olarak sıra Lona’ya geldiğinde bakışlar ona döndü.

“Horol’a, Cristiana’nın kimliğini söyleyen bendim.” dediğinde herkes ona şaşkın bir şekilde baktı.

“Ne?” dedi Evan.

“Bunu nasıl yaparsın?” dedi Bert.

“İnsanların güvenini hiçe saymak bu kadar kolay mı senin için? Hoşlandığın adam için insanların güvenini kırmaya başladığına inanamıyorum.” dedi en kınayıcı sesiyle Aaron.

“Cristiana kayıplara karıştığında harap olmuştu. Bunu bilmeye hakkı vardı ama bu kadar ileri gidebileceğini tahmin etmemiştim.” diye açıklamaya çalıştı kendini Lona. Bize dönüp baktığında bizim tepki vermediğimizi görünce kaşlarını çattı.

“Siz neden tepki vermiyorsunuz?” diye sordu Lona.

“Çünkü biliyorduk.” dedim.

“Nasıl?”

“Davranışlarından. İnsanların davranışlarını analiz ederek geçti hayatım. Bir de Horol’la konuşmanı duyunca işte o zaman tamamen emin olduk.” Bütün hayatım boyunca insanları analiz etmiş ona göre davranmıştım. Lona, doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapmıştı. Onu kim suçlayabilirdi ki? Herkes hata yapardı.

“Özür dilerim.”

“Zaten öğreneceklerdi.” diye onu rahatlatmaya çalıştım. Diğerlerine döndüm ve “Bu konu burada kapanıyor ve hiç yaşanmamış gibi devam ediyoruz. Eğer bu konu yüzünden Lona’ya bir şey söyleyen olursan karşısında beni ve Tasha’yı bulur.” dedim. Aaron tam bir şey demek için dudaklarını aralamıştı ki bir ses geldi. O tarafa doğru döndüğümüzde bir asker koşar adımlarla bize yaklaşıyordu.

“Komutanım!” Askerin ne dediğini anladığımızda ayaklandık.

“Bir şey mi oldu?” dedi Aaron panikle.

“Evet, gelip görmeniz lazım.” dediğinde asker, çenesini sıkıp onu onayladı Aaron ve askeri takip etmeye başladık. Asker, bizi mahzene doğru götürdüğünde içimde bir panik oluştu. Mahzende biraz daha ilerledikten sonra bugün sorguladığımız savaşçıların olduğu koridora girdik. Hücreleri görünce lal kesilip bir adım geri attım. Savaşçılar kafalarını duvara vura vura intihar etmiştiler. Şoku atıp koşar adımlar ilerlemeye başladım.

“Cristiana!” Aaron’ın seslenişini görmezden gelerek hızlı adımlarla bugün sorguladığım savaşçının hücresine doğru gitmeye devam ettim. Arkamı dönüp bakmasam da diğerlerinin de peşimden geldiğini biliyordum. Sonunda savaşçının hücresine ulaştım ve hücrenin önünde durdum. Yaşıyordu ama diğerleri gibi onunda başında yara vardı. Bizim gelmemizi beklediği belliydi.

“Sonunda geldiniz ejderha ekibi.” dedi savaşçı. En önde ben durduğum için bakışlarını bana sabitlemişti, belki de sorgu odasında benim yüzümden intihar edemediği için bana intihar edebileceğini göstermek istiyordu.

“Neden?” diye sordum soğuk ve duygusuz bir sesle.

“Ölüm yemini.” dedi gülümseyerek ve ardından kafasını duvara vurmaya başladı. Onu durdurmak ister gibi parmaklıklara atılıp bağırdım: “Dur!”

“Hücreyi aç!” diye bağırarak beni tutup uzaklaştırmaya çalıştı Aaron. Adamın bana zarar vermesinden korkuyordu.

“Kazanamayacaksınız.” dedi savaşçı, bir yandan da kafasını duvara vurmaya devam ediyordu.

“Ben kazanamayacağım savaşlara girmem savaşçı.”

“Bu yüzden saygı değer bir savaşçısın Cristiana ama bu sefer senden daha güçlü birine karşı savaşacaksın…” dediğinde savaşçı, asker kapıyı açtı ama savaşçıda o sırada son kez kafasını duvara vurdu ve gözleri açık şekilde yere yığıldı. Tasha ve Lona ufak bir çığlık attı.

“Burada kal, adam ölmemiş olabilir.” diyerek hücreye girdi Aaron. Savaşçının yanına dikkatle gitti ve eğilip nabzına baktı. Bir süre bekledikten sonra ayağa kalktı ve olumsuz anlamda başını iki yana salladı. Ölmüştü. Bütün yakaladığımız savaşçılar ölmüştü.

“Ekip, hazırlanın, yarın Tukenda adasına gidiyoruz…” dediğinde Aaron ben hâlâ yerde yatan savaşçıya bakıyordum. Bahsettikleri bu kişi kimdi ve nasıl bu kadar çok insanın intihar etmesini sağlamıştı?

Umarım bölümü beğenmişsinizdir, heyecanlı bir bölüm oldu. Okuduğunuz için teşekkürler, gelecek bölümlerde görüşmek üzere.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.