İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 6 · 19 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 6

6.Bölüm

Yeni bölümle karşınızdayım. Bölüm geciktiği için üzgünüm, sınav haftam olduğu için böyle gecikmeli oldu. Umarım bölümü beğenirsiniz. Yazım yanlışları varsa saygı çerçevesinde bana söylerseniz çok sevinirim. İyi okumalar.

Flashback

Evde normal bir şekilde oturup Horol’un tahta oyuncaklarıyla oynuyordum. Tasha, dedesine gittiği için evde yalnız başıma takılıyordum, kendi oyuncaklarım olmadığı için de Horol’un oyuncaklarıyla oynuyordum.

Evin kapısı açılınca oraya doğru baktım. Horol gelmişti. Muhtemelen su içip gidecekti, bu yüzden umursamayıp oyunuma geri döndüm. Horol, tahmin ettiğim gibi mutfağa gitti. Çok geçmeden yanıma geldi.

“Ne yapıyorsun burada?” dediğinde bakışlarımı ona doğru kaldırıp anlamaz gözlerle göz kırpıştırdım.

“Oyun oynuyorum.” dedim ama bunu dediğim gibi Horol, elimdeki oyuncağı çekip aldı. Neden böyle yapmıştı ki?

“Annemin katili benim oyuncaklarımla oynayamaz!” diye bağırdı. Zorlukla yutkundum. Annem, babam ve yengem aynı gün şehit düşmüştü. Ölümlerinin üzerinden bir yıl geçmiş olmasına rağmen onları çok özlemiştim. O günden sonra amcamlarda kalmaya başlamıştım ama bana sürekli yengemin benim yüzümden öldüğünü ve yengemin katilinin ben olduğumu söyleyip duruyorlardı. Amcamdan şiddet görüyordum birde üstüne beni kendi aralarında katil ilan etmişlerdi.

“Ben katil değilim!” diye bende yükseldim. Ayağa kalkıp sinirli sinirli Horol’a baktım.

“Babam ama annemin katilinin sen olduğunu söylüyor, sen öldürmüşsün annemi.” Horol’un sözleri bıçak gibiydi. Ben öldürmemiştim yengemi ama bana inanmıyorlardı. Dolu gözlerimi kaçırdım. Ben katil değildim.

“Hem neden sen evdesin? Tasha’yla neden değilsin?” diye anlamsız bir soru sordu. Ona neydi ki? Sanki beni umursuyordu da.

“Tasha dedesinde, sonrada Lona ile buluşacakmış.” diye açıkladım.

“Lona mı?” Tasha ve Lona’nın arkadaş olduklarını bilmesine rağmen neden bu kadar şaşırdığını anlamamıştım. Dolu gözlerimi Horol’un yüzüne kaldırdım.

“Evet.” Dedim şüpheci bir sesle.

“Seni neden almıyorlar yanlarına?”

“Sana ne.” diye çıkıştım Horol’a. Her şeye karışıyordu.

“Ben senin kuzeninim senin iyiliğini istiyorum da ondan.” Kuzenliği şimdi mi aklına gelmişti? Az önce bana katil derken kuzen olduğumuz umurunda gibi gözükmüyordu.

“Az önce hiç böyle demiyordun.” Sesim iyice çatallaşmıştı. Hayır, ağlamamalıydım. Eğer ağlarsam bana acırdı ama sonra yine aynı şeyleri yapmaya devam ederdi. Bu yüzden güçlü kalıp onunla yüzleşmem lazımdı.

“O farklı konu, bu farklı konu.” diye geçiştirdi.

“Defol gir Horol!” diye bağırdım. Dayanacak gücüm kalmamıştı.

“Benimle düzgün konuş!” diye o da yükseldi. Dolu gözlerle ona baktım. Ağlamama ramak kalmıştı.

“Hem eğer bu duruma üzülüyorsan gider onlarla konuşurum.” dedi bu sefer.

“Beni sen üzüyorsun.”

“Ben üzerim ama onlar üzemez.” dedi ukala bir şekilde.

“Horol!”

“Ben gidiyorum ama oyuncaklarımla oynayamazsın, katil.” dedi giderken. ‘Keşke o gün bende ölseydim’ diyemedim onun yerine, “Ben katil değilim!” diyebildim. Boğazım düğümlendi. Horol gittiğinde odamıza gidip akşama kadar ağladım. Amcam ve Horol eve geldiğinde ise her zamanki gibi amcam tüm günün hıncını benden çıkardı. Ve bir kez daha bir şeye emin olmuştum. Burası benim cehennemimdi…

Günümüz

Savaş üç saat önce bitmişti ve şu an da Aaron, amcama savaşta ne kadar kaybımız olduğunu bildiriyordu. Diğerleri arkadaydı, ben ise Aaron ile amcama savaş hakkında bilgi veriyordum.

“Ejderha ordusundan üç kişiyi kaybettik efendim.” dedi Aaron. Büyük bir kayıptı bu. Ejderhalarla bağ kurup orduya katılan çok az kişi vardı. Flayes adası en fazla ejderha savaşçıya sahip olan adaydı ve yirmi üç ejderha savaşçı vardı. Ama bu sayı artık yirmiye düşmüştü.

“Ordudan da kırk sekiz asker kaybettik efendim.” dedi ordu komutanı. İki tane komutan vardı, biri ejderha ordusunu komuta ederken diğeri ise normal orduyu yönetiyordu.

Amcam bu sayılara karşılık sadece dalgın bir şekilde kafasıyla onayladı. Gözüm amcamdan Horol’a kaydı. Horol, amcamın yanında durmuş, gözlerini bana dikmişti. Ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verdim ve tekrardan amcama döndüm.

“Bayan Clara, yardımınız için teşekkürler. Siz olmasaydınız daha fazla asker kaybetmiş olurduk.” İfadesizce sadece amcama baktım. Ciddi miydi? Önce bütün yardımlarımı reddedip sonrada minnettar olduğunu mu söylüyordu?

“Yardımımın işinize yarayacağını söylemiştim Bay Clark.” diye cevapladım amcamı.

“Richard ve Ashfall akşama savaş raporlarını istiyorum ama önce bir şifacıya görünün.” Ashfall, ordu komutanının soy ismiydi.

“Emredersiniz efendim!” dediler aynı anda. Amcam kafasıyla onları onayladıktan sonra gitti. Horol ise ordu komutanıyla konuşmak için kalmıştı. Ben ise amcamın arkasından bakakalmıştım.

“Bayan Clara, yaralanmışsınız.” Dediğin Aaron, ona doğru döndüm. Aaron’ın bakışları kolumda bir yere takılmıştı. Onun bakışlarını takip ettim ve kolumdaki yarayı gördüm. Savaşta yaralanmıştım. Bu yara aklımdan çıkmıştı. Göz ucuyla Horol’a baktım. Bir yandan ordu komutanını dinliyor, diğer yandan ise bana bakıyordu. Bakışlarımı tekrar Aaron’a çevirdim.

“Önemli bir şey değil.” diye geçiştirdim Aaron’ı.

“Bir şifacıya görünmenizi tavsiye ederim.” Diye diretti Aaron.

“Bence de bir şifacıya görünün Bayan Clara.” diye Aaron’a katıldı Horol.

“İlk defa yaralanmıyorum, yani ne yapmam gerektiğini biliyorum.” Bunu dememi beklemiyor olacaklardı ki ikisi de boş boş göz kırpıştırarak bana baktılar.

“Size şifacılara kadar eşlik edeyim Bayan Clara.” dedi bu sefer Aaron. Derin bir nefes verip başımla onayladım. Aaron, ekibe kafasıyla işaret etti ve ekiple şifacıların bulunduğu yere doğru yürümeye başladık.

Şifacılar yarama baktıktan sonra yarama dikiş atarken ifadesiz bir şekilde, sadece izledim. Yeni bir yara izi daha. Bu düşünceyle derin bir nefes aldım. Bütün vücudum yara izleriyle doluydu. Hiçbir yara izim için utanç duymuyordum, hatta tam tersine kendimle gurur duyuyordum ama tekrar aynı adada, aynı şifacı bölüğünde tedavi görmek…

Şifacı dikişi bitirdiğinde bütün bu düşüncelerden sıyrıldım. Şifacıya teşekkür edip şifacı bölüğünün çıkışına doğru ilerledim. Çıkışta Aaron’la karşılaştım.

“Gizemli kız, bize her şeyi açıklayacak mısın?” Evet, açıklayacağım. Ama tabii ki bunu söylemeyecektim ona.

“Savaştan yeni çıktık komutan.”

“O zaman öğleden sonra antrenman alanında buluşalım.”

“Anlaştık.” Aslında uzatmanın bir manası yoktu ama çok yorulmuştum ve her yerim ağrıyordu.

“Görüşürüz gizemli kız.” dedi Aaron.

“Görüşürüz komutan.” diye cevap verdim Aaron’a.

⚔

Akşamki savaştan sonra temizlenmiş ve kanlı kıyafetlerimden kurtulmuştum. Çok yorgundum ama dinlenmeye vakit yoktu. Aaron ve diğerlerinin yanından ayrıldıktan sonra savaşın olduğu bölgeyi tekrar inceleyecektim.

“Yorgunken gözden bir şeyler kaçırman daha olası minik savaşçım.” dedi zihnimden Tengri. Ona doğru döndüm.

“Biliyorum ama dinlenecek zamanım yok.”

“Zamanın olsa bile uyumaktan kaçıyorsun.”

“Nedenini gayet iyi biliyorsun.”

“Evet ve sana bu rüyaları görmeni sağlayan herkesi öldürmek istiyorum.” dediğinde tebessüm ettim. Bunu yapardı, hem de koşulsuz, şartsız yapardı, yapmıştı da. Beni hep korumuş ve kollamıştı.

Tengri, vadiye giderken bende antrenman alanına doğru gitmeye başladım. Yaptığım kılıcı kabzasına taktıp gene pelerinim, maskem ve kapüşonumu takmıştım. Ekibe kim olduğumu açıklayacağım, diğer herkese açıklayacağım anlamına gelmezdi sonuçta.

Antrenman alanına yaklaştığımda ejderha ordusunun en iyi beşlisini gördüm. Bert’in, Evan’ın, Tasha’nın ve Lonanın yerde şınav çekiyorlardı. Onların önünde ise ellerini arkasında birleştirmiş ve kimin kaç şınav çektiğini sayan Aaron vardı. Biraz daha yaklaşıp ağaca dayandım ve kollarımı göğsümde birleştirip onları izlemeye başladım.

“Kırk altı!” dediğinde Aaron, Lona daha fazla dayanamayıp pes etti.

“Lona, koşmaya başla.” Dedikten sonra tekrar saymaya başladı Aaron. Lona yerden zar zor kalkıp koşmaya başladı. Lona, kardeşi olmasına rağmen kimseye acımıyor, herkese eşit davranıyordu Aaron.

“Elli bir!” dediğinde Aaron, bu sefer Tasha yere yığıldı. Yüzümü ekşittim. Çok yorguna benziyordu. Belli ki Aaron bunu bayadır devam ettiriyordu. Aaron, kafasıyla Tasha’ya Lona’ya katılmasını işaret etti ve birandan da saymaya devam etti. Tasha yerden zorlukla kalktı ve Lona’ya katıldı. Aaron, olabildiğince zorluyordu onları. Ama benim gördüğüm eğitime kıyasla kolaydı.

Valorian amca beni bir savaşçı olarak yetiştirmişti. İşkencelerde konuşmamam için saatlerce işkence edip aç bırakıp beni test ediyor, sırtıma ağırlık koyup plank yapıp şınav çekiyor, belime ağırlık bağlayıp barfix çekiyor, eğer bunlarda başarısız olursam alıştırmaları iki katına çıkartıyordu. Bunlar zordu ama bunlar beni iyi bir savaşçıya çevirmişti. Düşüncelerden sıyrılıp bakışlarımı tekrardan antrenman yapan beşliye çevirdim. Lona ve Tasha, birinci turu bitirmek üzereydi.

Tasha, beni fark edince yavaşlayarak durdu. Tasha’nın durduğunu gören Aaron tam devam etmesini söyleyecekken durdu ve Tasha’nın baktığı yöne doğru baktı. Aaron’ın ifadesiz yüzü ve sert bakışları beni görünce yumuşadı.

“Serbestsiniz.” Dedi Aaron, diğerlerine dönerek. Yaslandığım ağaçtan ayrılarak onlara doğru yürümeye başladım. Tasha’da yanımda yürümeye başladı ve oturup dinlenebilecekleri bir yere doğru yürümeye başladık.

“Baya yorgun gözüküyorsun.” dedim gülümseyerek Tasha’ya.

“Sende işkence gibi egzersiz yapsaydın sende yorgun olurdun.” diye çemkirince kıkırdadım. Ama ekibi görünce tekrardan ciddileştim.

“Aaron öğrendi ama seninle arkadaş olduğumuzu bilmiyor.” dedim Tasha’ya.

“O zaman öğrensin.” diye kesin bir şekilde yanıtladı beni. Daha fazla konuşamadan diğerlerinin yanına vardık.

“Evet gizemli kız, seni dinliyoruz.” dediğinde Aaron, diğerleri kaşlarını çatarak bir bana bir Aaron’a bakmaya başladı.

“Ne oluyor?” diye sordu Lona.

“Yoksa sinir-küpü bize kim olduğunu mu açıklayacak?” diye fikrini belirtti Bert. Sinir-küpü mü? Şaşkınlıkla kaşlarımı çatarak göz ucuyla Tasha’ya baktım. Kaşlarını yukarı kaldırarak sorgulamamam gerektiğini söyleyince tekrardan bakışlarımı onlara çevirdim.

“Öyle olsa neden maskeyle gelsin ki?” diye bir soru yöneltti ortaya Lona. Aaron, derin bir nefes verdi.

“Bir susun da açıklasınlar.” diye çemkirdiğinde Evan, herkes sustu.

“Komutanın şimdiye kadar size bir şey söylememesine şaşırdım açıkçası.” Bakışlarımı Aaron’a çevirdim.

“Başının belaya girme riskini alamazdım.” dediğinde afalladım.

“Artık biri burada ne olduğunu açıklayabilir mi?” Eğer daha fazla böyle konuşmaya devam edersek Lona meraktan çatlayacak gibi duruyordu. Sertçe yutkunup maskemi ve kapüşonumu açtım.

“Ben Cristiana Clark, Clark ailesinin dışlanmış üyesi.” Dediğimde hepsi aynı anda “Ne?!” dedi.

“Şimdi sinir-küpü Clark ailesinden miymiş?” diye sorduğunda Bert kaşlarımı çattım.

“Sinir-küpü mü?”

“Evet sinir-küpü. Sen çok sert ve kızgın olunca bende sana sinir-küpü demeye karar verdim.” diye açıkladı Bert.

“Neden?” dedi kendi kendine Aaron. Tekrar konuştuğunda bu sefer gözlerini bana dikmiş zihnindeki sorulara cevap arıyordu. “Neden kendi ailenden saklanıyorsun? Neden kendini bir Clark olarak değil de sadece Cristiana olarak tanıtıyorsun?”

“Yirmi bir yıl önce olan saldırıyı hatırlıyorsunuz değil mi?” diye sordum. Herkes olumlu bir şekilde başını sallayınca konuşmaya devam ettim. “O saldırıda annem, babam ve yengem gözlerimin önünde katledildi… Saldırıdan sonra amcamda kalmaya başladım. Amcamda yaşadığım süre zarfında bana hem psikolojik hem de fiziksel şiddet uyguladı. Tengri’yle bağ kurduktan sonra birkaç gün dayanabildim bu duruma. Artık dayanamayacak duruma geldiğimde ise adayı terk edip kayıplara karıştım.”

“Amcan sana bunları yaparken Horol ne yaptı?”

“O da amcam gibi psikolojik baskı uyguladı bu on yıl boyunca, amcam bana şiddet uyguladığında ise izledi.”

“Tek bir kelime bile etme abi!” Tasha’ya göz ucuyla baktım. Horol ve Lona mı? Bir Clark ve Richard mı? Amcam ölse de bunu kabul etmezdi. Ama daha da önemlisi Tasha bunu bana neden söylememişti? Şu an bunu sorgulamanın zamanı olmadığı için bütün bu soruları geri ittim. Kınında duran hiç kullanmadığım kılıcı çıkarıp Bert’e uzattım.

“Bu arada bu ilk karşılaşmamızın özrü olarak kabul et.” dediğimde şaşkınlıkla kaşları kalktı.

“Kendin mi yaptın?”

“Evet.”

“Vay be, sinir-küpü özür dilemeyi de biliyormuş.” Bert kılıcı incelemeye başladığında tekrar Aaron’a döndüm.

“Kimliğimi öğrenmiş olabilirsin komutan ama kaçırdığın bir şey var…” dediğimde kaşları çatıldı.

“Yoksa…” dedi Bert. Kafasını kılıçtan kaldırıp Tasha’ya baktı. Tasha’da daha önceden ona yaptığım hançeri çıkarmış ortaya uzatmıştı.

“Tasha Brave’in en yakın arkadaşım olduğunu bilmiyordunuz.” Şaşkın bakışlar hançerden önce bana sonrada Tasha’ya döndü.

“Ne zamandan beri biliyorsun?” diye sordu Aaron.

“Yirmi dört yıldır.” diye cevapladı Tasha.

“Tasha, benim gölgem, ajanım, yaslanabileceğim duvarım, en büyük destekçim ve daha da önemlisi benim ailem...” diye açıkladım. Tasha benim için sadece arkadaş değil aynı zamanda bunlardı.

“Ya beraber yaşayacağız ya da beraber öleceğiz.” diye tamamladı beni Tasha.

“Sen o yüzden Cristiana Clark hakkında konuşulduğunda hep onu koruyordun.”

“Sen en başından beri biliyordun ve bana söylemedin mi?” diye sordu Lona.

“Söyleyemezdim, bunu sende çok iyi biliyorsun Lona.”

“Her zaman bir adım önde olmayı nasıl başarabiliyorsun?” Tasha ve Lona’nın bu gerici sohbeti Aaron’ın sorusuyla dağıldı.

“Gözlem komutan, bir kişiyi tanıdığında bir sonraki hamlesi her zaman açığa çıkar.”

“Peki, o kişiyi gerçekten tanıyamazsak?” Bu soruyu neden sorduğunu çok iyi biliyordum. Ve bu soruda kimden bahsettiğini.

“Kişi zaten hareketlerinden niyetini belli eder, sadece biz onu görmezden geliriz.”

“Şimdi ne yapacaksın?” diye sordu bu sefer.

“Hiçbir şey.”

“Hiçbir şey yapmamak yerine bizle takıl sinir-küpü.” Bert’in sesiyle ona doğru döndüm. Gözleri, hiç kimsenin bana bakmadığı kadar yumuşak bakıyordu.

“Evet, hem Tasha’nın dostu bizimde dostumuzdur.” diye katıldı Lona, Bert’e.

“Beni rahat bırakmayacaksınız değil mi?” dedim bitkin bir sesle.

“Maalesef.” dedi Aaron. Derin bir nefes verdim. Kabul etmezsem, kabul ettirene kadar peşimi bırakmazlardı.

“Kabul etmekten başka seçeneğin yok gibi minik savaşçım.”

“Her zaman bir seçenek vardır.” diye yanıtladım Tengri’yi zihnimden. Bunu bana öğreten oydu ve onun cümlesini ona satmak çok eğlenceliydi. Tengri, homurdanınca gülmemek için kendimi çok zor tutum.

“Peki.” diye yanıtladım onları.

“O zaman akşam senin yanına geliyoruz.” Bert’in cümlesiyle Tasha’ya döndüm. Yüzümdeki şaşkın ifadeyi görünce gülmemek için kendini zor tutuğu belli oluyordu.

“Ejderha ordusunun en iyi ve en geveze ekibine hoş geldin, alışsan iyi edersin.” dediğinde Tasha, içimde sadece tek bir soru dönüyordu: Geçmişimle yüzleşmeye hazır mıyım?

⚔

Ekibin yanından ayrıldıktan sonra meydana, halka yardıma gitmiştim. Yıkılan evlerinin enkazlarını toplayanlar, enkazlarda sevdiklerini kurtarmaya çalışanlar, ailesi hayatını kaybetmiş olan çocuklar, savaşta şehit düşen askerlerimizin kahrolmuş aileleri…

Bütün bunlar acı vericiydi ama artık alışmıştım. İnsan alışamam diye düşünüyordu. Bütün bu acılara nasıl alışabilirdi ki insan? Ben alışmıştım. Bir sürü savaş görmüş yüzbinlerce ölümle karşılaşmıştım, hepsinin yükü hâlâ omuzlarımdaydı.

Yaşlı bir teyzeye yardım ettim. Tam gidecekken teyze beni durdurdu. Ona baktığımda bana şefkat dolu gözlerle bakıyordu. Elimi, ellerinin arasına aldı.

“Yavrum, Tanrılar seni bizim için göndermiş. Her şey için teşekkürler.” dediğinde gülümsedim ama maskem olduğu için o bunu görmedi.

“Teşekkür etmenize gerek yok. Bir şeye ihtiyacınız olursa çekinmeden söyleyin.” Beni kafasıyla onayladıktan sonra teyzenin yanından ayrıldım.

“İyi misin?” Sesin geldiği yöne doğru baktığımda Tasha’yı gördüm.

“Evet.” diye yanıtladım onu.

“Savaş sonrası zordur.”

“Her zaman zordur ama en zoru çocuklardır.” dedim dalgın bir şekilde.

“Maalesef ki.” diye onayladı beni Tasha. Birkaç saniye durduktan sonra Tasha sinsice gülüp “Akşam için hazır mısın?” diye sordu. O benim tamamen aklımdan çıkmıştı. Saatlerdir meydanda halka yardım ediyordum.

“O benim tamamen aklımdan çıkmış” dediğimde güldü.

“Başını şişireceklerinden yüzde yüz eminim.” O kadar eğlenir bir şekilde söylemişti ki bunu.

“Katlanmaktan başka bir seçeneğim yok.” Ben katlanırdım ama Tengri… Onu bilemiyordum işte

“Bana bulaşmadıkları, beni rahatsız etmedikleri sürece sıkıtı yok.” dedi Tengri. Rahatlayarak derin bir nefes verdim. Tengri’nin sağı, solu belli olmuyordu.

“Yavaş yavaş kampa gidelim mi? Onlarda yakında gelirler.” Kafamla onayladım ve kampa doğru yürümeye başladık.

⚔

Tasha’yla sahil kıyısına geldikten sonra çok geçmeden diğerleri de geldi. Önce ateş yakmış, sonrada ateşin etrafına oturup sohbet etmeye başladık. İlk başlarda sohbeti sadece dinlemiştim ama şu an bende konuşmaya katılıyordum. Bu ortam benim için garipti ama bu ortama her ne kadar istemesem de alışmaya başlamıştım.

“İlk tanıştığımız günü hatırlıyor musunuz?” diye sordu Lona. Bu soruyu Bert ve Evan’a sormuştu.

“Nasıl unutabilirim? Bana inanılmaz sinir olduğunuza adım kadar eminim.” dedi sinsice gülümseyerek Bert.

“Elimde kalıyordun az kalsın!” Tasha, bunu o kadar sitemkâr bir şekilde söylemişti ki gülümsemeden edemedim. O gün Tasha yazdığı mektupta Bert’ten ne kadar sinir olduğunu, sürekli Lona ve onla uğraştığını söylemişti. Mektubu okurken içimde o anda orada olamadığım için üzülsem de mektuba çok gülmüştüm.

“Abimde hiçbir şey yapmamıştı!” Lona abisine -Aaron’a- sinirli bir bakış attı ama Aaron gülümsemekle yetindi.

“İzlemesi çok zevkliydi çünkü.” diye Evan yanıtladı Lona’yı. Tasha, yanında oturan Evan’ı dirseğiyle dürttü. Tasha’nın diğer yanında da ben oturuyordum.

Onlar konuşmaya devam ederken bende dalgın bir şekilde içeceğime baktım. Böyle bir ortamda hiç bulunmamıştım. Böyle bir ortamda bulunmak istemiş miydim? Bir fikrim yoktu. Buraya ait hissediyor muydum? Galiba. Buraya gerçekten ait miydim? Bir fikrim yoktu. Onlara bağlanmaktan korkuyor muydum? Evet. Onları kaybetmekten korkuyor muydum? Evet. Sevgi zayıflıktı ve bende zayıf olmaktan korkuyordum.

“Her zayıflık ardında bir gücü saklar minik savaşçım.” Tengri’nin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Bakışlarım bardağımdan alıp karşıma yani Aaron’a kaldırdığımda onun zaten bana baktığını gördüm. Sanki içimde dönen fırtınayı görmüş gibi bakıyordu. Gözlerimi kaçırıp tekrardan konuşmaya odaklandım.

Birkaç saat daha sohbet ettikten sonra Aaron ve ben dışında herkes uyuya kaldı. Bir battaniyeyle Tasha ve Evan’ın üstünü örtüm. Bu şekilde çok tatlı görünüyorlardı. Tasha, Evan’nın omzuna yaslanmış bir şekilde uyuya kalmıştı. İkisinin yüzündeki tebessümü görünce bende tebessüm ettim.

Aaron’a baktığımda ateşi söndürmüş, kardeşinin ve Bert’in üstünü örtüyordu. Lona ve Bert’i görünce kıkırdadım. Bert, geriye doğru düşmüş, yere yayılmıştı, Lona ise bir eli Bert’in yüzünde, Bert’in yanında yayılmış bir şekilde uzanıyordu. Aaron, yanıma geldi.

“Sahilde dolaşmaya ne dersin?” diye bir öneri sundu.

“Olur.” dedim. Biraz dolaşmak bana çok iyi gelirdi. İkimizde hiç konuşmadan biraz yürüdük. Bu sessizlik ağır geldiği için ilk konuşan ben oldum: “Neyin var?” diye sorduğumda dalgın bakışları gözlerime döndü. Gözleri, içindeki fırtınayı ele veriyordu.

“Ne?” Anlamaz gözlerle bana bakıyordu.

“Bu akşam çok durgundun. Neyin var?” diye sorumu tekrarladım. Gözünü kaçırıp bir süre sessizce düşüncelere daldı.

“Kayıpları düşünüyordum…” diye mırıldandığında bu sefer ben ona anlayan gözlerle baktım. Kayıpların bütün yükü onun omuzlarının üzerindeydi. Az kayıp vermiştik ama Aaron’ın bütün bu kayıpları tanıdığını çok iyi biliyordum.

“Senin neyin var?” diye biranda sordu Aaron. Bu soruyu beklemediğim için afalladım.

“Ne?” Bu afallamış halime gülümsedi Aaron.

“Bu akşam çok dalgındın ve moralin yok gibiydi.” diye açıkladı kendini Aaron. Gözümü kaçırıp sertçe yutkundum.

“Bütün bunlar çok garip geliyor, tekrardan aynı adada olmak, bu ada için savaşmak, tekrardan birilerine güvenmeye başlamak, geçmişimle yüzleşmek…” Aaron’a neden bu kadar dürüst davranıyordum hiçbir fikrim yoktu, tek bildiğim şey onunla konuşmak beni rahatlatıyordu. Aaron’ın keskin bakışlarını üzerimde hissettim.

“Her şey iyi olacak, güven bana.” dedi. Ona güvenmek istiyor, öyle olmasını umuyordum.

“Umarım.” dediğimde hâlâ keskin bakışları üzerimdeydi.

“Savaştan yeni çıktık…” diye mırıldandım.

“Evet?” Anlamaz bir şekilde sordu. Kendimi onun yüzüne bakmaya zorladım.

“Dinlenmen lazım komutan.”

“Senin de dinlenmen lazım.”

“Maalesef ki.” Diğerlerinin yanına gittik. Akşam ikimizde uyuyamadığımız için sohbet ettik.

⚔

Ormanda kaç saattir koşuyordum bilmiyorum. Saat akşama doğru geliyordu. Ne zaman akşam olmuştu? Ne zaman ekibin yanından ayrılmıştım? Kafamda bir sürü soru geçse de koşmaya devam ettim. Sebepsiz yere koştum. Tek bildiğim koşmam gerektiğiydi. Bir şeye mi ulaşmaya çalışıyordum? Bir şeyden mi kaçıyordum? Hiçbir fikrim yoktu.

Karşıma küçük bir kız çıktığında durdum. Bütün hareketlerim bilinçsizceydi. Minik kıza biraz yaklaştım ve o zaman o minik kızın kim olduğunu fark ettim. Minik Cristiana Clark… Küçüklüğüm haykırarak bir yere doğru koşmaya başladığında nereye koştuğunu çok iyi biliyordum. Annesinin ve babasının cesedine…

Küçüklüğümün peşinden istemsizce gittim. Aynı manzaraydı, hiçbir zaman değişmeyen, eskimeyen, zihnimin derinliklerinde kaybolmayan o manzara… Her seferinde daha çok acı veriyordu. Minik Cristiana Clark, o gün ailesiyle ölmüştü, o günden sonra Clark değil Cristiana olmuştum…

Kafamı sağa çevirdiğimde yengemin cansız bedenini gördüm. Başında amcam ağlıyordu. Sertçe yutkunarak yengemin cansız bedenine doğru yürümeye başladım. Yengemin cansız bedenine yaklaştığımda biri beni durdurdu. Beni durdurmasıyla beraber yanağımda keskin bir acı yayıldı. Bana vuran kişiyi görünce hiç şaşırmadım. Horol.

Amcam, Horol’u kenara çekti ve benim boğazıma yapıştı. Bunlar yaşanırken hiçbir tepki verememiştim. Tepki vermek istiyordum ama sanki beni bir şeyler tutuyordu, hiçbir şekilde tepki veremiyordum. Amcam beni sonunda bir kenara fırlattığında sıçrayarak uyandım.

“Güvendesin minik savaşçım.” Tengri’nin sesini duyunca az da olsa rahatlamıştım. Tengri, kafasını yaklaştırınca kafamı kafasına yasladım. Kafamı kaldırıp çenesindeki pulları okşadım. Tengri uçup gittiğinde etrafıma baktım. Herkes uyuyordu. Aaron’la onlar uyanmasın diye biraz uzaklaşıp konuşmuştuk, bu yüzden de yan yana uyuya kalmıştık. Kamp alanından biraz hava almak için uzaklaştım. Her yer açık havaydı ama ben nefes alamıyordum.

Bilinçsizce kayalıklara gelmiştim. Nefes alamıyordum. Eskiden bu kabuslar daha çekilebilirdi ama şu an da amcam ve Horol’la karşılaşmak…

Amcamın yıllar önce bıraktığı elimdeki yara izine baktım. O gün verdiğim, ‘Bir gün ejderhayla bağ kuracağım ve o zaman burayı terk ettiğimde çok pişman olacaksınız.’ Sözümü tutmuştum ama… Ama yine aynı yerdeydim.

“Gizemli kız, iyi misin?” Aaron’ın sesiyle elimi indirip arkama, sesin geldiği yöne doğru baktım.

“Nasıl oluyor da sürekli beni buluyorsun?” diye merakla sordum.

“Ben, seni ancak bunmak istiyorsan bulabilirim gizemli kız, bunu sende çok iyi biliyorsun.” Kabul etmek istemesem de haklıydı. Ben bulunmak istemezsem beni kimse bulamazdı, bulamamışlardı da…

“Eline bakıyordun, yaralandın mı?” Endişeyle yanıma geldi.

“Hayır. Hayır, yaralanmadım.” dedim olabildiğince sesimi normal tutmaya çalışarak. Hayır, bu sefer zayıflıklarımı göstermeyecektim.

“İzninle.” Elime hamle yaptığında ona engel olmadım, olamadım.

“İzninle.” diye Aaron’ı taklit etti zihnimden Tengri. Aaron, yara izini başparmağıyla okşamaya başladı.

“Ne oldu buraya?” derken bir yandan da dalgın dalgın başparmağıyla yara izini okşuyordu.

“Önemli bir şey değil.” diye geçiştirmeye çalıştım ama Aaron ikna olmamıştı.

“Emin misin?” diye sordu bu seferde.

“Evet.”

“Çok canın acıdı mı?” Bu soruyu beklemiyordum. Evet, canım çok acıdı, demek istedim ama yapamadım.

“Bunun artık bir önemi yok komutan. Olanları geri alamayız.” Elimi geri çektim ve başımı okyanusa çevirdim. Aaron’ın keskin bakışlarını hissettim.

“Tanrım, Aaron bana öyle bakmayı kes!” Kafamı ona doğru çevirdim. Kafasını omzuna doğru yatırmış, bana bakıyordu.

“Nasıl?” diye sordu.

“İçimdeki bütün bu fırtınayı görüyormuş gibi yapmayı bırak.”

“Sen yapmayı kesersen bende keserim.” Bu cümleden sonra ikimizde konuşmadan birbirimizin gözlerine uzun uzun baktık.

“Burada mıydınız, her yerde sizi arıyoruz.” Tasha’nın sesini duyduğumuzda ona doğru döndük. Tasha’ya minnettar bir şekilde bakrım.

“Evet.” diyerek Tasha’ya doğru yürümeye başladım. Birbirimize sarıldık.

“Akşam sohbet ederken uyuya kalmışız.” diye mırıldandı.

“Bu konuyu senle sonra konuşacağız.” dedim ve ayrıldık.

“Ne?” Anlamaz bir şekilde baktı ama Bert geldiği için daha fazla soru soramadı.

“N’aber sinir-küpü?” diyerek saçımı karıştırdı Bert. Elini saçımdan itim ona kızgın bir şekilde baktığımda otuz iki diş sırıttı.

“Size de günaydın.” diye araya girdi Aaron.

“Günaydın.” Bütün ekip aynı anda konuşmuştu.

“Kahvaltı yaptıktan sonra antrenmana başlayacağız. Evan, diğerlerine de haber ver.” Aaron, günün ilk emrini verdi.

“Emredersiniz komutanım.” dedi Evan ve diğer ejderha ordusunun askerlerine haber vermek için yanımızdan ayrıldı.

“Cristiana, sende bizle kahvaltı yapsana.” Tasha’nın önerisi çok cazip gelse de kabul edemezdim. Çok göz önünde olursam daha çabuk ifşalanırdım ve bu riski alamazdım.

“Ben gelmesem daha iyi olur.” dediğimde Tasha, ‘neden?’ diye sormadı, sadece “Peki.” dedi.

⚔

Herkes kahvaltı yaptıktan sonra antrenman alanında toplanmıştı. Aaron, antrenmana benimde katılabileceğimi söylemişti ve bende bunu hemen kabul etmiştim. Ejderha ordusunun nasıl bir eğitimden geçtiği benim için önemliydi. Gene maskeli ve pelerinliydim.

Aaron, öce orduyu koşturmuş, şınav çektirmiş ve şu anda ordusunun dövüşünü izliyordu. Arada bende Aaron’a askerlerin yaptığı ve onun gözden kaçırdığı hataları söylüyor, ona yardım ediyordum.

“Kolay gelsin komutan.” Horol’un sesini duyunca donup kaldım. Arkamı döndüğümde Horol’un antrenman alanının girişindeki bir ağaca yaslandığını gördüm.

“Bayan Clara’yı iki dakikalığına alabilir komutan miyim?” Aaron, bana baktı, benim cevabıma göre hareket edecekti.

“Komutana değil bana sormalısınız Bay Clark.” dedim kınayan ve soğuk bir sesle. Ben kimse adına çalışmıyordum ve ben kimsenin bir malı değildim ama Horol şu anda bana böyle davranıyordu.

“Bayan Clara sizi iki dakikalığına alabilir miyim?” diye sorusunu tekrarladı Horol. Ona cevap vermeden yanından geçip antrenman alanından çıktım.

Horol’un beni nereye götürdüğünü anladığımda her şey için çok geçti. Annem ve babamın katledildiği sahil kenarına doğru yaklaşıyorduk. Neden beni buraya götürüyordu? Kimliğimi mi öğrenmişti? Bu sahil kenarına onlar öldükten sonra hiç ayak basmamıştım. Peki şimdi mi ayak basacaktım? Her akşam kabuslarıma giren yere giderken bu sorularla yüzleşmek zorunda kaldım.

“Eğer seni oraya adım atmaya zorlarsa onu canlı canlı yakarım!” Tengri’nin öfkesi çok fazlaydı. Sahil kenarına vardığımızda kumlara adım atmadım, atamadım. Horol, benim gelmediğimi fark edince durdu.

“Beni buraya neden getirdiniz Bay C-“ Lafımı bitiremeden Horol’un kılıcını çıkartı ve bana doğru atıldı. Hemen bende kılıcımı çıkarttım ve Horol’un hamlesini savuşturdum. Horol, bana doğru hamle yapıyor, ben ise onun hamlelerini savuşturuyordum.

“Geliyorum!” diye gürledi Tengri. Yuvarlandım ama bir saniye bile duraksamadan ayağa kalkıp tekrardan dövüş pozisyonuna geçtim. Horol, kılıcını indirdiğinde nerede durduğumu anladım. Annem ve babamın öldürüldüğü yerde duruyordum.

“Clara. Gerçekten anlamayacağımı mı sandın Cristiana?” Horol’a biri benim kim olduğumu söylemişti çünkü biranda bunu fark etmesi olası değildi.

“Kim söyledi?”

“Kimse, kimse söylemedi.” Haklıydım, biri söylemişti. Yıllar geçmesine rağmen Horol’un yalan söylediğini anlayabiliyordum.

“Neden kaçıp gittin Cristiana?” diye sordu bu sefer.

“Nedenini gayet iyi biliyorsun.”

“O zaman yıllar sonra neden dönmeye karar verdin?” Cevabını bildiği sorular soruyor, cevaplardan emin olmak istiyordu.

“Söylediğim gibi Horol, saldırılara yardım etmeye geldim.” Derin bir nefes aldı.

“Merak etme babam bilmiyor ama yakında öğrenecek.” Horol, bana doğru bir adım attığında aramızdan alevler geçti. Alevlerin geldiği yöne doğru baktığımda Tengri’nin orada olduğunu gördüm.

“Bir daha benim binicime zarar vermeye kalkarsan ölümün olur!” diye gürledi Tengri. Horol’a baktığımda şaşkınlıkla Tengri’ye bakıyordu. Bakışları bana döndü.

“Ejderhan benle konuştu.” Horol’un dediği şeye karşı bende şaşkınlıkla Tengri’ye baktım.

“Ejderhalar istediği kişiyle konuşabilir ama bunu yapmayı pek tercih etmezler, çünkü bunu yapmak onları yorar.” diye açıkladı Tengri. Horol, dalgın bir şekilde baktı. Pushy’nin de -Horol’un ejderhası- aynı açıklamayı yaptığına emindim.

“Sonra tekrardan olan biteni konuşuruz Cristiana. Babam yokluğumu fark etmeden geri dönmeliyim.” Horol’un gidişini izledim. Horol biliyordu. Horol artık kim olduğumu biliyordu ve yakında herkese söyleyeceğinden emindim…

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bölümü okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Haftaya sonraki bölümde görüşürüz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.