Yepyeni bir bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. İyi okumalarrrrrr.
Flashback
“Chef’in yeğenisin ama hiçbir yeteneğin yok!” diyerek ittirdi beni çocuk. İsimlerini bilmiyordum. Onlar hakkında tek bildiğim zorba olduklarıydı. Ben tek başıma yürürken yanıma gelmiş, bana laf atmaya başlamışlardı.
“En azından ben, sizin gibi insanlara sataşmıyorum!” Sesim yüksek çıkmıştı. Onlardan küçük olabilirdim ama kendimi ne olursa olsun ezdirmeyecektim.
“Sen büyüdün de bize mi laf atıyorsun?” diyerek başka bir çocuk, beni ittirdiğinde yere düştüm. Canım acıdığı için gözlerim doldu. Ailem öleli bir yıl olmuştu ve ailem öldüğünden beri bu çocuklar peşimi bırakmamış, hayatım kolaymış gibi daha çok zorlaştırmışlardı.
“Yoksa canın acıdığı için ağlayacak mısın, ezik?” diyerek üzerime eğildi bir başkası.
“Bir ejderha seninle asla bağ kurmaz. Kızım, sen çıt kırıldımın tekisin!” dediğinde başka bir çocuk, hepsi birden gülmeye başladı. Gözümden bir damla yaş düştü. Amcamda bana böyle diyordu. Gerçekten hiçbir ejderha benimle bağ kurmayacak mıydı?
“Hey!” Tanıdık bir ses duyunca bakışlarım oraya döndü. Sinirli bir şekilde yaklaşan Horol’u gördüğümde içimde bir umut yükseldi. Ailem öldüğünden beri yavaş yavaş benden uzaklaşsa da beni bu çocukların elinden kurtarırdı.
“Ne hadle benim kuzenimi ittirip aşağılık bir şekilde konuşursunuz?” diye gürledi Horol. Çocukları ittirip önümde durdu ve yerden kalkmama yardım etti. İyi olduğumdan emin olduktan sonra beni arkasına aldı ve çocuklara öfkeli bir şekilde baktı. “Biliyor musunuz? Benim kuzenim dünyanın en güçlü ejderhasıyla bağ kurarken siz ejderhalara yem olacaksınız!”
“Sen ne hadle bizimle böyle konuşursun?”
“Bak, bu hadle!” diyerek çocuğa yumruk attı Horol. Yumruğun etkisiyle çocuk yere düştü ve ağlamaya başladı.
“Sizi öldüreceğiz!” dedi yere düşen çocuğun arkadaşlarından biri.
“Yakalarsanız öldürmeye çalışırsınız.” diyerek beni bileğimden tuttu, Horol ve koşmaya başladık. Bir süre koştuktan sonra önümüzü kestiler. Nefes nefese bir şekilde durmak zorunda kaldık. Horol’la sırt sırta verdiğimizde çocuklar çoktan etrafımızı çevirmişti.
“Beraber savaşalım.” dedi Horol.
“Tamam.” İkimizde gelecek herhangi bir darbeye karşı tetikteydik. Çocuklar üstümüze atladılar.
⚔
“Siz Clark’sınız! Birkaç çocuktan nasıl oluyor da dayak yiyebiliyorsunuz?!” diye gürledi amcam. Evet, fena hâlde dayak yemiştik ama bize saldıran çocuklarda bizim kadar hasar görmüştü. Horol’la sessizce amcamın söylenmelerini dinledik. Dayak yemiştik ve canımız acıyordu ama bunlar umurumuzda değildi. Önemli olan beraber dayak yemiş olmamızdı. Bu anıyı şu anda güzel hatırlamasak da gelecekte eğlenerek konuşacağımız bir anımız olmuştu. Belki de tek gülümseyerek hatırlayacağım anımdı. Amcamın söylenmesi bittiğinde ve bizi salonda tek bıraktığında bir süre sessiz kaldık.
“Maceralı bir gündü.” diyerek sessizliği ilk bölen Horol oldu.
“Hem de baya bir maceralı.” dediğimde ikimizde gülmeye başladık.
“Bir söz verelim.” Horol’un söylediğiyle kaşlarımı çattım.
“Ne sözü?” Sesimden merak akıyordu.
“Büyüdüğümüzde ve savaşçı olduğumuzda beraber savaşacağız ama bu sefer dayak yemeyeceğiz.” diyerek selce parmağını bana uzattı.
“Tamam.” diyerek bende onun gibi selce parmağımı uzatıp onun parmağını tuttum.
Günümüz
Başımın arkasındaki keskin arıyla gözlerimi araladım. Her tarafım ağrıyordu. Tanrım, ne zamandır baygındım? Aslında daha önceden birkaç kere uyansam da beni tekrar bayıltmışlardı. Ellerime baktığımda sandalyenin kollarına bağladığını gördüm.
Kafamı kaldırıp etrafa baktığımda hemen karşımda Horol’un da aynı durumda olduğunu gördüm. Sinirle ellerini çekiştirdi ama sıkı iplerden dolayı bir işe yaramadı.
Bakışlarımı Horol’dan çekip etrafı incelemeye başladım. Adanın altına saklanmış, tekmodora taşıyla çevrili bir yerdeydik ve ejderhalarımıza ulaşmamızın hiçbir yolu yoktu.
“Cristiana, iyi misin?” diye sordu Horol.
“Evet, sen?” Kafasını olumlu anlamda salladığında sanki üstümden büyük bir yük kalkmıştı.
“Tekrardan merhaba, Bayan Cristiana.” Sesin sahibinin kim olduğunu öğrenmek için ona bakmama gerek yoktu, çünkü zaten kim olduğunu biliyordum. Zephyr Strombringer, Alkomas Adasının Chef’i görüş açıma girdiğinde ona dik dik baktım. “Amacımız sendin ama bize bir sürpriz getirmişsin.”
“Yine elinizden kurtulacağım.” Sesim düzdü ve hiçbir duygu barındırmıyordu.
“Bu kadar emin konuşma.” Dediğinde bildiğim bütün her şeyi ona söylemek istedim ama onun yerine göz devirmekle yetindim. Zamanı değildi.
“Bizden ne istiyorsun?!” Horol’un sesi yüksek ve sert çıkmıştı.
“Anlaşılan sen soğuk kanlı değilsin.” dediği sırada bulunduğumuz yerin kapısı açıldı ve içeri Liriel girdi. Bizimle göz teması kurmuyordu. “Tam zamanında. Bu eğlenceyi kaçıracaksın diye çok korkmuştum.”
“Beni çağırdığın için buradayım, amca.” Amca mı? Tamam, bu bana da sürpriz olmuştu.
“Korkağın tekisin.” diyerek tekrardan Horol’a döndü Zephyr. “Şimdi sana bazı sorular soracağım ve bana doğru cevap vereceksin, Bay Clark.”
“Cevap vermezsem?” Horol’un sesinde kararlılık vardı. Zephyr, savaşçılardan bir tanesine işaret verdi. Savaşçı elinde hançerle geldiğinde Zephyr gülümseyerek hançeri aldı ve savaşçılara çıkmalarını işaret etti. İki savaşçı dışında diğer savaşçılar dışarı çıktı. Bu iki savaşçı ise ordu komutanlarıydı.
“O zaman kuzenin acı çeker.” Zephyr’in dediği şeye göz devirdim. Hep aynı tehditti. İnsanlar gerçekten hiç yaratıcı değildi. Gözüm Liriel’e kaydığında duvara yaslanmış bir şekilde amcasına nefretle baktığını gördüm. Bakışları bana kayınca gözlerini kaçırdı.
“Ona dokunursanız öldürürüm sizi!” diyerek iplerden kurtulmaya çalıştı Horol.
“Sakin ol, Bay Clark. Kuzeninin zarar görüp görmemesi sana bağlı.”
“Cidden bu numaralara kanacağımızı mı zannettin?” diyerek araya girdim. Horol’un en ufak bir bilgi bile vermesi sonumuz olabilirdi.
“Numara? Numara mı gerçek mi göstereyim mi?” diyerek hançeri bana doğrulttu ve bana doğru yaklaşmaya başladı. Bakışlarım istemsizce Liriel’e kaydığında gözlerindeki endişeyle yaslandığı duvardan ayrılıp bir adım öne adım atmıştı.
“Dur!” Horol’un sesinde panik vardı. Bana bir şey olmasından korkuyordu. Ama bilmediği bir şey vardı: Bütün vücudum yara izleriyle doluydu ve artık yara almaya alışmıştım. Birkaç kesik beni durduramazdı.
“İşte böyle.” Zephyr’in sesinden keyif akıyordu. Benden uzaklaşıp tekrardan Horol’a döndü. “Söyle bakalım, Flayes adası ne saklıyor?”
“Hiçbir şey.” Horol’un sesi duygusuzdu.
“Yalan söyleme!” Zephyr tam bana doğru hamle yapacakken Horol, panikle araya girdi: “Yemin ederim. Flayes Adası hiçbir şey saklamıyor. Babam sır saklamaz, açık oynamayı sever.”
“Yalanının bedelini şimdi kuzenin çekecek, Bay Clark.” Zephyr’in sesi soğuk ve acımasızdı. Zephyr, hançeri bacağıma sapladığında inleyerek kafamı öne eğdim.
“Cristiana!” Horol’un endişe dolu sesini duymamazlıktan gelip nefeslerimi düzene sokmaya çalıştım. Bakışlarım bacağımdaki hançerdeydi. Nefeslerim yavaş yavaş düzene girmeye başladığında dudaklarımda bir gülümseme peydah oldu. Planımı kolaylaştırmışlardı.
“Seni öldüreceğim Zephyr!” diye bağırdı sinirle, Horol. Zephyr’in dikkati Horol’a döndüğünde bacağımı hançeri tutabileceğim şekilde elime yaklaştırdım ve hançeri bacağımdan çıkardım.
“Ne büyük laflar bunlar.” Zephyr’in sesi soğuk ve sakindi. Hançerle elimi bağlayan ipi kesmeye başladım. Komutanların ve Zephyr’in dikkati Horol’un üzerindeydi ve bu işimi çok kolaylaştırıyordu. Liriel, yerinden ayrılıp komutanların yanına gitti ve bir şeyler söylemeye başladı. Zamanım azalıyordu.
Horol ve Zephyr tartışmaya devam ederken ilk elimi iplerden kurtarmıştım. Şimdi sıra diğer elimdeydi. Diğer elimi iplerden kurtarmam daha kolay ve hızlı olmuştu. Hançeri elimde çevirip belimde duran kına koydum.
“Biliyor musun, Zephyr?” diyerek ayağa kalktığımda herkesin dikkati bu sefer benim üzerimdeydi. Komutanlar kılıçlarını çekip Zephyr’den gelecek emri beklediler. Zephyr, şok olmuş bir şekilde bana bakarken ben konuşmaya devam ettim: “Ölüm Tanrısı adına çalıştığınızı ve Liriel’i, sırf Aaron’ın bana ihanet ettiğini düşünüp size Flayes Adasıyla ilgili bildiğim her şeyi anlatabilmem için gönderdiğinizi, aynı zamanda toplantılara katılarak size bilgi sızdırdığını biliyordum.”
“Ne? Sen nasıl…” diyecek oldu Zephyr. Liriel’in çıkışa doğru yöneldiğini fark ettim ama şu anda dikkatimi ona veremezdim.
“Ben Alevle Dans Edenim. Her zaman bir adım önde olurum. Ve unuttuğunuz bir şey var; benim her zaman bir planım olur.” diye yanıtladım Zephyr’i. Her şeyi önceden planlardım ve her zaman herkesten bir adım önde olurdum. Bana bu öğretilmişti.
“Ama inanmıştın… Aaron’la kavga ettiniz, konuşmuyordunuz.” Liriel’in kafasında bir şeyleri oturtamadığı belliydi. Evet, kavga etmiştik ve birbirimize darındık.
“Aaron’la kavgalarımız gerçekti. Hepsi planımın bir parçasıydı.” Bundan basit bir şeymiş gibi bahsetsem de kalbim sızladı. Aaron’ın bunu öğrendiğindeki tepkisi ne olacaktı bir fikrim yoktu ama bana bir daha güvenmeyeceği ve benden uzak duracağı kesindi.
“Planın uğruna aşkını mı harcadın?” Zephyr’in sesi buna inanamıyormuş gibi çıkmıştı. Herkesin bir amacı vardı ve bu amaç için insanın yapamayacağı şey yoktu. Benim de bir amacım vardı, amacımın ne olduğunu bilmesem bile.
“Sayılır.” Horol’da bileklerini ovarak ayağa kalktığında Zephyr daha da şaşırdı. Horol’un ipleri gevşekti ve bu yüzden kolayca iplerden kurtulabilmişti.
“Misafirperverliğiniz için teşekkürler ama daha çok işimiz var. Çıkalım mı, kuzen?” diyerek çıkışı işaret etti. Ona tebessüm gönderip tekrardan Zephyr’e baktım.
“Ölüm Tanrısına selamımızı iletirsiniz. Çok güzel ağırladınız bizi.” Sesimde az da olsa bir alay vardı. Bu sefer Zephyr’in yüzünde şaşkınlık yerine öfke belirdi.
“Buradan öyle kolayca çıkamazsınız!” Bunu demesiyle birlikte savaşçılar bize saldırdı. Savaşçının hamlesinden kurtulup belimdeki kında duran hançeri çıkarttım. Alanımız dardı ve savaşçıların aksine bizim kılıcımız bile yoktu. Keskin bir hamleyle savaşının kolunu kestim.
“Horol!” diye seslendiğimde bakışları bana kaydı. Hançeri ona attığımda savaşçının hamlesinden sıyrılıp hançeri havada yakaladı ve dövüşmeye devam etti. Savaşçı bana tekrardan hamle yaptığında hamleden kurtuldum. Horol’la sırt sırta verdiğimizde ikimizde nefes nefeseydik.
“Koşabilir misin?” diye sorduğunda Horol, bacağımın ağrısını yeni fark ettim.
“Bir sıyrık beni durdurmaz.” Sesim karalıydı. Acıyı görmezden geliyordum.
“Yıllar önce verdiğimiz sözü hatırlıyor musun?” diye sordu aniden.
“Beraber savaşacağımıza söz vermişti.” Büyümüştük ve ikimizde yetenekli savaşçılar olmuştuk ama sözümüzü tutmamıştık.
“Ve dayak yemeyeceğimize.” Bu anı hatırlayınca dudaklarıma bir tebessüm yayıldı. O gün fena dayak yemiştik.
“Tutalım o zaman sözümüzü.” dediğimde ikimizde savaşçılara doğru atıldık. Ne kılıcım ne de hançerim vardı. Savaşçının kılıcından kaçıp dirseğimi yüzüne geçirdim. Dansa benzeyen hareketlerim sayesinde hamlelerinden kolayca kaçabiliyordum.
“Cristiana!” diye seslendi Horol. Ona doğru döndüğümde hançeri bana fırlattı. Hançeri havada kapıp savaşçının hamlesinden kaçtım. Dönerek savaşçının boğazını kestiğimde Liriel’in çıkışta bir şeylerle uğraştığını gördüm. Hançerimi Horol’un savaştığı savaşçıya fırlatıp yerdeki kılıcı aldım. Savaşçıya isabet ettiğine bile bakmama gerek yoktu. Hançerimin boğazına saplandığını biliyordum. Liriel’e yaklaştığımda kılıcını çekip temkinli adımlarla amcasının yanına doğru gitmeye başladı. Gerçekten onu mu koruyacaktı?
“Buradan çıkabilirsiniz ama sağ ayrılamazsınız.” dedi Liriel, tehditkâr bir sesle. Horol’da yanımda yerini aldığında birbirimize bakıp gülmeye başladık. Ortada komik bir şey yoktu, tam tersine ciddi bir ortamdaydık ama bu gibi tehditlere sürekli maruz kalıyorduk ve artık komik gelmeye başlamıştı. Belki de sadece sinirimiz bozulmuştu.
“Arkamı kolla kuzen.” diyerek tekmadora taşından yapılmış kapıyı açmaya çalıştım. Garipti. Kapı zaten kilitli değildi… Bakışlarım Liriel’e kaydığında onun bakışlarında daha önce göremediğim bir şey gördüm. Bakışlarımı hemen Horol’a çevirip konuşmaya başladım: “Gidelim.”
“Bu kadar çabuk mu açtın kapıyı?” Kaşlarını çatıp kafasını omzuna yatırmış bir şekilde kapıya şaşkınlıkla bakıyordu.
“El alışkanlığı.” diye geçiştirdim onu. Biz dışarı çıkarken Zephyr hiçbir şekilde bizi engellemeye çalışmadı. Savaşçıların güveniyordu. Kapıdan çıkıp bir mağaraya çıktığımızda bir tane bile savaşçı göremedik. İşte bu daha da tuhaftı. Horol’la mağaranın çıkışına vardığımızda durup etrafa baktık. Akşam olmuştu ve etrafta on savaşçı nöbet tutuyordu.
“Cristiana.” Tengri’nin sesi endişeliydi. Onun sesini duyunca rahatladım.
“Bende seni özledim, huysuz ejderha.” Tengri’nin homurdanmasını duysam da sağ olduğum için mutluydu.
“Yaralısın… Tasha’ya haber veriyorum hemen.” dedi Tengri, endişeyle.
“Hayır, dur!”
“Ne?”
“Planım var.” Tasha’nın biraz geç haberi olsa da olurdu.
“Planın olduğu için buradayız ya zaten.” Tengri’nin endişeli olduğunu biliyordum ama bana güvenmek zorundaydı.
“Tengri!” diye çıkıştığımda homurdandı.
“Pekâlâ.” Sesinden memnun olmadığı anlaşılıyordu. Rahatlayarak nefes verdim.
“Teşekkürler.” diyerek tekrardan dışarı baktım. Gözlerim istemsizce gökyüzüne kaydı. Aaron. Onu özlemiştim. Gözlerimi kapatıp başımı iki yana salladım ve bu düşünceyi zihnimden kovdum. Şu anda dikkatimi savaşçılara vermeliydim.
“Ne yapacağız?” diye sordu Horol. Sağ tarafa baktığımda ormanlık alan olduğunu gördüm.
“Ormana koşup izimizi kaybettireceğiz.” Horol, beni kafasıyla onayladıktan sonra savaşçılar arkasını döndüğü anda ormana koşmaya başladık. Bizi tabii ki fark etmişlerdi ama ormanda bizi bulmaları daha zordu.
Ormanda bir süre koştuktan sonra izimizi sonunda kaybettirmiştik. Adadaki tüm savaşçılar bizim peşimizdeydi. Ağacın kenarına oturdum. Bacağım inanılmaz bir şekilde ağrıyordu. Çok fazla zorlamıştım bacağımı.
“Özür dilerim.” diyerek gömleğinin kolunu kesti ve bana uzattı. Aslında onun bir suçu yoktu. Bilmediği bir şeyi söyleyemezdi.
“Teşekkürler.” diyerek uzattığı kumaş parçasını aldım ve bacağıma sardım.
“Daha fazla yürüyebilir misin?” diyerek kalkmam için elini uzattı.
“Daha ağır yaralara katlandım.” Elini itip ayağa kalktım. Meydana doğru savaşçılardan gizlenerek gitmeye başladık. İkimizde konuşmuyorduk. Aramızda yine birdenbire buzdan duvar örülmüştü.
Meydana geldiğimizde etrafın boş olduğunu gördüm. Her yer kapalıydı ve etrafta tek bir insan bile yoktu. Hepsi biliyordu. Hepsi Ölüm Tanrısı tarafına çalışıyordu. Hepsinin haberi vardı. Bir dükkânın önünde durup kapısında yazanı okudum.
“ÖlümTanrısı için yeni misafirlerin geleceği duyuruldu. Misafirlerimiz için birkaç günlüğüne kapalıyız.”
“Gerçekten çok misafirperverler.” diye homurdandı, Horol. Etraftan adım sesleri gelince savaşçıların etrafımızı çevirdiğini anladım.
“Planım var. Bana ayak uydur.” diyerek asılı olan meşaleyi elime aldım ve ortaya doğru yürüdüm.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Tengri, merakla.
“Birazdan görürsün.” Meydanın ortasında durdum. Zephyr ve Liriel öne çıktıklarında onlara döndüm.
“Kenara sıkıştın Alevle Dans Eden.” dedi Liriel. Öyle sanmaları işime gelirdi.
“Buradan Ölüm Tanrısına ve tüm dünyaya sesleniyorum.” diye bağırdım meydanda. Meydanda duyulan tek ses benim gür sesimdi. “Ben Alevle Dans Edenim ve ikinci kez tüm dünyaya ve Ölüm Tanrısına meydan okuyorum! Bana ve benim olan her şeye dokunan bedelini öder!” Elimdeki meşaleyi yakınımda bir yere fırlattığımda alevler yükseldi.
“Biliyor musun, Zephyr?” diye konuşmaya devam ettim. “Sizin aksinize ben alevle aram kötü değil.”
“İşte benim binicim!” Tengri’nin sesi gururluydu.
“Artık Tasha’ya haber verebilirsin.”
“Bunun bedelini çok kötü ödeyeceksiniz!” dediğinde Zephyr, alevler çoktan her tarafı kaplamıştı.
“Az önce yaşanan şey neydi?” diye sordu Horol. Artık alevler bizi herkesten saklıyordu.
“Doğru duydun. İkinci kez tüm dünyaya meydan okudum. Kimse bana karşı gelemez.” Sesim kararlıydı.
“Şimdi ne yapacağız?”
“Alevlerde saklanıp ejderhalarımıza ulaşabileceğimiz bir yere gideceğiz.” Planımı başıyla onayladı. Tam gidecekken önümüzde Liriel belirdi.
“O kadar kolay kaçamazsınız.” Kılıcını bize kaldırdığında gülümsedim.
“Git, ben sana yetişirim.” dediğimde Horol’a, önce itiraz etti. Kararımdan geri dönmeyeceğimi anladığında isteksizce bizden uzaklaştı.
“Tekrardan yenilmeye hazırlan, Liriel.” dediğimde bana doğru hamle yaptı.
⚔
Liriel’i alevlerin arasında bırakıp alevlerden çıktım. Horol, birkaç savaşçıyla dövüşüyordu. Onun bu hâline göz devirmeden edemedim. Kaçması gerekirken kalıp savaşmıştı.
“Gidelim mi artık?” diye sordum Horol’a.
“Beş dakikaya oradayız.” dedi Tengri. Horol’la koşmaya başladık. Peşimizde yine savaşçılar vardı ama en azından sayıları azalmıştı.
Horol’la bir uçurumun kenarına kadar koştuk. Durmak zorunda kaldığımızda ikimizde nefes nefeseydik. Savaşçılar yüzlerinde zaferin getirdiği tebessümle bize yaklaşıyorlardı.
Kılıcımı çekip onlarla savaşmaya hazırlanmıştım ki Tengri üzerlerinden geçerken onları alevleriyle yaktı. Ekibi gördüğümde kendimi huzurlu ve güvende hissettim. Ekipte yanımıza indiğinde Zephyr ve Liriel paniklemişti.
“Sonun geldi, Zephyr.” dediğimde Zephyr, Liriel’in kolunu tuttu.
“Tekrar görüşme üzere, Alevle Dans Eden.” Dediği anda bir ejderha gelip onları aldı ve hiç durmadan uçarak uzaklaştı.
“Cristiana.” Sesin geldiği yöne döndüğümde Aaron’ı gördüm. Hemen yanıma gelip bana sıkı sıkı sarıldı. Onun sarılması dünyalara bedeldi. “Beni çok endişelendirdin.”
“Üzgünüm… Her şey için.” diye mırıldandım.
“Özür dileme. Sadece bir dahakine planlarına bizi de kat.” Benden ayrılıp yüzüme gülümseyerek baktığında bende gülümsedim. Onun gülümsemesi bulaşıcıydı sanki. Aaron bir şey fark etmiş gibi gözlerinde birden endişe peydah oldu ve beni incelemeye başladı. “Yaralanmışsın.”
“Önemli bir şey değil…”
“Bert!” diye seslendi Aaron. Bert hızla yanımıza geldi. Beni bir kütüğün üstüne oturttular ve ne kadar istemesem de Bert yaramı incelemeye başladı. Bert’in sağlık bilgisi diğerlerine göre daha iyiydi. Aaron’ın diğerlerinin yanına gitmesi gerektiğinde itiraz etmedim.
“Yaran kötü gözüküyor. Flayes Adasına kadar dayanabilir misin?”
“Evet, sadece bir sıyrık.”
“Hâlâ sağlam olduğuna sevindim, sinir-küpü.” Omzuna vurduğumda gülümsemesi büyüdü. “Hiçbir şey değişmemiş. Yine sinirlisin.”
“Sağ ol ya.” Saçımı karıştırıp diğerlerinin yanına gittiğinde tek kaldım.
“İyileşince hatırlat seni döveceğim.” Tasha’nın sinirli sesimi duyunca gülümsemeden edemedim.
“Bende seni özledim.” dediğimde bana sarıldı.
“Bütün dedikoduları ve olanları eve gidince anlatacaksın.” Güldüm. Ne olursa olsun her şeyi normalleştiriyorduk ve bunu çok seviyordum.
“Tamam.” diye söz verdim. Horol yanımıza geldiğinde Tasha uzaklaşıp bizi tek bıraktı.
“Maceralı bir gündü.”
“Öyleydi.” diye onayladım onu. Çok yorulmuştum.
“Özür dilerim.” dediğinde bakışlarım ona kaydı.
“Neden?” Neden özür diliyordu ki?
“Her yara aldığında yanında olup destek olamadığım için.” Neredeyse dediği şeye kahkaha atacaktım. Yanımda olduğunda destek olmak yerine her şeyi daha da kötüleştirmişti.
“Yanımda olsan da destek olmuyordun.” Sesim sert ve soğuktu.
“İznin vermiyordun.” Bu cümleyle birlikte öfkem daha çok arttı. İznin vermiyordun… Bert’e de izin vermemiştim ama o yardım etmişti.
“Onlara da izin vermiyorum ama onlar zorla yardım ediyorlar!” Sesim yükselmişti. Sürekli suçlu görülmekten sıkılmıştım.
“Üzgünüm.”
“Üzgün olman bir şey ifade etmiyor. Her yara izi benimle, her anı. Maalesef ki bunlar bir özürle geçmiyor…” diyerek ayaklandım ve ekibin yanına doğru yürüdüm.
“Cristiana…” diye arkamdan seslense de duymamış gibi yaptım. Aaron beni kucağına alıp Tengri’ye binmeme yardım etmişti. Hepimiz ejderhalarımıza bindik ve Flayes Adasına doğru yola koyulduk.
Bölümü umarım beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Görüşürüzzzzz.