Uzun bir aradan sonra yeni bölümle karşınızdayımmm. Umarım bölümü beğenirsiniz. İyi okumalarrrrrr.
Flashback
“Valorian Amca bizi öldürecek.” diye mırıldandı Varek. Haklıydı. Valorian Amca şu anda yaptığımız şeye asla izin vermezdi. Varek, Tasha ve ben bir dağda, gizlenmiş bir şekilde aşağıdaki ovada duran ejderha avcılarını izliyorduk. Yavru bir ejderhayı yakalayıp her tarafını bağlamışlardı. Yavru ejderha bağlandığı zincirden kurtulmak için debeleniyordu fakat hiçbir işe yaramıyordu. Ağzına taktıkları demir ağızlık yüzünden ne alev çıkarabiliyordu ne de kükreyebiliyordu.
“Ölmeden önce en azından yavru ejderhayı kurtaracağız.” dedi Tasha. Haklıydı. Valorian Amca bizi bunun için yetiştirmişti, en azından ben öyle düşünüyordum. Plan yapmalıydık. Bakışlarımı zar zor ejderhadan çekip onlara döndüm.
“Plan ne?” Bu sorumun Tasha’ya olduğunu biliyorduk. Tasha plan yapar, Varek ve ben bu planı gerçekleştirirdik.
“Kaç tane ejderha avcısı var?”
“Toplam otuz iki ejderha avcısı.” diye yanıtladı Varek, Tasha’yı.
“Harika!” diye homurdandım.
“Tamam.” diyerek ejderha avcılarına kaçamak bir bakış attı, Tasha. Stresliydi, bizde öyleydik. En ufak hatamızda ejderhanın ve kendimizi ölü bulabilirdik. “Varek’le avcıları başka tarafa çekip dikkatlerini dağıtacağız. Sen ise ejderhayı kurtaracaksın.”
“Tamam ama dikkat edin. Ve kimseyi gerekmedikçe öldürmemeye çalışın.” Onlardan ayrılmayı sevmiyordum.
“Bizi merak etme.” diyerek omzuma vurdu Varek. Rahatmış gibi görünüyordu ama öyle olmadığını çok iyi biliyordum. Onu kafamla onayladım.
“Başlayalım o zaman.” Sesim kararlıydı. Onların yanımda olması bana cesaret veriyordu. Varek ve Tasha avcıların onları görebileceği bir şekilde dağın kenarına gidip oklarını yaylarına taktılar ve nişan alıp okları fırlattıklarında bende ormana girip ağaçların beni saklamasına izin verdim. Aşağıya, ovayla ormanın birleştiği yerde bir ağacın arkasında saklanıp olanları izlemeye başladım.
Tasha ve Varek çoktan aşağıya inmişlerdi. Etraflarını avcılar çevirdiğinde zar zor sırt sırta verdiklerini gördüm. Görebildiğim kadarıyla Tasha’nın ve Varek’in dik duruşu ve kararlı bakışları onları ne yapacaklarından emin gösteriyordu. Planları olduğu belliydi. Muhtemelen nasıl hareket edeceklerini ovaya inerken belirlemişlerdi.
“Bu ne cesaret, biniciler?” dedi içlerinden bir avcı. Biniciler derken tiksintisini gizlemekle uğraşmamıştı.
“Küçük bir ejderhayı etkisiz hâle getirip kendi emellerinize kullanmanıza ne demeli?” Tasha’nın sesi ve kelimeleri hançer gibi keskindi. Avcılar Tasha’ya inanamıyormuş gibi baktılar. Avcıların yardımcı lideri olan Aelith Bloodtalon öne çıktı.
“Babamı öldürmenize ne demeli peki?” Sesi sert ve öfkeliydi. Babası, amcam tarafından öldürülmüştü.
“O bunağın yaptığı şeylerden bizi mesul tutmayın.” Varek’in bunak diye bahsettiği kişi amcamdı. Amcamdan en çok nefret eden kişi o olabilirdi. Aelith tam Varek’e saldıracakken omzunu biri tuttu ve onu durdurdu. Aelith’in abisi ve avcıların lideri olan Rovan Bloodtalon öne çıktı.
Onları daha fazla izlememeye karar verip herkesin dikkati oradayken saklandığım yerden çıktım. Ejderha beni görünce saldırmak için hamle yaptı ama zincirler ve ağızlık buna izin vermedi.
“Sakin ol, seni kurtarmaya geldim.” diye fısıldadım ona. Ağızlığına uzanıp açmaya başladığımda önce geri çekilmeye çalıştı ama en sonunda pes ederek ağızlığı çıkarmama izin verdi. Ağızlığını çıkardığımda bana doğru hamle yaptı ama ben ondan daha hızlıydım. Hamlesinden kaçtığımda geri çekildi.
“Bayan Cristiana, sizi görmek ne büyük bir onur.” Arkamdan Aelith’in sesi geldiğinde ona doğru döndüm. Siyah saçları ve zırhıyla çok asil duruyordu. Siyaha kaçan kahverengi gözleri ve delici bakışlarıyla çok güzel gözüküyordu. Büyüleyici bir güzelliği vardı.
“O onur bana ait, Bayan Bloodtalon.” Kılıcımı kınından çıkardığımda o da benim gibi kılıcını kınından çıkardı.
“Cristiana, arkanda!” Varek’in uyarısıyla aynı anda dönerek yana geçtim. Bir saniye sonra arkamdaki yavru ejderha alev püskürttüğünde Aelith alevlerden son anda kaçabildi.
“Teslim olmak yerine zoru seçiyorsun demek.” diyerek etrafımda dönmeye başladı.
“Sadece kendi doğrumda ilerliyorum diyelim.” dediğimde bana doğru hamle yaptı. Hamlesini rahatlıkla karşıladım. Öfkeli hamlelerine karşılık veriyor, öfkeyle hareket etmesine izin veriyordum. Öfkeyle hareket eden ölürdü. Ama ben öldürmek için burada değildim.
“Ya o doğru, yanlışsa?” diyerek geri çekildi. Nefes nefese kalmıştı. Omuz silktim.
“Her doğru başkasının yanlışıdır.” Bazı yalanlar bazı insanların doğrusuyken, diğerlerinin yanlışıdır. Biri yalanın yaşamak için lazım olduğunu savunur, başka biri ise yalandan nefret eder. Biri öldürmek zorunda bırakılır, diğeri ise o kişiyi öldürmeye zorlayan kişidir. Her doğru başka bir insanın yanlışıdır. Biri yok etmeye karşıdır, diğeri ise yaratmaya. Peki ama asıl doğru olan şey nedir? Gerçekler. İnsanlar istedikleri kadar inkâr edebilirlerdi gerçekleri ama gerçek asla değiştirilemezdi. Gerçekler her ne kadar acı verse de doğruydu. Gerçi gerçeklerde saklanıyor, yalanlarla üstü örtülüyordu.
“Doğrun ölümün olacak.” Tekrar saldırmaya başladı ama bu sefer daha sert ve öfkeli hareket ediyordu.
“Yanlışlarla ölmektense, doğrularla ölmeyi tercih ederim.” Bende hamle yapmaya başladığımda hamlelerimi ustalıkla karşıladı. Ölümden korkmuyordum. En azından artık korkmuyordum. En sonunda Aelith, nefes nefese bir şekilde yere düştüğünde Rovan, hemen kardeşinin yanına koştu. Rovan, kardeşine çok düşkün biriydi. Ailesinde en sevdiği ve en çok kaybetmekten korktuğu kişi Aelith’di ve bu da onun en büyük zayıflığı yapıyordu.
Bu kısa dikkat dağınıklığını avantaj bilip yavru ejderhanın yanına koştum. Yavru ejderhayı bağlı olduğu zincirlerden kurtardığımda bana kısa bir bakış atıp buhar üfledi ve uçmaya başladı.
“Teşekkür manasında üstüne alınabilirsin.” Tengri’nin ukala sesi zihnimde yankılandı.
“Kahretsin! Senin yüzünden ejderhayı kaçırdık.” diyerek onu kaldıran abisini itti, Aelith. Varek ve Tasha’nın yanına, dövüşün ortasına girdim. Sırt sırta verdiğimizde avcılar etrafımızı çevreledi.
“Ekip, bence gitme zamanı geldi.” dediğimde avcılara saldırdık. Bir boşluk bulunca Varek ve Tasha’yla koşabildiğimiz kadar hızlı koşup oradan uzaklaştık. Ejderhalarımıza binip uçmaya başladığımızda kurtardığımız yavru ejderhanın da bizimle uçtuğunu fark ettim.
“O da bizle geliyor.” diye açıkladı Tengri.
“Galiba bizi sevdi.”
“Galiba.” diyerek Varek’e katıldım. Akoster Adasına doğru uçmaya başladık.
Günümüz
Ormanın içinde delice koşuyordum. Nefes nefese durduğumda ormandan bir çığlık yükseldi. Bu çığlığın kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Lona’nın çığlığının geldiği yöne doğru koşmaya devam ettim. Kafamda dönen tek bir düşünce vardı: Onları kaybedemem.
Sonunda durduğumda gördüğüm korkunç manzara karşısında çığlık attım. Ekip kanlar içinde yerde yatıyordu. Bakışlarım kanlar içerisinde yerde yatan Aaron’a kaydı. Hayır. Onu kaybedemezdim. Tam Aaron’ın yanına gidecekken bir şey fark ettim. Tasha… O yoktu.
Sağ taraftan ses geldiğinde hançerlerimi çıkararak o tarafa döndüm. Gördüğüm manzara karşısında hançerlerim ellerimden düştü. Varek, yaralı bir şekilde bilinci kapalı olan Tasha’yı belinden tutmuş zor zor taşıyordu.
“Varek…” Sesim fısıltıdan ibaretti. Tasha’nın yaşayıp yaşamadığından bile emin değildim.
“Senin suçun değil.” dediğinde Varek, onlara doğru bir adım attım.
“İtaat et. Yoksa inadın kendinin ve sevdiklerinin sonu olacak.” Ryker’in sesini duyunca olduğum yerde kaskatı kesildim. Arkamı dönüp ona baktığımda yerde cansız bir şekilde yattığını gördüm. Ölüydü.
Senin suçun.
Etrafta yankılanan sesi duymamazlıktan gelmek istedim.
Herkes senin yüzünden ölüyor.
Sesi duymamak için kulaklarımı kapadım lakin ses zihnimin içindeydi. Etraftaki her şey kaybolduğunda kendimi karanlık boşlukta buldum. Hiçbir şey yoktu, sadece siyah, siyah ve siyah vardı…
Hepsi senin suçun.
Zihnimde gürleyen sese başka bir ses daha katıldı ama bu ses daha gür ve gerçekti.
Uyan.
Bu sesin sahibini hemen tanıdım. Zihinlerimizin bir olduğu şeyi nasıl tanımazdım ki.
Uyan!
Tengri’ye itaat ederek gözlerimi açıp nefes nefese bir şekilde yatağımda doğruldum. Bu kâbus diğerlerinden farklıydı. İlk defa ekibin olduğu bir kâbus görüyordum. Kabuslardan nefret ediyordum.
“İyi misin, minik savaşçım?” diye sordu Tengri. Sadece bir kabustu, diyerek kendimi rahatlatmaya çalıştım.
“Evet, sanırım.” Zihnimi toparlamaya çalıştım. Adaya vardığımızda şifacılara gitmiştik. Yarama dikiş atıldıktan sonra ekip olanları konuşmak istemişti ama ben yorgun olduğumu, uyuyacağımı bahane edip oradan ayrılmıştım. Tabii ki bu yalanıma Aaron ve Tasha inanmamışlardı ama karşı çıkmayıp gitmeme izin vermişlerdi.
Yataktan kalkıp yaralı bacağımın üstüne basınca yüzümü buruşturdum. Sabah erken bir saat olduğu için savaşçılara ayrılan mekâna gitmeye karar verdim. Adada yokken neler olduğunu öğrenmem lazımdı. Amcamın kimlerle müttefik olduğunu, adanın yakınlarında şüpheli bir durum olup olmadığını, sıradaki müttefikin kim olduğunu, bütün bunları bilmeden bir şeyler yapamazdım.
Mekâna girdiğimde Aaron’ın, bir savaşçıyla bazı belgeler hakkında konuştuğunu gördüm. Kafasını belgelerden kaldırıp bana baktığında göz göze geldik. Ona doğru yürümeye başladığımda yanındaki savaşçıya bir şeyler söyledi. Savaşçı kafasıyla onu onaylayıp dışarı çıktığında dört büyük adımda yanıma geldi. Bana sarılınca ne yapacağımı bilemedim. Beklediğim tepki bu değildi. Bende ona sarılınca kafasını saçlarıma gömdü.
“Nasılsın?” Sesi mırıltıdan ibaretti.
“İyiyim.” Gerçekten iyi miydim bilmiyordum ama onu daha fazla endişelendirmek istemiyordum.
“Tanrım! Seni kaybedeceğim diye çok korktum.” Benim için bu kadar endişeleneceğini tahmin etmemiştim. Hayır, birinin benim için bu kadar endişeleneceğini hiçbir zaman düşünmemiştim…
“Ben izin vermediğim sürece beni kimse öldüremez, unuttun mu?” dedim ukalaca. Bana sarılmayı bırakıp yüzüme düşen saçları kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“Bu özelliğine bayılıyorum.” dedi fakat bakışları daha fazlasını anlatıyordu. Her şeyine hayranım diyordu bana bakışları. Ciddileşip konuşmaya başladı: “Konuşmamız lazım. Dün akşam konuşmadan kurtulmuş olabilirsin ama bu sefer kurtulamayacaksın.”
“Horol anlatmıştır diye düşünmüştüm…” diye mırıldandım. Aaron’a aşkını nasıl yok saydığımı anlatacaktım ki? Kazanmak uğruna o acı çekerken sadece izlemiştim. Valorian Amca benimle gurur duyardı. Peki ama ben neden kendimi suçlu hissediyordum?
“Tek söylediği ‘Cristiana sana hiç kırgın olmadı ve her şeyin farkında. Onu üzmesen iyi olur çünkü o sana hâlâ deliler gibi aşık.’ dedi.” Tek kaşımı kaldırarak ona baktım.
“Deliler gibi aşık?” Sorumla beraber yarım ağız gülümsedi. Kulağıma doğru eğilip fısıldadı: “O kısmını ben eklemiş olabilirim.” Omzuna vurduğumda pis pis sırıtarak uzaklaştı.
“Tasha’nın gazabından korkmalı mıyım?” diye sordum dalga geçerek.
“Kesinlikle korkmalısın.” İkimizde güldük. Ve o an hiç fark etmediğim bir şey fark ettim. Aaron’ın yanındayken hiç olmadığım kadar huzurluydum. Sanki onun yanında dünyadaki bütün kötülüklerden korunuyordum.
“Cristiana.” İçeri Tasha ve ekip girdi.
“Romantik bir anı böldük galiba.” dedi Evan imalı bir şekilde.
“Bence sen ekstra antrenman istiyorsun.” diye cevap verdi Aaron, Evan’a. Yanımıza geldiklerinde Evan ve Aaron birbirlerine sarılıp ayrıldılar.
“Nasıl oldun, sinir-küpü?” diyerek kolunu omzuma attı Bert.
“Eğer kıza yaslanmaya devam edersen iyi olmayacağı kesin.” Lona, Bert’i omzundan iterek bana yaslanmasını önledi.
“Sinir-küpü, beni her hâliyle taşır.” Bert’e göz devirerek karşılık verdim. Mekânın kapısı açıldı ve içeri çekingen bir şekilde Horol girdi.
“Evet, diğer ifadesini alacağımız kişi de geldiğine göre sizi sorgulamaya başlayabiliriz.” Tasha’nın dediği karşısında Aaron’a beni kurtarması için bir bakış attım. Aaron, bu bakışıma karşılık elimi tutup sıktı ve özür dilercesine bakıp elimi bıraktı. Horol’la beni oturtup karşımıza dizildiler. Ben sorgulanan değil, sorgulayan olurdum ve bu yüzden de şu andaki hâlim çok garip geldi.
“Sevgi zayıflıktır.” Tengri’nin sesi eğleniyormuş gibi çıkmıştı. Benim bu çaresizliğimden zevk alıyordu, bunak ejderha.
“Konuşmazsınız diye önlem aldım.” Tasha cebinden bir mektup çıkardı. “Varek’in mektubunu istersen konuşursun. Ve sana gelecek olursak, Horol. Eğer konuşmazsan Lona’yı bir daha göremezsin.”
“Bu kadar önlem almana gerek var mıydı?” Tasha, bana ‘ciddi misin?’ der gibi bakınca susma kararı aldım. Sonuçta o, beni benden daha iyi tanıyordu.
“Her şeyi, en ufak detayını atlamadan anlatın.” diyerek bizi konuşmaya teşvik etti Evan. Derin bir nefes alıp her şeyi, en ufak detayına kadar anlattım.
“Nasıl yani? Hepsi numara mıymış?” İlk konuşan kişi Evan’dı. Omuz silktim. Başka verebileceğim bir cevap yoktu. Bakışlarım Aaron’a kaydığında bana bakmadığını gördüm. Yere bakarak kafasında bir şeyleri tartıyordu. Bakışları bana döndü. Bakışlarında yargılama beklerken kırgınlıkla karışık hayranlık gördüm. Hayranlık mı? Benden nefret etmesi lazımdı. Bana bağırıp onun duygularıyla oynadığım için bana zehir saçmalıydı.
“Anlaşılan zekanı hafife almışım…” diye mırıldandı. Bunu beklemiyordum. Bana bağırıp çağırıp nefretini kusmalıydı. Bütün bu olanları nasıl kabullenmişti? Herkes bana nefret kusmak için an kolluyorken ben ona kendi ellerimle nefret kusması için sebep vermiştim ama bana nefret kusmak yerine, beni suçlamak yerine o sadece ‘Zekanı hafife almışım.’ demişti. Bana kırılmıştı, belki de hayal kırıklığına uğramıştı ama o bunu benim yüzüme vurmuyordu…
“Kızmadın mı?” Başka nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum. Aaron benimle göz teması kurmak için önümde dizlerinin üstüne çöktü.
“Senin her şeyini seviyorum derken ciddiydim. Sen doğru olduğunu düşündüğün şeyi yaptın. Bu senin doğrun. Senin doğrunun başkasının yanlışı olması umurumda değil. Ben seni, kendi doğrularınla seviyorum. Bırak bu doğrular başkalarının yanlışı olsun, bırak bunlar bizim doğrularımız olsun. Şunu bilmeni isterim, Cristiana: Senin doğruların için ölmek benim için bir pişmanlık değil, bir onur olur.” Ölmek… Eğer sabah gördüğüm kâbus olmasaydı bu cümle güven ve huzur verirdi. Hepsi senin suçun. Kabusumda bana söylenen buydu. Eğer onlar hayatımdan giderse yaşamamın ne manası kalırdı ki? Eğer onlar benim yüzümden ölürse kendimi nasıl affedebilirdim? Ne olduğunu bile bilmediğim bir amaç uğruna savaşırken, onları da bu savaşa çekmek doğru muydu? Herkes benden bir şeyler beklerken, onlar beni koşulsuz sevip kabul ederken, ölümlerinin sebebi olamazdım…
Rüyaların bir kehanet, uyarı veya mesaj olduğu düşünülürdü. Eğer gördüğüm kâbus bunlardan biriyse ne yaparım bilemiyordum. Tanrım! Onlara bu kadar bağlandığımı bilmiyordum. Onlar benim için ölmeğe hazırlardı ve bundan nefret ediyordum.
“Tamam, bu kadar romantizm yeter. Şimdi kuzenimden uzaklaş, Richard.” Horol’un sesiyle düşüncelerimden kurtuldum.
“Bert sen ne yapıyorsun, kardeşim?” diyerek kolunu Bert’in omzuna attı, Evan. Bakışlarım Bert’e döndüğünde not defterine bir şeyler yazdığını gördüm. Evan, Bert’in yazdıklarını okuyup kaşlarını çattı. “Neden Aaron’ın Cristiana’ya dediklerini not aldın?”
“Kız tavlamada işime yarar. Herkes sizin gibi yaratıcı olamıyor!” Bert’in isyanı karşısında Aaron burun kemerini sıktı. Tasha, başını olumsuz anlamda iki yana sallayıp Varek’in bana gönderdiği mektupla hafifçe Bert’in kafasına vurdu ve mektubu bana uzattı. Mektubu alıp içimden okumaya başladım:
“Konuyu uzatmayacağım çünkü sen sevmiyorsun.
Bensiz bir işi bile becerememişsin. Nasıl yaralanmayı başardın çok merak ediyorum ama anlatma, anlatsan bile okumam çünkü bir komutan olarak çok yoğunum.
Planını sadece benim bilmeme rağmen neden Horol’a gittin aklım almıyor. Ben ondan daha yetenekliyim bir kere! Horol’la gidip yaralanman tam bir acemilik. Üstüne bir de birkaç gün sizden haber alamadık.
Şimdi sen endişelendim diye seviniyorsundur ama hiç sevinme. Valorian Amca endişeden işlerine odaklanamadı hatta az kalsın Flayes Adasına geliyordu.
Bir de… Bir daha aptalca davranıp kendini düşman ellerine verme. Endişeleniyorlar sonra. Bende biraz endişelenmiş ve korkmuş olabilirim… Ama bunlar önemli değil.
Alevle Dans Eden olarak tüm dünyaya ikinci kez meydan okudun. Bence Alevle Dans Eden değil de Ölümle Dans Eden olmalıydı lakabın. Unutma her savaşında olduğu gibi bu savaşında da yanındayım.
En yakın arkadaşın -Tasha’dan da daha yakın- Varek.
Komutandan uzak dur ve ölmemeye çalış…
Görüşürüz acemi.”
Valorian Amcanın bütün bu olaylardan haberi yoktu. Bunu ikimizde biliyorduk. Ve eğer Tasha ‘en yakın arkadaş’ kısmını görürse Varek, kendine kaçacak delik aramalıydı.
Kapı açılıp içeri biri girince bütün bakışlar o tarafa döndü. İçeri giren amcamdı. Bize doğru gelip karşımızda durunca Horol’la oturduğumuz yerden kalkıp ekibin bir adım ilerisinde durduk.
“Senin yüzünden oğlum kaçırıldı!” Adaya geri döndüğümüzden beri amcamı ilk defa görüyordum. Beni görünce sarılmasını elbette beklemiyordum ama bu ani çıkışı da tahmin etmemiştim.
“Oğlun peşime takıldı.” İçimde en ufak duygu kırıntısı yoktu. Amcamdan bana sevgi göstermesini beklemiyordum. Amcamın yüzündeki sinir bir anda kayboldu. Sinsice gülümsemeye başladığında bir planı olduğunu anladım.
“O zaman sana bir müjde vereyim. Ejderha avcıları müttefiklik için geliyor.” Amcama inanamıyormuş gibi baktım. Avcılara nasıl müttefiklik teklif etmişti? Hem de avcıların lideri olan Rovan Bloodtalon’ın babasının katiliyken.
“Bunu yapmış olamazsın!” Horol, babasına dehşetle baktı. En büyük düşmanlarından yardım dileniyorlardı. En korkulan ada düşmanlarının merhametine kalmıştı…
“Bu kadar alçalmış olamazsın. Avcıların liderinin babasını öldürdün!” Tasha, sinirle amcama doğru adımlamaya başladığında onu durduran Evan oldu. Evan, Tasha’nın kulağına bir şeyler fısıldayıp onu az da olsa sakinleştirdi.
“Bizimle asla müttefik olmazlar.” Sesim herkesin sesini bastırdı. Birkaç adım öne çıkıp amcamın karşısında durdum.
“Nereden biliyorsun?” Amcamın sorusu çok saçmaydı. Avcılar ve biniciler yüzyıllardır düşmandı. Birbirimizi katletmiştik.
“Eğer müttefikliği kabul ederlerse aptalın tekidirler.” Amcamın tepkisini beklemeden yanından geçtim ve dışarı çıktım. Daha fazla onunla tartışarak vakit kaybedemezdim. Mekândan çıkınca Kaldor’la karşılaştım.
“Bayan Cristiana, sizi görmek ne büyük onur?” Başımı hafifçe eğerek teşekkür ettim.
“Bay Ashfall, bana ben yokken ki bütün raporları ve belgeleri verebilir misin?” diye sordum.
“Elbette.” Cevabına karşılık gülümsedim ve kafamı hafifçe eğip teşekkür ettim.
⚔
Tasha ve Evan beraber ortadan kaybolmuşlardı. Bert ve Lona ise Aaron’la beni yalnız bırakıp işleri olduğunu söylemişlerdi. Ben ise mekânda Aaron’la raporlar ve belgeler hakkında tartışıyorduk. Ekiple konuştuğumuzdan beri tekrardan o konuyu hiç konuşmamıştık. Bana hâlâ kırgın olduğunu biliyordum. Belli etmese de bu konu hakkında konuşmak istiyordu. Ben ise ilk defa biriyle yüzleşmekten korkuyordum.
Aaron’ın elini çenemde hissettim. Başımı nazikçe kaldırıp gözlerinin içine bakmaya zorladı. Onun mavilerinde boğulmak istedim. Geceyi andıran saçlarında saklanmayı ve güvende hissetmeyi istedim… Tanrım, gördüğüm kâbus beni çok etkilemişti.
“Neyin var?” Sesi ruhumu okşadı. Onu kaybetmek istemiyordum…
“Neden hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsun?” Sorum ve sesim keskindi.
“Ne?”
“Kırgınsın.”
“Değilim.”
“Yalancı.” dediğimde derin bir nefes verip omuzlarını düşürdü. Yüzüme düşen birkaç tutam saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“Kabul ediyorum, bana söylemediğin için sana kırgınım. Ama bu durumun duygularımla bir alakası yok, gizemli kız. Planını bana söylemediğin, ölüme kafa tuttuğun için. Tek değilsin, bir daha da tek olmayacaksın. Ve eğer ölüme kafa tutacaksan yanında olmak isterim.” Gözlerimi kaçırdım.
“Bana sevginin zayıflık olduğu söylendi…” Sesim fısıltıdan ibaretti. Valorian Amca, bana hep sevginin zayıflık olduğunu, zayıf olursam da öleceğimi söylemişti. Kendimi Aaron’ın yanında çok zayıf hissediyordum…
“Biliyorum. Sevgi zaaftır ve zaaflar ise ölümdür, tabii zaaflarını zayıflığa değil de güce çevirmezsen. Sana söz veriyorum, Cristiana. Senin en güçlü zaafın olacağım, seni zayıflatmak yerine güçlendireceğim.” Aaron, dudaklarıma yaklaşmaya başladığında ona izin verdim. Dudaklarımızın arasında bir santim kalmıştı ki mekânın kapısı açıldı. Aaron ağzının içinden söylenerek istemeye istemeye benden uzaklaştı.
“Bu sefer gerçekten yanlış bir zamanda geldik…” diye mırıldandı kapıda donup kamış Tasha. Tasha’nın yanında Evan’da aynı şekilde donup kalmıştı.
“Katılıyorum…”
“Ne var oğlum, neden geldiniz?” Aaron’a ters bir bakış attığımda bana masum masum baktı.
“Aaron aşkım tuttu, belgelerle kafayı yeme diye sana bakmaya geldik ama sen kafayı değil de…” Evan cümlesini tamamlayamadan Aaron araya girdi. “O cümleyi bitiremeden gebertirim seni!”
“Şaka. Sadece bir şakaydı.” derken ellerini teslim olurcasına kaldırdı, Evan. Tasha kafasını iki yana sallayarak yanıma geldi.
“İki çocuk bir araya geldiler işte.” Tasha’nın sesi bıkkın çıkmıştı. Aaron, Evan ve Bert yan yana gelince çocuktan farksız oluyorlardı. Evan’da yanımıza oturdu.
“Belalı çocuklarız biz.” diyerek Tasha’ya doğru eğildi, Evan. Bakışlarımı Aaron’a çevirdiğimde onun da bana baktığını gördüm. Tasha, Evan’ın kafasını ittirip doğrulmasını sağladı.
“Ben neler kaçırdım?” Sorumla beraber Tasha ve Evan oldukları yerde dondular. Galiba bu sorumu beklemiyorlardı.
“Hiçbir şey.” dedi Tasha, hızlıca. Yalandı. Onu çok iyi tanıyordum, bana yalan söylemesi çok zordu.
“Olacaksanız olun artık.” Evan, Aaron’ın homurdanmasına karşılık olarak koluna vurdu.
“Seninle şu dünyaya ve Ölüm Tanrısına meydan okuman hakkında konuşmamız lazım.” Tasha’nın dediğiyle herkes ciddileşti.
“Bence de bunu konuşmalısınız.” Tengri’de zihnimden Tasha’ya katıldı.
“Şimdi dünyayla ve Ölüm Tanrısıyla savaşta mıyız?” Evan’ın sorusuyla kalbim tekledi. Gözümün önüne ölü bedenleri gelince gözlerimi yumup bu görüntüyü zihnimden uzaklaştırdım.
“Hayır, Alevle Dans Eden olarak ben meydan okudum. Bu benim savaşım.” Sesim kararlıydı. İtiraz istemiyordum.
“Senin savaşın bizim de savaşımız.” dedi Tasha. Bunu kabul etmek istemedim. Onları savaşa sürüklemek istemedim. Tam itiraz edecektim ki Aaron kulağıma eğildi ve fısıldadı: “Tek değilsin.”
“Sizi ölüme sürüklemeyeceğim.” Kelimelerimin üstüne basa basa söylemiştim. Onların ölmesinin sebebi olmayacaktım.
“Ölüme kafa tutabilirsin ama bırak bizde yanında savaşalım. Tek başına savaşmana gerek yok. Biz varız, Varek var, Valorian Amca ve ejderhalar var.” dedi Aaron. Hepsinin benim adıma savaşacağını biliyordum.
“Artık ekiptensin. Senin savaşın bizim savaşımız.” Ekiptensin… Evan’ın dediği şeyle fark ettim. Benim evde hissetmemin sebebi Horol’un bana hediye ettiği ev değildi, onlardı.
“Siz tehlikeye girmeyin diye sizin için herkese meydan okuyorum ama siz gelip de benimle savaşacağınızı söylüyorsunuz.”
“Bu da bizim farkımız.” diyerek göz kırptı Evan. Ona gözümü devirerek karşılık verdim. Mekânın kapısı tekrar açıldığında içeri Horol, Lona ve Bert girdi. Yanımıza geldiklerinde Evan kaşlarını çattı ve konuşmaya başladı: “Oğlum neredesin sen? Hadi Lona, Horol’un yanına gitmiştir de, sen nereye kayboldun? Her yerde seni aradık.”
“Sarı çıyana göz kulak oluyordum.” Aaron sinirli bir şekilde baktığı Horol’dan bakışlarını çekip Bert’e baktı.
“Kardeşim benim.” Yumruğunu uzattığında Bert’te yumruğunu uzattı ve tokuştular.
“Anladık sevilmiyorum.” diye homurdandı Horol.
“Sana pis kuruldum ama hadi geç, sende katıl bize.” Tasha, yanımızdaki boş yeri işaret etti.
“Bu nazikliğini neye borçluyuz?” Horol’un sesinde şüphe vardı.
“Evan’a.” dediğinde Bert, bütün bakışlar ona döndü. Bert, ellerini teslim olurcasına kaldırdı. “Kim dedi onu? Ben bir şey demedim.”
“Yarın avcılar gelecek. Gemileri on dört saat -gemiyle- uzaklıkta görüldü.” Horol sesiz söylemişti fakat bütün sesleri de bastırmıştı. Avcılarla müttefiklik felaket gibi bir şeydi.
“O zaman bizde yarına kadar eğlenebildiğimiz kadar eğleniriz.” dedim. Hepimizin kafa dağıtmaya ihtiyacı vardı.
“Oo, sinir-küpü. Bu günleri de mi görecektik?” Bert’in omzuna vurarak gülümsedim. Kelimeler cümlelere, cümleler sohbetlere, sohbetlerde sabaha karıştı…
⚔
Aaron’la yan yana limanda yaklaşan gemiyi izliyorduk. Aaron’ın yanında Kaldor, Kaldor’un yanında Horol ve amcam duruyordu. En son burada böyle dururken Liriel’in peşinden ormana gitmiştim.
Aaron elimde dokunduğunda düşüncelerimden sıyrılıp ona baktım. İkimizde çok yorgunduk. Akşam ekiple sohbet ederek sabahlamış, ekip yatmaya gittiğinde ise beraber kayalıklara gidip güneşin doğuşunu izlemiştik.
“En sonunda yorgunluktan bayılacaksın.” diye homurdandı Tengri.
“Huysuz ejderha.” diye söylendim ona karşılık.
“İyi misin?” İyi miydim? Evet. Onun yanında kötü olmak mümkün değildi.
“Evet.” dediğimde gülümseyerek tekrardan dikkatini gemiye verdi. Gemi limanda durduğunda önce avcılar indi. Hemen ardından ise Aelith ve Rovan indi.
Aelith’le göz göze geldiğimizde yüzüne şaşkınlık yayıldı. Rovan, amcamın yanına giderken Aelith ise bana doğru gelmeye başladı. Karşımda durduğunda yüzündeki şaşkınlık kaybolmuştu.
“Bayan Cristiana, sizi görmek ne büyük onur.” Yüzünde yapay bir gülümseme vardı. Beni gördüğüne sevinmemişti.
“O onur bana ait, Bayan Bloodtalon.” Olabildiğince sesimin nazik çıkmasını sağlamıştım.
“Amcandan nefret ettiğini sanıyordum.” Direkt konuya girmesinden rahatsız olamamıştım. Konuyu uzatmayı gereksiz görüyordum.
“Öyle.”
“O zaman burada olma nedeniniz nedir?” Bunu sorgulamak elbette ona düşmezdi ama onu terslemekte istemedim. Müttefikliğine ihtiyacımızın olduğundan değil, şu anda tartışmamızın saçma ve gereksiz olacağından.
“Yakında öğrenirsiniz, Bayan Bloodtalon.” Sesimde duygu yoktu.
“Çok ümitlenmeyin. Abim sizinle asla müttefik olmaz.” Aelith, kendinden çok emin konuşmuştu. Abisinin müttefikliği kabul etmeyeceğine emindi.
“Kendinden çok emin konuşuyorsun.”
“Babamın katiliyle iş birliği yapmaz.” Cevabımı beklemeden Rovan’ın yanına gitti. İçimden bir his abisinin onun gibi düşünmediğini söylüyordu.
“İçimden bir his abisinin onun gibi düşünmediğini söylüyor.” diye mırıldandım. Aaron, elimi tuttuğunda bakışlarımı ona çevirdi.
“Bana da öyle geliyor.” El ele tutuşarak onların peşinden ilerlemeye başladık. Amcam ve Rovan arasında geçen konuşmaya odaklandım.
“Dinlenmemize gerek yok. Müttefikliği konuşalım.” Dedi Rovan, amcama. Burada olabildiğince az bulunmak istiyorlardı.
“Siz nasıl isterseniz, Bay Bloodtalon.” Amcamı ilk defa bu kadar nazik görüyordum. Benimle hiç böyle konuşmamıştı. Amcam benimle normal ses tonuyla bile nadir konuşurdu. Küçükken onun normal ses tonuyla konuşmasını kibarlık olarak algılardım. Büyüyünce düşmanlarımın benimle bağırmadan konuştuğunda anladım normal ses tonuyla konuşmanın kibarlık olmadığını…
Aaron, elimi okşamaya başladığında düşüncelerimden sıyrılıp Aaron’ın elini sıktığımı fark ettim. Kendimi sakinleştirip Aaron’ın elini sıkan elimi gevşettim ve sadece onun duyabileceği kadar kısık sesle fısıldadım: “Üzgünüm.”
“Önemli değil. İyi misin?” Başımı aşağı yukarı sallayarak iyi olduğumu belirtim ama pek inanmışa benzemiyordu. Neyse ki bu konunun üstünde durmadı. Toplantı salonuna geldiğimizde ellerimizi bıraktık. Toplantı salonunda komutanla gizemli kız değil, Flayes Adasının ejderha ordu komutanı Aaron Richard ve Alevle Dans Eden olmalıydık.
“Bayan Cristiana, sizde mi toplantıya katılacaksınız?” diye sordu Rovan.
“Evet.”
“Chef, varis ve komutanlar sadece katılıyordu diye biliyorum. Bu saydıklarım olamayacağınıza göre siz ne sıfatla buradasınız?” Yanımdaki Aaron’ın gerildiğini hissettim. Ona kısa bir bakış attığımda ellerini yumruk yapmış bir şekilde, delici bakılarla Rovan’a baktığını gördüm.
“Flayes Adasının en güçlü müttefiki sıfatıyla.” Sesim ve duruşum kendimden emin olduğumu gösteriyordu.
“Flayes Adasından değil misiniz? Yoksa Akoster Adasını mı temsil ediyorsunuz?” Rovan’ın zehir gibi sözleri bende bir gram etki yaratmıyordu. Belki de zehre alıştığım için etkilenmiyordum.
“Alevle Dans Eden olarak hiçbir adayı temsil etmiyorum. Ben gücü temsil ediyorum.” dediğimde avcıların yüzünde şaşkınlık belirdi. Rovan’ın yüzünde ise bir duygu daha peydah oldu; pişmanlık.
“Alevle Dans Eden sen misin?” dedi Aelith. Alevle Dans Edeni elbette duymuşlardı. En ufak bir bilgi birkaç gün içerisinde bütün dünyaya yayılırken onların beni bilmemesi garip olurdu zaten.
“Flayes Adasının bu kadar çok müttefikinin olmasını şimdi daha iyi anlıyorum…” Bu sefer Rovan’ın sesi fısıltıdan ibaretti. Az önce zehir saçan avcı, bir anda suspus olmuştu.
“Toplantıya başlayalım mı?” diyerek sandalyeleri işaret etti amcam. Herkes yerine oturduğunda toplantıya başlamaya hazırdık.
“Konuyu uzatmayalım. Bize müttefiklik için geliyorsunuz ama bundan bizim kârımız ne olacak?” Rovan’ın bu girişiyle toplantının uzun sürmeyeceğini anladım.
“Başınıza gelenler için üzgünüm. Başınıza gelenleri bir başka avcının yaşamaması ve hem ejderha hem kara hem de deniz kuvvetleriyle savaşlarınızda yanınızda olacağız.” O an amcamdan nefret ettim. Babalarının katili olan kişi gelip de ‘bunu başkaları yaşamasın diye müttefikimiz olun.’ diyor. Rovan, bir süre sessiz kalıp olasılıkları kafasında tartı. En sonunda düşüncelerinden sıyrılıp amcamın gözlerinin içine baktığında Rovan’ın müttefikliği reddedeceğinden emindim.
“Başkaları bizim çektiğimiz acıları çekmemesi için bu müttefikliği kabul ediyorum. Avcılarda artık sizin yanınızda savaşacak.” Bu cümleyle Aelith ve Rovan’ın arasında bir şeylerin yıkıldığını anladım…
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın. Görüşürüzzzzzz.