Merhabaaa. Yeni bölümle karşınızdayım. Umarım bölümü beğenirsiniz. İyi okumalarrr.
Flashback
Kafamın arkasındaki keskin sızıyla gözlerimi araladım. Bir sandalyede oturuyordum. Ellerim arkadan birbirine iple bağlanmıştı. En son olanlar birer birer zihnime düştü. Alkomas Adasının savaşçılarıyla dövüşüyordum. En az yirmi savaşçı vardı. Biri arkadan yaklaşıp kafama sertçe vurduğunda bilincimi kaybetmişti ve işte, buradaydım. Kaçırılmıştım.
“Bakın kim uyanmış.” Kendimi zorlayıp kafamı kaldırdım ve kimin konuştuğuna baktım. Konuşan kişi Alkomas Adasının Chef’i, Zephyr Strombringer’di. “Günaydın, Bayan Cristiana.”
“Tengri?” Zihnimde Tengri’ye seslendim.
“Açıklığa çıkman lazım. Beş dakikaya oradayım.” diyerek yanıtladı beni zihnimden. Pekâlâ. Etrafı incelemeye başladım. Sorgu odası gibi bir yerdeydim. Etrafımı beş savaşçı sarmıştı. Gözlerinin içi tehditkâr parlıyordu. Onların arasında en tehlikelisi ise Zephyr’di Odada benim oturduğum sandalye dışında hiçbir şey yoktu. Bakışlarımı Zephyr’e çevirdim.
“Benden ne istiyorsunuz?” Sesim sert ve kendinden emindi. Geri adım atmayacaktım, geri adım atmak bana yakışmazdı. Ne olursa olsun güçlü duracaktım. Ellerimi bağlayan ipi dikkatle açmaya başladım.
“Çok basit. Flayes Adasının sırrı ne?” diye sordu sakinlikle. Benimle dalga mı geçiyordu? Flayes Adasının hiçbir sırrı yoktu. Olsa bile amcam bana asla söylemezdi.
“Sır?” dedim anlamaz bir şekilde.
“Evet.” Sesi sertleşmişti. Yavaş yavaş sabrı tükeniyordu. Etraftaki savaşçılara kaçamak bir şekilde baktıktan sonra yine bakışlarımı Zephyr’e çevirdim.
“Yaklaş, kulağına söyleyeceğim.” Sesim pes eden bir tondaydı. Zephyr’de savaşçılara kaçamak bir bakış attıktan sonra yaklaştı. Dudaklarımda sinsi bir gülüş peydah oldu. “Cehennemin dibine git!”
“Ne…” O daha tepki veremeden ellerimi ipten kurtardım ve kolumu göğsüne yaslayıp ittirip ayağa kalktım. Zephyr, sırtını duvara çarpınca afalladı. O kısa sürede Zephyr’in kınında duran kılıcını aldım ve dönerek bana doğru gelen kılıcı engelledim.
Savaşçının göğsüne tekme attığımda savaşçı afallayarak birkaç adım geriledi. Bir saniye bile beklemeden eğilerek arkamdan gelen kılıç darbesinden kurtuldum. Keskin bir dönüş yaparak savaşçının boğazını kestim. Biri gitmişti dördü kalmıştı.
“Açıklığa çık.” Tengri’nin sesiyle zamanımın daraldığını anladım. Dikkatli adımlarla geriledim. Bir planım vardı ve işe yaramak zorundaydı. Sırtım duvara temas ettiğinde durmak zorunda kaldım.
“Bu kadar kolay kaçabileceğini mi sandın? Yazık.” Zephyr’in ne dediğini umursamadım. Bir savaşçı bana doğru hamle yaptığında kılıcımla hamlesini engelledim ve yana doğru kaçtım. Diğerlerini de atlattıktan sonra kapıya doğru koşmaya başladım.
Dışarıda bekleyen iki savaşçı vardı. Onları atlatıp koşabildiğim kadar hızlı koşmaya başladım. Karşıma çıkan savaşçılarla savaşmıyor, koşmaya devam ediyordum. Açıklığa ulaştığımda durdum. Nefes nefeseydim. Arkama baktığımda savaşçıları gördüm.
“Sizin elinizden kaçmak işte bu kadar kolay.” Elimi kaldırdım ve gelen Tengri’nin kanadındaki dikeni tuttum. Tengri, kanadını kaldırdığında Tengri’nin sırtına kaydım ve hızla Alkomas Adasından uzaklaştık.
Günümüz
Akoster Adasıyla olan toplantımızı hızlı bir şekilde bitirmiş, ne yapmamız gerektiğini belirlememiz için acil bir toplantı yapacaktık. Aaron ve Kaldor savaşçılardan son raporları almaya gitmişti. Liriel ise ortalıkta görünmüyordu. Ben ise şu an duvara yaslanmış amcam ve Horol’la toplantı salonunda onları bekliyordum. Ayakta durmayı tek tercih eden ben değildim. Horol da benim gibi ayaktaydı ama o benim aksime volta atıyordu. Amcam ise yerinden hiç kalkmamış parmaklarını masaya vuruyordu.
“Nasıl kaybedebiliyorlar?!” diyerek sinirle söylendi Horol. Zihnimde yankılanan sadece Ölüm Tanrısının tehdidiydi. Bunun arkasında o olmalıydı.
“Bunu onlara çok pis ödeteceğim.” Amcamın tehdidi şaşırtmıyordu. Sıkıştığında tehdit savurmaktan başka bir şey yapmıyordu.
“Sen ne düşünüyorsun, Cristiana?” diye sordu merakla Horol.
“Herkesin korktuğu Flayes Adasının nasıl bu kadar düşük bir savunması olduğunu. Acaba kaç tane düşman elini kolunu sallayarak bilgi sızdırdı?” Sesim iğneleyiciydi. Kapı açıldı ve içeriye Aaron ve Kaldor girdi. Herkes yerlerine doğru giderken yeniden kapı açıldı ve içeriye Liriel girdi. Kaşlarımı çattım.
“Sen toplantıya katılmıyorsun, Bayan İronfish.” dedim kesin bir sesle. Ona güvenmiyordum.
“Şu anda kıskançlığın sırası değil, Alevle Dans Eden. Toplantıya bende katılıyorum.” Kıskançlık mı? Duygusuz birinin kıskanabileceğini düşünmesi çok yazıktı. O bu toplantıya katılmayacaktı. Konu kıskançlık falan değildi. Ona güvenemezdik.
“Cristiana’ya katılıyorum. Bu toplantıya katılmayacaksın.” diyerek bana katıldı Horol. Liriel’in bakışları Aaron’a kaydı ancak karşılaştığı bakışlar güvensizlik olacak ki gözlerinde hayal kırıklığı belirdi.
“Hiçbiriniz bana güvenmiyorsunuz.” Başını dikleştirdi. “Son kararı Chef verir.”
“Kimse benim lafımın üstüne başka bir laf söyleyemez. Katılmıyorsun. Akoster Adasının toplantısına katılmanız sana güvendiğimiz anlamına gelmez. Şimdi ya kendi isteğinle çıkarsın ya da savaşçılar sizi çıkartmak zorunda kalır.” Sesim sertti. Ne amcam sesini çıkartabildi ne de kimse bana karşı gelmeye cüret edebildi.
“Chef’ten üstün değilsin.” diyerek karşı çıktı Liriel.
“Bir Chef’le bütün dünyaya kafa tutan birini kıyaslayamazsın.” Sesim ne sert ne de yüksekti. Liriel, bir şey bile demeden sinirle toplantı salonundan çıktı. Yerime oturduğumda diğerleri de benim gibi yerlerine geçtiler.
“Daha fazla oyalanmadan başlayalım. Raporların özetti ne?” diyerek toplantıyı başlattı amcam.
“Yirmi savaşçı biz toplantıdayken adaya giriş yapmışlar ve ormanlık alanda ortadan kaybolmuşlar.” diyerek öğrendiği bilgileri bize aktardı Kaldor. Ormana girmeleri bizim dezavantajımızdı. Ormanlık alana girerek ejderhaları saf dışı bırakmışlardı.
“Ejderhalar ve savaşçılar şu anda her yere bakıp rapor çıkartıyorlar. En ufak bir ipucunda bizi bilgilendirecekler.” dedi Aaron.
“Hâlâ ormandalar.” dediğimde herkesin bakışları bana döndü. “Ormandan çıkmış olsalardı elbet bir ejderha onu görürdü.”
“O zaman ormana savaşçıları gönderelim.” diye bir öneri sundu Horol.
“Hepsini değil. Diğer yerleri boş bırakırsak saldırı olursa zorlanırız.” dedi Horol. Horol’a katılıyordum. Diğer yerleri savunmasız bırakmamalıydık.
“Ayrılıp küçük gruplar oluşturmuş olabilirler. Savaşçılar Flayes Adasından olmayan birini görürse bildirmeli.” dedi Aaron. Bu da büyük bir ihtimaldi.
“Bunları yapın ve bana her gün düzenli rapor vermeye devam edin.” Aaron ve Kaldor amcamı kafasıyla onayladı. “Toplantı bitmiştir.”
“Cristiana, konuşabilir miyiz?” Aaron’la konuşmaya hazır değildim.
“Tasha bekliyor.” Pek yalan sayılmazdı. Tasha, beni bekliyordu ve eğer yanına geç gidersem meraklanabilirdi.
“Tasha biraz bekleyebilir.” Pes ederek başımı salladım. Bakışlarım toplantı odasından daha çıkmamış, temkinli bakışlarla bizi izleyen Horol’a kaydı.
“Tasha’ya haber veririm.” dediğinde Horol, başımla teşekkür ettim. Horol da çıkınca Aaron’la tek kaldık. İkimizde ayaktaydık. Bir süre ortalığa sessizlik hâkim oldu.
“Seni dinliyorum.” dedim ve ellerimi masanın kenarına dayadım. Konuşmaya korkuyorduk ama korkunun bir faydası yoktu.
“Cristiana, Liriel benim için eskide kaldı. Seninle onun yokluğunu doldurmak için sevgili olmadım. Hiçbir şeye inanmasan bile buna inan.” Güven verircesine baktığında bakışlarımı kaçırdım. Güzel bakışlarına kanmayacaktım. “Liriel’i sevmiyorum ve…”
“Sevmiyor olabilirsin ama onun benimle konuşmasını da engellemedin.” Sesim sertti, bakışlarım ise alev alev. “Belki de toplantıya katılmasına izin vermeliydim.”
“Gerçeklerden kaçıyorsun. Her seferinde duvar örerek kendini seni sevenlerden uzaklaştırıyorsun. Yalnızım diye gezinip duruyorsun ama yalnız değilsin. Biz buradayız.” O da benim gibi ellerini masaya dayadı ve bana doğru eğildi. Aramızda masa olmasına rağmen yüzlerimiz çok yakındı. Onun dudaklarına dokunmak istedim ama yapmadım. Onun dudaklarına dokunmayı, ona sarılmayı özlemiştim ama hayatta kalmak istiyorsam duygularımla değil aklımla hareket etmeliydim.
“Senin o beğenmediğin duvarlarım beni ayakta tutan tek şey! Herkes gibi sende gidersen…” Bu ihtimal karşısında nefes alamadım.
“Ben buradayım, Cristiana. Ben gitmedim. Hâlâ buradayım. Seni dinliyorum, seninle savaşıyorum, yanında duruyorum. Kendini yalnız hissettiğinde gökyüzüne bak, Cristiana. Gökyüzüne bak ve benim her zaman senin yanında olduğumu, yalnız olmadığını gör, Cristiana. Ama sen beni görmek istemiyorsun.” Akşamları Aaron’ın saçlarını, sabahları ise gözlerini temsil ediyordu. Gökyüzüne ne zaman baksam onu görebilirdim ama onu görememiştim…
“Karanlığımdan gökyüzü görünmüyor. Üzgünüm, komutan.” Aaron, bana daha da yaklaştığında geri çekilmedim. Bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydığında kalbim hızlandı ama tepki vermedim. Tehlikeli sularda yüzüyorduk. Bakışlarını tekrardan gözlerime çevirdi.
“Buradasın ama dokunamıyorum… Dünyanın en kötü işkencesi olabilir.” Sesi kısıktı, ruhumu okşuyormuş gibiydi. “Ama ben burada kalacağım. Ne zaman savaşmayı bırakırsan... sadece bir anlığına bile olsa... seni tutacak birini hatırla. Çünkü o benim.”
“Bence konuşma bitti, komutan.” dedim geriye çekilirken.
“Konuşmamız bitmiş olabilir, gizemli kız ama tekrardan seni elde edene kadar savaşmaya devam edeceğim ve seni elde edene kadar da durmayacağım. Benim savaşım yeni başlıyor, gizemli kız.” Cevap vermemi beklemeden toplantı salonundan çıktı. Bu konuşmanın sonunda enkaza dönmeyi beklerken içimde bir umut belirmişti. Bu saçma bir heyecandı ama sanki yeniden yaşamak istiyordum. Aaron’ın savaşı beni kazanmak için herkesleydi, benim savaşım ise aklım ve kalbimleydi…
Derin bir nefes alıp şaşkınlığımı attım ve kendimi toparlamaya çalıştım. Şoku üstümden atmış olsam bile kalbimin deli gibi atmasını durduramıyordum. Kalbimin sesini duymamazlıktan gelmeye çalışsam da o her seferinde daha şiddetli atıyordu. Sertçe yutkunup bende dışarı çıktım ve dışarıda ne olduğunu anlamaya çalışan Tasha’yla karşılaştım.
“Ne oldu? Aaron sırıtarak çıktı içeriden. Gerçi senin de ondan pek farkın yok.” Tasha, endişeliydi ve ne olduğunu merak ediyordu. Aaron gülümseyerek mi çıkmıştı? Ve bende mi gülümsüyordum?
“Gülümsediğimin farkında değildim.”
“Sen değil, gözlerin gülümsüyor.” Gözlerin gülümsüyor… Gözler gülümser miydi ki? Galiba gülümsüyordu. Peki ama gözler neye gülümserdi ki? Hiçbir fikrim yoktu.
⚔
Tasha’yla savaşçılara ayrılan özel mekâna girdiğimizde Lona’nın tek başına oturduğunu gördüm. Tasha’yla onun yanına geldiğimizde başını raporlardan kaldırdı.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Tasha. Lona, yorgun bir şekilde başını Tasha’nın omzuna yasladı.
“Yirmiye yakın savaşçı nereye kaybolmuş olabilir diye raporları inceliyorum.” Bakışlarım raporlara kaydı. Raporları elime alıp incelemeye başladım. Toplantıda söylenilenden başka bir şey yoktu.
“Yine kendini işe verdi.” diyerek söylendi Tasha. Biri elimden raporları kapınca bakışlarımı ona çevirdim. Bert, gözlerini kısmış raporu okuyordu.
“Sıkıcı.” Diyerek masaya fırlattı raporu. Masaya oturduğunda Evan ve Aaron’da yanımıza gelip masaya oturdu. Evan ve Tasha konuşmaya başladığında Aaron da masada duran raporları ilgilenmeye başladı. Ben ise Aaron’a bakmıyor yanımda getirdiğim belgelerle ilgilenmeye başlamıştım.
“Siz kavga mı ettiniz?” Lona’nın sorusuyla afalladım. Bize mi demişti onu? Başımı kaldırıp Aaron’a baktım. O da bana bakıyordu.
“Kaç gündür var bir gariplik sizde. Neler oluyor?” diyerek Lona’ya katıldı Bert.
“Şimdi tam ayrılmış sayılmazlar ama…” diyerek açıklamaya çalıştı Tasha.
“Şu anlık aramız biraz bozuk ama sadece şimdilik.” diyerek Tasha’nın lafını böldü Aaron. Şimdilik? Diğerlerine döndüm.
“Ayrıldık.” Tekrardan Aaron’a döndüm ve meydan okurcasına baktım. Bunu diğerlerinden saklamanın bir manası yoktu. Bu kelime ikimizi de yaralasa da gerçekti. Ayrılmıştık. “Bunu bilmeye hakları var.”
“Ne?” dedi Bert.
“Neden?” dedi Lona. İkimizde yaşananları anlattık.
“Hâlâ kanıtlamadınız.” diyerek karşı çıktı Tasha.
“Bize değil de ona güveniyorsanız bu bizim suçumuz değil.” Evan’ın sesi sertti. Aaron ve benim yüzümden aralarının bozulmasını istemiyordum.
“Tasha’yla konuşmana dikkat et elimde kalırsın.” diyerek onu uyardım.
“Evan, sinir-küpüne katılıyorum.” diyerek bana katıldı Bert.
“Üzgünüm.” dediğinde Evan, Tasha onun omzuna vurdu. Evan, Tasha’yı incitmekten, kırmaktan korkuyordu. O sırada Liriel’in bize doğru geldiğini fark ettim.
“Liriel.” Tasha’nın sesinde sevecenlik, yüzünde tatlı bir tebessüm vardı. Tabii ki bütün bu sevecenlik ve yakınlık sahteydi. Liriel mesafeli ve anlamaz bir tavırla yanımıza oturdu. Bize elbette güvenmiyordu. Gülümsüyordu ama gülümsemesi gözlerine ulaşmıyordu. Bana sürekli meydan okuyarak bakan Liriel, şu anda bakışlarını benden kaçırıyordu. Bir terslik olduğu belliydi.
“Yarın akşam deniz kenarında toplanıp ateşin etrafında sohbet edeceğiz gelecek misin?” Tasha’nın sorusuyla Liriel kaşlarını çattı.
“Eskisi gibi arkadaş olmak istiyoruz. Aaron’la aranızda yaşananlar bizi ilgilendirmiyor bu yüzden sohbet edip yine eskisi gibi oluruz.” diyerek Liriel’i rahatlatmaya çalıştı Tasha.
“Tamam.” Liriel ikna olduğunda Tasha’yla bakıştık. Tasha bir an kaşlarını kaldırdı, dudaklarını kıpırdatmadan bir şey fısıldar gibi yaptı. Anlamıştım. Yarın gece sadece bir sohbet olmayacaktı.
“İzninizle.” diyerek ayağa kalktım. “İşlerim var, gitmem lazım.”
“Seviliyorsun.” dedi Tasha.
“Sende.” Sırtımı döndüm ama yüreğim hâlâ onların yanındaydı. Çünkü bu savaşın sonu yaklaşıyordu ve birileri hâlâ rol yapıyordu.
⚔
“Çok saçma. Abim böyle bir şeye nasıl izin verir?” dedi Lona. Kafası karışıktı. Kızlar bana gelmişti. Şu anda ise sohbet ediyorduk. “Sizde bana hiçbir şey söylemiyorsunuz.”
“Ben, Aaron söylemiştir diye düşünmüştüm.” Yalan değildi. Birkaç gündür onlarla doğru dürüst konuşmamıştım. Konuştuğumda da Aaron söylemiştir diye de bu konuyu açmamıştım. Lona gözlerini kısıp gözlerimin içine baktı.
“Tamam, tamam. Affettim.” Tasha, gözünü devirip Lona’nın koluna vurdu.
“Sen ve Horol’dan n’aber?” Sesinde ve yüzünde imalı bir sırıtış vardı, Tasha’nın.
“Şu sıralar çok gergin ve abime aşırı öfkeli. Öfkeli ve gergin olmasını anlıyorum ana o da bana hiçbir şey söylemiyor.” Horol’un bütün bu olanları Lona’dan saklamasına darılmıştı.
“Erkek milleti için üzülmeye değmez.” diyerek elindeki kadehi kaldırdı, Tasha.
“Hiçbir erkek bizden önemli değil.” diyerek Tasha gibi kadehimi kaldırdım.
“Hiçbir erkek için göz yaşı akıtmayacağız. Bizim bir göz yaşımız dünyalara bedel.” Lona da bizim gibi kadehini kaldırdığında kadehlerimizi tokuşturup kafamıza diktik.
“Tamam, bu kadar içmek yeter. Ben yatacağım.” diyerek boş kadehi masaya bıraktı Tasha.
“Bende geliyorum.” Lona ve Tasha ayaklandı ve üst kata doğru gitmeye başladı.
“Sende geçe kalma.” Tasha’nın merdivenden çıkmadan önce söylediği son şeydi. Bende oturduğum yerden kalkıp kızların kadehlerini aldım ve mutfağa bıraktım. Salona geri dönüp kendi kadehime biraz daha şarap koydum.
“Çok içme.” diye uyardı Tengri, beni.
“İçki beni çok etkilemiyor, biliyorsun.” İçki, uyku ilaçları gibi şeyler aldığım eğitimlerden dolayı bana geç etki ediyordu. Cevabıma karşılık homurdandı ve bağı kapattı. Muhtemelen uyuyacaktı. Kapı çaldığında kaşımı çattım. Saat çok geçti. Bu saatte kim gelmişti ki? Ayağa kalkıp kapıyı açtım. Karşımda Aaron’ı gördüğümde şaşırdım. Onun burada ne işi vardı?
“Aaron?” dedim şaşkınlıkla. Sarhoştu.
“Burada olmaman lazım. Sarhoşsun.” Kapıyı kapatmaya çalıştığımda ayağını koyup beni durdurdu.
“Sen de sarhoşsun.” Kapı pervazına yaslandı.
“İçki beni çok etkilemiyor. Hem kızlar yukarıda uyuyor.” Eğer herhangi biri Aaron’ı burada görürse yanlış anlayabilirdi.
“Uyusunlar.” Yüzlerimiz arasında on santim kalana kadar eğildi. “Benim ilgilendiğim sensin.”
“İçeri geç.” Kenara çekilip içeri girmesine izin verdim.
“Yine insanların ne düşündüğünü önemsiyorsun. Bırak kim ne düşünüyorsa düşünsün.” diyerek içeri girdi. Dengesiz yürüdüğü için kolunun altına girip yürümesine yardım ettim. Aaron’ı ilk defa bu kadar yıkılmış görüyordum.
“Kendini bu kadar harap ederken ne düşünüyordun ki?!” Sinirle söylenmeye başladım. Koltuğa oturduğunda yanına oturdum.
“Dünyamı.” dediğinde afalladım. Dünyası mı?
“Dünyanı?”
“Evet, dünyamı.”
“Kimmiş bu dünyan?”
“Evrenin en güzel ve inatçı kızı.” Aklına gelen görüntüyle gülümsediğinde gamzesi belli oldu. “Gülüşüne dünyalar yakılır, savaşlar başlatılır.”
“Burada olmaman lazımdı.” diye mırıldandım. Aaron, yüzüme düşen saçları kulağımın arkasına sıkıştırdı.
“Belki de burada olmam lazımdı.” Gözleri hayran hayran bakıyordu.
“Belki.” Bunu dememem lazımdı. Şimdi zamanı değildi. Aaron dudaklarıma doğru yaklaştığında ayağa kalktım.
“Tamam.” Derin bir nefes alıp topuklarımda dönüp Aaron’a baktım.
“Sarhoşum.” Aaron bu tepkime gülmeden edemedi. Hayır, içkiden sarhoş olmamıştım. Ben aşk sarhoşuydum.
“Cristiana.” Tasha seslenince bakışlarım merdivenlere kaydı. Onları tamamen unutmuştum.
“Gitme zamanın geldi bence.” Homurdanarak ayağa kalktı ve çıkışa yöneldi. “Gidebilecek misin?”
“Benim için endişelenme.” Kafamla onu onayladım. Dışarı çıktığında kapıyı ardından kapadım.
“Cristiana?” Tasha’nın endişeli sesini duyduğumda merdivenin o tarafa baktım. “Neden cevap vermiyorsun? Bir şey oldu sandım!”
“Sakin ol. İyiyim.” diyerek onu rahatlatmaya çalıştım. Bakışları kapıya kaydı.
“Biri mi gelmişti?” diye sordu.
“Hayır. Sen neden uyumadın?”
“Aklım sende kaldı.” Tebessüm ettim.
“İyiyim ben. Hadi gir yat.”
“Ama…” Sert bakışlarımla karşılaşınca ısrar etmekten vazgeçti ve geri yukarı çıktı.
⚔
Sonraki gün akşam olduğunda ekibe katılmadım. Aaron’la aynı ortamda olmak istemiyordum. Onun yanında kafam karışıyordu. Savaşçılara ayrılan mekâna girdiğimde gördüğüm kişiyle durdum. Aaron buradaydı. Belgeleri ve raporları inceliyordu. Başını belgelerden kaldırıp bana baktı.
“Cristiana?”
“Ekibe katılırsın diye düşünmüştüm.” diye mırıldandım.
“Ekibe katılırsam rahatsız olursun diye gitmeme kararı almıştım ama anlaşılan sende gitmemişsin.” Bu itiraf karşısında afalladım.
“Yapma…” diye fısıldadım. Sesim acı doluydu. “Yapma. Beni düşünüyormuş, önemsiyormuş gibi yapma.”
“Seni gerçekten önemsiyorum, Cristiana.” Ona dehşetle baktım. Madem bu kadar önemsiyordu neden yıkılmama izin verdi? Madem önemsiyordu neden kalbime hançer sapladı?
“Gitsem ikimiz içinde daha iyi olacak.” Çıkışa yöneldim.
“Cristiana., yapma…” Durdum. Durduğumu gören Aaron konuşmaya devam etti. “Beni kendinden uzaklaştırma. Kendini insanlardan soyutlama. Eğer biri gidecekse ben giderim.”
“Öyleyse kimse bir yere gitmiyor.” Biz birbirimizin en büyük zaafıydık. Aaron’ın yanına oturdum ve belgelerle ilgilenmeye başladım. Onun yanında olmak bana huzur veriyordu. Yorgun bir şekilde gözlerimi ovdum.
“Kaç gündür uykusuzsun?” Bu soruya bakışlarımı Aaron’a çevirdim. Bayadır uyumuyordum.
“Çok oldu.” diyerek geçiştirmeye çalıştım.
“Uyuman lazım.” Evet, uyumam lazımdı ama uyuyamazdım.
“Gerek yok.”
“Cristiana, lütfen.” Bakışlarımı kaçırdığımda konuşmaya devam etti. “Çalışsan da boşa çalışmış olacaksın. Yorgunsun.”
“Aaron, iyiyim.” Sesim itiraz kabul etmeyen bir tondaydı.
“Hareketlenme var. Yakında ortaya çıkacaklar.” diyerek raporları işaret ettim.
“Planları ne?” diye mırıldandı kendi kendine. Planlarını tahmin ediyordum ama kimseye söylemeyecektim. Onların planı varsa benim de planım vardı.
“Yakında öğreneceğiz.” Başını sallayarak bana katıldı.
“Yarın Varek gidiyor.” dedi Aaron. Yarın Akoster Adasına geri dönüyorlardı.
“Şanslısın. Varek, seni dövmeden gidiyor.” İkimizde gülmeden edemedik.
“Dövseydi tek bir kelime bile etmezdim. Hak ettim.” Bakışlarımı kaçırdım. Dediği gibi bir kelime bile etmezdi. Biliyordum. ‘Az kaldı’ diye geçirdim içimden.
“Böldüğüm için üzgünüm.” Kaldor’ın sesini duyunca o tarafa doğru baktım. Geldiğini fark etmemiştim. Benim gerçekten uyumam lazımdı. “Bay Richard, gelebilir misiniz?”
“Tabii.” Bana özür dileyen gözlerle bakıp Kaldor’un yanına gitti
⚔
Limanda Varek ve Valorian Amcayı yolcu etmek için bekliyorduk. Chef ve amcam sohbet ederken Liriel’in ormana girdiğini fark ettim. Kaşlarımı çattım.
“Aaron.” diye fısıldadım.
“Efendim?”
“Liriel ormana giriyor.” dediğimde bakışları Liriel’e kaydı.
“Evet?” diye sordu anlamaz bir şekilde.
“Ormanda kayıp yirmiye yakın savaşçı varken neden ormana gitsin ki?” dediğimde Aaron’da kaşlarını çattı.
“Şu anda bir yere gidemem.” Haklıydı, o gidemezdi ama ben gidebilirdim. Tam gidecekken Aaron beni kolumdan yakaladı. “Tek başına gitme.”
“Ben Alevle Dans Edenim. Bana bir şey olmaz.” diyerek kolumu kurtardım ve Liriel’in peşinden gitmeye başladım. Arkamdan adım sesi geldiğinde durdum.
“Ne var Horol?” Arkamı dönüp Horol’a baktım.
“Liriel’e güvenmiyorum. Ve ormanda yirmi düşman savaşçı varken senin tek başına ormanda dolaşmana izin veremezdim.” Gözümü devirdim. Tek başıma yirmiden daha çok kişiyle dövüşmüştüm.
“Liriel’in izini kaybetmeden gidelim.” dediğimde beraber Liriel’i takip etmeye devam ettik. Liriel durduğunda bende arkasında durdum. Liriel, bana doğru döndü. Beni görünce yüzünde sahte bir gülümseme oluştu.
“Bu ne cesaret, Alevle Dans Eden?” Onun gibi sahte bir gülümsemeyle ona baktım.
“Senin dediğin gibi. Alevle Dans Eden olduğumdandır.” Sesim ukalaca çıkmıştı.
“Tuzak!” diye gürledi zihnimde, Tengri. Bağımız kesilince ejderhaların suyuna ilaç atıldığını anladım.
“Ne oldu, Alevle Dans Eden?” dediğinde etrafımızı savaşçılar sardı.
“Pushy’i hissedemiyorum.” diye fısıldadı Horol. Kılıcımı çektiğimde aynı anda savaşçılar saldırdı. Kıvrak ve dansa benzeyen hareketlerle hepsini savuşturdum. Horol’un kenara sıkıştığını gördüğümde kınından hançerimi çıkardım ve Horol’un arkasındaki savaşçıya attım. Hançerim savaşçının boynuna saplandığında savaşçı yere yığıldı. Yığılan savaşçının yerine hemen başka bir savaşçı geçtiğinde ona da hançer fırlattım ama hançeri fırlattığım gibi kafama sert bir darbe yedim. Darbenin etkisiyle yere düştüğümde kafama bir tane daha darbe aldım. Bilmeden planımı gerçekleştiriyorlardı. Bilincim kapanmadan önce son düşündüğüm şey bu oldu.
Bölümü umarım beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Bay bayyyyy.