Merhabaa. Yeni bir bölümle karşınızdayım. Bölüm geç geldiği için üzgünüm, hastalandığım için bölümü bitirememiştim. Neyse sizi daha fazla tutmayayım. İyi okumalarrrrrrr.
Flashback
Yine Valorian Amcayla antrenman yapıyorduk. Antrenmanın sonunda nefes nefese ve yorgun bir şekilde kenara oturup suyumu yudumladım. Bu günkü antrenman duygular üzerineydi. Kural on ve on iki: Sevgi zayıflıktır, duygularla hareket etme.
“Duygular ölüm demektir.” dedi Valorian Amca. Biliyordum, bunu zaten daha önce bin kere söylemişti. “Aşk ise sadece seni üzer. Ve üzülmek ölmekten daha kötüdür.”
“Neden şimdi bunu bana söylüyorsun ki?” Birdenbire aşktan bahsetmesi garip gelmişti. Ben duygularımı kendi ellerimle öldürmüştüm. Ve duygusuz biri nasıl âşık olabilirdi ki?
“Elbet bir gün âşık olacaksın ve acı gerçekle karşılaşacaksın. Ben senin acı çekmemen için çabalıyorum.” Anladığımı belli etmek adına kafamı salladım.
“Aşk sadece seni üzmez. Yaşadığını hissettirir.” diyerek yanımıza geldi Varek. Aşk umurumda değildi.
“Aşk bütün olumlu duyguları silip süpürür, geriye sadece üzüntü ve hayal kırıklığı kalır.” Valorian Amcanın sesinden itiraz istemediği belliydi. Varek başını eğdi ve tek bir kelime bile edemedi. Varek’in aşk hakkındaki düşüncesinin farklı olduğunu biliyordum ama Valorian Amcanın lafını ikiletmeye cesareti yoktu.
“İkinize de katılmıyorum. Aşk aptalca bir duygudur. Aşk ölümdür.” Sesim kararlıydı. Bir gün âşık olacak kadar aptal olma düşüncesi garipti. Aşkın ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Bu düşünceme ikisi de itiraz edemedi.
“Âşık olunca seni o zaman göreceğiz.” dedi imalı bir sırıtışla, Varek. Valorian Amca sadece gözünü devirdi ve aramızdaki muhabbete karışmadı.
“Dayak yemek istiyorsun herhalde.” Ellerini teslim olurcasına kaldırdı.
“Tamam tamam. Sen kazandın. Lütfen bana saldırma, hep sen kazanıyorsun.” dediğinde güldüm. Her zaman kazanmak zorundaydım. Kaybedemezdim, kaybedersem ölürdüm ve benim her şeye inat yaşamam lazımdı. Bir amacım olduğunu söylüyordu Valorian Amca. O amaç için yaşamam lazımdı. Peki, amacım neydi? Bilmiyordum. Valorian Amca zamanı gelince amacımı anlayacağımı söylemişti.
Günümüz
Düşünceli bir şekilde kayalıklara doğru gitmeye başladım. Amcamın beni öldürmeye çalıştığını öğreneli üç gün olmuştu. Yarın Varek ve Valorian Amca gelecekti. Onlara bunu söylemeyecektim. Eğer söylersem müttefikliği kabul etmezler ve beni de yanlarında götürmek isterlerdi. Onlarla gider miydim? Hayır. Tasha’yı, ejderha ekibini ve Aaron’ı yalnız bırakamazdım. Onlarla kendim olabiliyordum. Onların yanında kendimi güvende hissediyordum.
“Onuncu kuralı ihlal ediyorsun.” Tengri’nin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Kural on: Sevgi zayıflıktır.
“Biliyorum…” Sesim zihnimde düşünceli çıkmıştı.
“Kendini suçlu hissetme. Bu kuralı çiğnemen senin için iyi.” Ona cevap vermedim onun yerine tekrardan düşüncelerime daldım. Kayalıklara yaklaştığımda düşüncelerden kurtuldum. Aaron’la her akşam burada buluşuyorduk. Aramızda hiçbir zaman sözleşmemiştik ama ikimizde her akşam birbirimizi görebilmek için buraya geliyorduk.
Aaron’ı gördüğümde kalbim hızla atmaya başladı. Arkası bana dönüktü. Biraz daha yaklaşınca Liriel’le konuştuğunu gördüm. Kaşlarımı çatıp olduğum yerde durdum ve onları izlemeye başladım.
“Ne yapıyorlar?” diye sordum Tengri’ye.
“Bilmiyorum.” Sesi sert ve kızgındı. Sertçe yutkunup onları izlemeye devam ettim. Liriel, Aaron’a âşık âşık bakıyordu. Neden öyle bakıyordu ki? Aaron da mı ona böyle bakıyordu acaba? Kafamı iki yana salladım ve bu düşünceyi zihnimden kovdum.
Liriel, elini Aaron’ın yanağına koyduğunda kalbim duracak gibi oldu. Aaron, onun elini tutup aşağıya indirdi ama bırakmadı. Aaron bunu bana yapmazdı. Ama ya yaptıysa? En başından beri Aaron’ın duyguları yalan mıydı?
“Tengri.” Sesim zihnimde yalvarır gibi çıkmıştı.
“Onu öldüreceğim.” diye gürledi Tengri zihnimde. Kalbim ağrıyordu. Ne oluyordu bana? Liriel’in bakışları bana kaydığında bir an özür dilercesine baktı. Belki de ben uydurmuştum. Aaron da bana doğru döndüğünde endişeyle bana baktı. Derin bir nefes aldım.
“Böldüğüm için üzgünüm.” dedim ve arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya başladım.
“Cristiana!” Aaron arkamdan bağırdı ama onu duymazdan gelip ilerlemeye devam ettim. Aaron, bana yetişti ve bileğimden tutup beni durdurdum. Duygusuz bakışlarımı ona çevirdim.
“Cristiana, yanlış anladın.” Ben bu durumda ne anlamam gerektiğini bile bilmiyordum.
“Şimdi değil.” dedim. Zihnimi toparlamam lazımdı.
“Lütfen… Lütfen, beni bir kereliğine dinle.” Sesi yalvarır gibiydi. Bileğimi sertçe çekip onun elinden kurtardım.
“Bahanelere ihtiyacım yok.”
“Liriel’i sevmiyorum.” Sessiz kaldım. Ne cevap verecektim ki? Benim sessiz kaldığımı görünce konuşmaya devam etti. “Ben seni seviyorum. Sana ihanet etmem.”
“Onun elini tutun. Sana aşk dolu bakıyordu.” Sesim duygusuzdu. Hiçbir şey hissedemiyordum.
“Onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım ama beni bırakmadı.” Bunun doğru olmasını istedim. Bana yalan söylemiyor olmasını istedim. Aşk sadece seni üzer demişti Valorian Amca. Üzülüyor muydum? Bilmiyordum. Hiçbir şey hissedemiyordum. Duygularım tekrardan beni terk etmişti. Belki de ben onları öldürmüştüm.
“Yapma. Bize bunu yapma.” Son sözlerim buydu. Arkamı dönüp nereye gittiğimi bilmeden ilerlemeye başladım. Bütün bunlar Liriel’in bir oyunu olabilirdi. Aaron, beni en başından beri Liriel’in yerine koyuyor olabilirdi. Bütün bu düşünceler zihnimde uçuşurken ben hiçbir şey hissedemedim. İşte, o zaman anladım, hissizliğin en büyük his olduğunu…
Kendimi Tasha’nın evinin önünde buldum. Zihnimi toparlayabileceğim en iyi yer burasıydı. Tasha her zaman benim yanımda olmuştu. Hiç düşünmeden kapıyı çaldım. Bir süre sonra kapı açıldı ve meraklı bakışlarla bana bakan Tasha’yı gördüm.
“Cristiana?” Ona cevap vermeden sarıldım. Bu sarılmama karşılık “Neyin var?” diye sordu, hâlâ birbirimize sarılırken.
“Bilmiyorum.” diye mırıldandım ve ondan ayrılıp içeri girdim.
“Ne oldu? Söyle hemen.” Sesi endişe doluydu. Koltuğa oturduğumuzda bir süre daha sessiz kaldım. Nasıl başlayacaktım? Ne söyleyecektim? Kafam çok karışıktı, düşüncelerim birbirine giriyordu. İçimdeki karanlıkta kaybolmuştum.
“Aaron ve Liriel’i gördüm.” Sesim kısık çıkmıştı. Tasha, dehşet içinde bana baktı. Bir süre düşüncelere daldı.
“Ne?” diye döküldü en sonunda dudaklarından. Gördüğüm bütün her şeyi ona anlattım. Bütün her şeyi detaylıca anlattıktan sonra bir süre daha sessiz kaldık. Bu sefer ikimizde düşüncelere dalmıştık.
“Liriel’in planı olabilir. Sonuçta seni bu konuda tehdit bile etti.” Evet, tehdit etmişti ama Aaron bu oyunlara gelecek bir kişi değildi. Ya kanmışsa? Kafam çok karışıktı.
“Bende bunu düşündüm ama… Bilemiyorum.”
“Sen bu konuda ne hissediyorsun?” Ne mi hissediyordum? Hiçlik. Duygularım yoktu sadece içimdeki karanlık boşluk vardı.
“Hiçbir şey. İçimdeki karanlıkta kayboldum.”
“Onu geberteceğim. Hatta ikisini de geberteceğim.” Derin bir nefes alıp sakinleşti ve konuşmaya devam etti. “Peki, ne yapmayı planlıyorsun?”
“Olaylar çözülene kadar Aaron’dan uzak duracağım.” Bu kararım en doğru karar gibi gözüküyordu. Böylece ikimizde daha az üzülür, daha az yıpranırdık.
“Ben senin yanındayım.”
“Biliyorum.”
“Bende bir şeyler öğrenmeye çalışacağım.” dediğinde ne diyeceğimi bilemedim.
“Teşekkürler.”
“Teşekkür etmene gerek yok. Biz dostuz, tabii ki de senin için her şeyi yapacağım.” İşte o zaman karanlığımda bir ışık yandı ve karanlığımı aydınlattı…
⚔
Öğlene doğru Akoster adasının gemisinin adamıza yaklaştığını öğrenmiştim. Şu anda da Akoster adasının gemisinin limana yaklaşmasını izliyordum. Amcam, Horol, Aaron, Kaldor, ben ve birkaç savaşçı onları karşılamak için limana gelmiştik.
Aaron’a bakmıyordum ama onun bakışlarını hissedebiliyordum. Ona bakmamak, onunla konuşmamak, ona yakınlaşamamak kalbimi ağrıtsa da her zaman olduğu gibi bunu görmezden geliyordum. Horol, bir gariplik olduğunu fark etmişti. İlk andan beri bir bana bir Aaron’a bakıp ne olduğunu çözmeye çalışıyordu.
“Ne oldu?” diye sordu merakla en sonunda. Bakışlarımı ona çevirdim.
“Ne?” Anlamamazlıktan gelmiştim. Onunla bu konuyu konuşmak istemiyordum.
“Anlamamazlıktan gelme.” dediği sırada gemiden Akoster adasının savaşçıları ve Valorian Amca, Varek ve Chef indi. İkimizde dikkatimizi oraya verdik. Chef ve diğer savaşçılar amcam ve Horol’a selam verirken Varek ve Valorian Amca selam vermemişlerdi. İkisi de direkt olarak yanıma gelmişti.
“Bizi bu adaya kabul ettiğini için teşekkürler. En çok da bu toplantının yapılmasına katkıda bulunan Bayan Cristiana’ya teşekkür ediyorum.” dedi Akoster adasının Chef’i. Chef’e başımla teşekkür edip tebessüm ettim.
“Asıl biz teşekkür ederiz adamıza gelip bizimle toplantı yapmayı kabul ettiğiniz için.” dediğimde Chef’de benim gibi tebessüm etti.
“Akoster adasını ağırlamak bizim için bir onurdur.” diyerek araya girdi amcam. Chef ve amcam konuşmaya başladılar.
“Ne oldu?” diye sordu Varek. Bakışlarımı ona çevirdim. Kaşlarını çatmış, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Sonra konuşuruz.” diyerek onu geçiştirdim. Varek, yanımdan uzaklaşıp Chef’in yanına gitti ve bir şeyler söyledi. Chef’in bakışları bir an bana kaydığında benim hakkımda konuştuklarını anladım. Chef, Varek’in söylediği bir şeyi kafasıyla onayladı ve bana baş selamı verdi. Chef’i baş selamıyla yanıtladıktan sonra yanıma gelen Varek, beni yürütmeye başladı.
“Şimdi konuşabiliriz.” dediğinde ona kızgın bir şekilde baktım.
“Chef’e ne dedin?” Omuz silkti.
“Bayan Cristiana’nın benimle konuşmak istediğini.” Ona gözümü devirdim ve başımı olumsuz anlamda iki yana salladım.
“Bence bir yandan adayı gezip bir yandan da sohbet etmek güzel olur.” Onun bu çocuksu heyecanını görünce tebessüm ettim. Konuşmayacağımı anlayınca konuşmaya devam etti. “Evet, seni dinliyorum.” Derin bir nefes alıp gözümü kaçırdım.
“Aaron ve Liriel’i yakınlaşırken gördüm.” dediğimde olduğu yerde durdu.
“Ne?” Sesinden sinirli olduğu anlaşılıyordu. “O çocuğu geberteceğim. Ya da vazgeçtim onu bir güzel dövdükten sonra onu öldüreceğim.”
“Varek, sakin ol.” Sesim sakin ve duygudan yoksundu.
“Nasıl sakin olabilirim, Cristiana? Bu dünyada en üzülmeyi hak etmeyen kişi senken insanlar sürekli seni üzüyor!” Afalladım. Hayır, afallamamın nedeni Varek’in tepkisi değildi, son cümlesiydi. Bu cümleyi ilk Aaron bana demişti. Hayır, onu düşünmeyecektim. Varek’e detaylıca olanları anlattım.
“Bu Liriel denen kız seni tehdit ediyor ve bu alçak komutanla böyle bir olay yaşanıyor.” Sinirleri bozulmuş gibi gülümsedi ve konuşmaya devam etti. “Bence dünyayı alevlere vermek için güzel bir neden.”
“Belki bir gün dünyayı aleve veririm ama o gün bugün değil.” Şakayla karışık söylemiştim bunu ama ikimizde bunu yapabileceğimi biliyorduk.
“Bu konu hakkında sana verebileceğim en iyi fikir birbirinizden uzak durmanız. Böylece ikinizde daha az yıpranırsınız.” Onu kafamla onayladım ve adayı gezmeye devam etmeye başladık.
“Hatırlıyor musun? Valorian Amca bize aşkın sadece üzüntü ve hayal kırıklığı getirdiğini söylemişti. Haklıymış. İkinizde haklıymışsınız.” Aşk önce bana yaşadığımı hissettirmişti sonra ise beni yerle bir etmişti.
“Sende aşkın ölüm ve aptallık olduğundan bahsetmiştin.” Evet, demiştim. Bu düşünceme hâlâ katılıyordum.
“Aptalın tekiyim.”
“Hayır, Cristiana. Sen tanıdığım en zeki insansın, sadece âşık olmuştun.”
“Âşık bir aptalım.” diyerek düzelttim.
“Zeki, âşık bir aptalın teki. Ölümü bile alt edebilecek kadar zeki ama aşkın sonunda ölüm olduğunu bile bile âşık olan bir aptal. Alevle Dans Eden bir aptal.” Ona omzuna vurarak cevap verdim. Ona verebileceğim bir cevap yoktu, beni benden iyi tanıyordu.
Varek’e adayı gezdirdikten sonra işlerimi halletmek için savaşçılara ayrılan özel mekâna gittim. Raporlar birikmişti. Zaten bana en iyi gelen şeyde çalışmaktı. Bir süre sonra içeri biri girdi. Kafamı kaldırıp gelen kişiye bakmadım, çünkü kimin geldiğini biliyordum.
“Alevle Dans Eden, konuşabilir miyiz?” diyerek yanıma geldi Liriel.
“Pekâlâ.” diyerek oturduğum yerden kalktım. “Ama palavralarla işim yok. O yüzden eğer yalan söyleyeceksen söyleme. Anlarım.”
“Herkes sen değil, Alevle Dans Eden.”
“Ne söyleyeceksen söyle.” Sesim sertti.
“Dün akşam hakkında konuşacaktım…” Derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti. “Diğer kadın olmak zorunda olduğun için üzgünüm. Aaron, seni benim yokluğumu doldurmak için kullanmış.”
“Biliyor musun, Liriel?” Başımı omzuma yatırdım. “O kadar benzemiyoruz ki. Bu ihtimallin gerçek olma olasılığı çok düşük.”
“Hâlâ Aaron’ın böyle bir şey yapmayacağını düşünüyorsun, değil mi? Hâlâ seni sevdiğini zannediyorsun. Çok safsın.” Saf? Beni tanımadığı çok belliydi.
“Seninle bir erkek için laf dalaşına girmeyeceğim, Liriel.”
“Neden? Yoksa yenilmekten mi korktun, Alevle Dans Eden?” Hâlâ yenilgiden bahsediyordu. Evet, Liriel’le kavga etmiştik ama bunun sebebi Aaron değildi.
“Bir erkek için kavga edecek kadar düşmedim, Liriel. Sende o seviyeye düşme.”
“Şunu bil. Sen hep diğer kadın olacaksın, Alevle Dans Eden.” Cevap vermemi beklemeden dışarı çıktı. Onun çıkmasıyla içeri bir savaşçı girdi.
“Bayan Cristiana, Chef sizi çağırıyor. Bay Clark’ın evinde sizi bekliyorlar.”
“Tamam, gidebilirsin.” diyerek yanıtladım savaşçıyı. Biri bitiyordu diğeri başlıyordu. Derin bir nefes aldım ve Horol’un evine doğru gitmeye başladım. Eve vardığımda kapıyı çalıp beklemeye başladım. Bir süre sonra kapı açıldı ve Horol’u gördüm.
“Hoş geldin.”
“Nelere oluyor?” dediğimde kapının önünden çekildi. İçeri girip salona doğru yürüdüm. Salonda amcamı gördüğümde kapı pervazına yaslandım.
“Sonunda geldin.” dedi amcam. Sesi alay eder bir tondaydı.
“Üzgünüm ama senden daha önemli işlerim var, amca.” dedim aynı alayla.
“O önemli işlerin Aaron mı?” Aaron’ın ismini duyunca kalbim sızladı.
“Seni ilgilendirmez.” Sesim sertti.
“Beni ilgilendirin. Eski sevgilin beni tehdit edip ismimle sesleniyorsa ilgilendirir.” Afalladım. Ne zaman bunu yapmıştı? Bana neden söylememişti? Ben ona karışmamasını söylememe rağmen neden böyle bir şey yapmıştı?
“Ne?” Dudaklarımdan dökülebilen sadece bu olmuştu.
“Bilmiyormuş gibi davranma.” diye gürledi amcam. Gözlerimi kapayıp derin bir nefes aldım ve her zaman olduğu gibi duygularımı yok ettim
“Ne zaman oldu bu?” Sesim yine sert çıkmıştı.
“En son komutanlarla yaptığımız toplantıda seni küçümsemememi söyleyip tehditler savurdu. Ne cüretle böyle bir şeye kalkışabiliyor?!” Elini salonun ortasında duran sehpaya ser bir şekilde vurdu.
“Masayı onun kafasında kırmaya ne dersin?” diye bir öneri sundu Tengri. Bunu yapmak her ne kadar çok istesem de yapamazdım. Öfkemle değil, aklımla hareket etmeliydim.
“Baba, sinirine hâkim ol.” Horol’un sesi sert ve tehditkardı.
“Ben izin verdim. Eğer onun işini elinden almayı planlıyorsan Chef’liğin benim elime geçer.” diyerek amcama cevap verdim. Benim yüzümden Aaron’ın komutanlığının gitmesini istemiyordum.
“Seni aldatan birini koruman çok onursuzca. Sen Clark’ların yüz karasısın.”
“Ne?” dedi Horol, şaşkınlıkla.
“Zaten sen anca diğer kadın olurdun. Sen sevgiyi hak etmiyorsun.” diyerek konuşmaya devam etti amcam. Zaten sen anca diğer kadın olurdun… Sen sevgiyi hak etmiyorsun… Bu cümlelerin ağırlığı altında ezildim. Hiçbir tepki veremiyordum.
“Çık dışarı, baba!” diye gürledi Horol.
“Horol?” Amcamın, Horol’un böyle bir tepki vermesini beklemediği afallamasından belli oluyordu.
“Bu kadar düşmeni beklemezdim.” Horol’un sesinde kınama vardı. “Şimdi çık dışarı.”
“Bırak, ben gidecektim zaten.” dedim Horol’a. Onun desteğine ihtiyacım yoktu. Kimsenin desteğine ihtiyacım yoktu.
“Cristiana…” Elimi kaldırarak Horol’u susturdum ve sert bakışlarımı amcama sabitledim.
“Ne bir Clark’ım ne de ikinci kadınım. Ben Alevle Dans Edenim, amca. Duygusuz canavarın tekiyim. Ve sizin tek kurtuluşunuzum. Çoğu müttefikiniz sizden daha çok bana sadık. Senin Chef’liğin iki dudağımın arasından çıkacak bir söze bağlı. Herkes haddini, statüsünü ve ağzından çıkan kelimelerini bilsin. Çünkü karşında beş yaşındaki Cristiana değil, Alevle Dans Eden duruyor. Evini yaktığım gibi bu adayı da aleve veririm.”
Horol’un evinden çıktım. Aaron’a sinirliydim, kızgındım. Ama hepsinden daha çok kırgındım. Ne Liriel’in sözleri ne de amcamın hakaretleri canımı bu kadar yakmıştı. Ama Aaron… Ona inanmıştım. Güvenmiştim. Şu anda hiçbir şey düşünemiyordum.
Yürüdüm. Nereye gittiğimi bilmeden sadece yürüdüm. Durduğumda kendimi kayalıklarda buldum. Aaron, kayalıkların ucunda durmuş ufka bakıyordu. Üstünde siyah bir gömlek altında ise siyah pantolon vardı. Beni fark edince bana doğru döndü.
“Cristiana?” Sesi endişeli ve üzgündü. Ona şu anda çok öfkeliydim. Belki şu an onunla konuşmamam lazımdı ama benim ondan alacak cevaplarım vardı.
“Neden?” Sesim duygusuzdu ama aynı zamanda da bir sürü duygu barındırıyordu. “Karışmamanı söylememe rağmen neden gidip amcamla benim için tartışıyorsun?”
“Çünkü seni küçümsemesine göz yumamazdım.” Sesinden acı çektiği belliydi. Bana doğru geldi ve önümde durdu.
“Önce beni Liriel’in yerine koyup onun yokluğunu doldurmaya çalışıp sonra da gelip seni küçümsemesine dayanamadım diyemezsin!” Sesim gittikçe yükselmişti. Kaşlarını çattı.
“Seninle Liriel’in yerini doldurmak için sevgili olmadım.”
“Yapma Aaron. Palavralarına ihtiyacım yok. Liriel zaten ‘diğer kadın’ olduğumu yüzüme vurdu.” Diğer kadın… Ben, Aaron için bundan mı ibarettim?
“Liriel sana ne söyledi?” Sesi sertleşmişti.
“Onun ne söylediği umurumda değil, kimsenin ne söylediği umurumda değil! Ben ilk defa birini sevmiştim.” Kimin ne söyleyip yaptığı umurumda değildi. Ben, Aaron’a güvenmiştim, sevmiştim.
“Cristiana, sandığın gibi değil…”
“Sandığım gibi değil mi? Liriel, gelip de kendinden emin bir şekilde bana ‘Diğer kadın olmak zorunda olduğun için üzgünüm. Aaron, seni benim yokluğumu doldurmak için kullanmış.’ diyebiliyor ve bunda senin hiçbir suçun olmuyor mu?” Duygularım kontrolü eline almıştı.
“Cristiana, lütfen beni bir kere dinle.”
“Yapma, Aaron. Yapma. Aşkıma dokunma. Bırak öylece kalsın. Palavralarınla aşkımı kirletme. Belki ileride güzel hatırlarım.” Birinin bizi izlediğini fark ettim. Ama ona odaklanamadım. Nefes alamıyordum. Aaron’ı orada bırakıp evime gittim. Kapıyı kapatıp sırtımı kapıya verdim ve yere oturdum.
“Kendini toparla, minik savaşçım.” Tengri’nin sesi yumuşaktı.
“Ben daha amcamın beni öldürmeye çalışmasını atlatamamışken bir de bunun olması…” Güçlü durmak zorundaydım. Bir daha üzülmemek için duygularımı öldürmüş, sonra bir adamın gelip de o duyguları canlandırmasına izin vermiştim. Aaron’ı bir kere bile dinlememiştim, belki de en çok onu dinlemem lazımdı. Ama ben onun hiç dinlememiştim. Peki ama neden onu dinlememiştim? Ona inanmaktan korkmuştum, bir yalana inanmaktan, tekrardan kırılmaktan korkmuştum.
“Sen Alevle Dans Edensin. Kimseye muhtaç değilsin. Duygularını değil, aklını dinle.” Haklıydı, ben Alevle Dans Edendim. Duygusuz savaşçıydım. Gözümü kapadım ve bütün duygularımı kendi içimde öldürdüm. Ya ben duygularımı öldürecektim ya da duygularım beni öldürecekti. Her zaman duygusuz olunmaya zorlanmıştım. Nefeslerimi ve düşüncelerimi düzene soktum. Hayat bir bilinmezlikti ve ben bütün bilinmezliklere ışık tutacaktım. Ne Aaron’a ne de Liriel’e koşulsuz güvenebilirdim. Duygularımı değil aklımı dinleyecektim. Kapı tıklatılınca ayağa kalktım ve kapıyı açtım.
“Aaron’la konuşmuşsun.” diyerek bana sarıldı Tasha.
“Evet.” derken kapıyı kapattım ve koltuğa oturduk.
“Nasıl geçti konuşma?” diye sordu.
“Berbat. Duygularım aklımı kontrol etti.”
“Tahmin edeyim duygularını yine yok ettin.” Evet, yapmıştım.
“İyi bir savaşçı olmak için duygusuz olmak lazım.” diyerek geçiştirdim bu olayı.
“Bakıyorum da savaşçı kişiliğin geri gelmiş.”
“Gelmek zorundaydı.” dediğimde düşünceli bir şekilde beni kafasıyla onayladı.
“Evan’dan bir şeyler öğrendim.” dediğinde bütün dikkatimi ona verdim.
“Seni dinliyorum.” Tasha, öğrendiği bütün her şeyi bana anlatmaya başladı.
⚔
Toplantı salonuna girdiğimde Varek ve Valorian Amcanın bakışları bana döndü. Onları başımla selamlayıp yerime oturdum. Horol’un sert bakışları yanımdaki Aaron’a kilitlenmişti. Fark ettiğim şeyle kaşlarımı çatıp amcama baktım. Aaron’a ve bana oyun oynanıyor olabilirdi.
Toplantı salonunun kapısı açıldığında bakışlarım oraya döndü. İçeriye Liriel ve Kaldor girdiğinde istemsizce bakışlarım Aaron’a kaydı. Kaşlarını çatıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Anlaşılan Aaron da Liriel’in gelmesini beklemiyordu.
“Cristiana…” diye fısıldadı Aaron ama onun konuşmasına izin vermedim.
“Liriel’in toplantıya katılacağından haberin yoktu. Biliyorum.” dedim fısıldayarak. Aaron’ın tereddüt ettiğini görünce ona güven verircesine baktım. Tekrardan amcam kaçamak bir bakış attım. Bir şeyler yerine oturuyordu.
“Chef…” Kendi kendine fısıldadı Aaron. Onun da zihninde bir şeylerin oturduğu belliydi. Liriel ve Kaldor yerlerine oturup amcama baş işareti verdiler.
“Herkes geldiğine göre toplantıya başlayabiliriz.” diyerek toplantıyı başlattı amcam.
“Bize müttefiklik vadediyorsunuz.” diyerek giriş yaptı Chef. “Clark’lar müttefiklik istiyorsa durum baya vahim.”
“Clark’ları aşalarken kendi yetiştirdiğiniz kişiyi de aşağılamış oluyorsunuz. Unuttunuz mu? O da bir Clark.” dedi Horol.
“O bir Clark değil. Şunu bilin bu toplantı onun sayesinde oluyor.” Chef’in ses tonu sertti.
“Evet, müttefikliğinize ihtiyacımız var. Çünkü düşmanımızı ancak birlik olursak yenebiliriz.” diyerek araya girdi Liriel.
“Bu savaş herkesi etkileyecek bir savaş. Eğer kendi savaşçınızın yanında durmayacaksanız siz bilirsiniz.” Amcamın sesinde iğneleyici bir ton vardı.
“Bayan Cristiana’yı da alıp kendi adamıza gidebiliriz. Emin olun bu savaşı onsuz kazanamazsınız.” diye yanıtladı Valorian Amca, amcamı. Bakışlarım Liriel’e kayınca bu durumdan memnun olmadığı belli oluyordu.
“Cristiana’yı oyunlarınıza alet etmeyin. Bu toplantı onun sayesinde gerçekleşiyor olabilir ama bu onun hakkında karar verebileceğiniz anlamına gelmez.” diyerek araya girdi Varek.
“Varek!” Valorian Amca’nın sesinde uyarı vardı ama Varek bu uyarıyı görmezden geldi ve Horol ve Aaron’la tartışmaya giriştiler.
“Tüm dünyaya korku saldıktan sonra onlara böyle muhtaç olursunuz. Şimdi yanınızda kimse yok.” dedi Chef, amcama.
“Yıllardır Flayes Adasına bu kadar kinlendiğinizi bilmiyordum.”
“Yıllardır düşmanız ve siz düşmanınıza müttefiklik öneriyorsunuz.” Chef ve amcamda kavga etmeye başladığında bir şeyler yapmam gerektiğini anladım.
“Yeter.” Bağırmamıştım ama sesim herkesi susturmaya yetmişti. “Ben ne Akoster Adasına ne de Flayes Adasına bağlıyım. Ben hiçbir yere ait değilim ama aynı zamanda her yere aitim. Ben Alevle Dans Edenim. Kimse benim adıma konuşamaz ya da karar veremez. Ben burada Flayes Adasını temsil etmiyorum. Burada Alevle Dans Eden olarak tarafımı ilan ediyorum. Burada da sizin güç gösterilerinizi izlemeye değil, bir karara varmanız için geldim. Kendi aranızda savaşırsanız yok olmaya mahkûm olursunuz. Karar sizin.”
“Müttefikliği kabul ediyoruz.” dedi Valorian Amca. “Cristiana için bu müttefikliği kabul ediyoruz.” Valorian Amca Chef’in sağ kolu olduğu için kararlar alabiliyordu ama yine son kararı Chef verirdi, bu yüzden bütün bakışlar Chef’e döndü. Chef başıyla katıldığını belli ettiğinde herkes rahatlayarak tuttukları nefeslerini verdiler. Kapı tıklatılmadan açılınca bütün bakışlar oraya döndü.
“Toplantıyı böldüğüm için özür dilerim Chef’im ama önemli bir bilgiyle geldim.” dedi savaşçı.
“Seni dinliyoruz.”
“Adaya bir grup savaşçı ayak bastı ama izlerini kaybettik.” İşte şimdi bütün taşlar yerine oturmuştu…
Umarım bölümü sevmişsinizdir bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Görüşürüzzzzzz.