İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 20 · 7 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 20

20.Bölüm

Yeni bir bölümle karşınızdayımmm. Umarım bölümü beğerisiniz. İyi okumalarrrr.

Flashback

Yine peşimde savaşçılar vardı. Hangi adaya ait olduklarını bilmiyordum. Onlar hakkında tek bildiğim beni öldürmek istedikleriydi. Ama bilmedikleri bir şey vardı: Ben izin vermedikçe kimse beni öldüremezdi. Kalabalıktan uzaklaşıp tenha bir yere yöneldim.

“Bayan Cristiana.” diye seslendi içlerinden bir savaşçı. Durup yavaşça arkamı döndüm.

“Buyurun.” Sesimde ölümün sükûneti vardı. İçlerinden bir savaşçı hızla eline bir hançer aldı ve bana fırlattı. Dönerek hançerin bana gelmesinden kurtuldum ve çevik bir hareketle kendi hançerimi ona fırlattım. O, benim kadar şanslı değildi. Hançerim boğazına saplandığında elleri boğazına doğru gitti lakin bir şey yapamadan yere yığıldı.

Geri kalan iki savaşçı kılıçlarını çektiler. Onlara meydan okurcasına baktım. İkisi de aynı anda saldırdığında birinin hamlesini engelledim, diğerine ise bana hamle yapmasına izin vermeden karnına tekme attım. Savaşçı sendeleyerek gerilediğinde diğer savaşçıya hamle yaptım.

İki savaşçı da boğazları kesilmiş bir şekilde yere yığıldıklarında bir süre öylece başlarında dikildim. Savaşçıların adalarının sembolünü zihnime kazıdım. Bu sembolü asla unutmayacaktım.

Günümüz

Amcam beni öldürmeye çalışmıştı.

Bu cümle kafamda yankılandığında kalbim bir anlığına durdu sanki. Nefes almak zorlaştı. Bu gerçeği sindirmem için kendime birkaç saniye tanıdım. Bu gerçekle yüzleşmek... boğazımı düğüm düğüm etmişti.

O an evde ayak sesleri duydum.

Hızla mektubu ve çekmecedeki her şeyi aldım, parmaklarım istemsizce hançerlerime gitti. Gelen kişinin yüzünü tanıdığımda tuttuğumu yeni fark ettiğim nefesimi verdim. Aaron.

“Ne işin var burada?” Sesim normal çıkmıştı ama içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti.

“Asıl senin ne işin var?” dedi aynı sertlikle. Benim için endişelenmişti. “Ya biri buraya girdiğini görseydi, ne diyecektin?”

“Horol’a bakmaya geldiğimi söylerdim. Asıl sen ne diyecektin? Sende mi Horol’u aradığını söyleyecektin? İşinden mi edinmek, zindanlarda çürümek mi istiyorsun?” Amcam onun buraya izinsiz girdiğini öğrenirse işini elinden alır, yetmezmiş gibi zindana attırırdı ve bu da Richard'ların ve Clark’ların arasında kaçınılmaz bir savaşı körüklerdi. Şu an zaten savaşın içindeydik bir de içimizde bölünemezdik. Zaten kimse sevgilimi zindanlarda çürütemezdi, izin vermezdim.

“Eve birinin girdiğini fark ettiğimi ve hiçbir şeyin çalınmaması için eve girdiğimi söylerdim.” Diyerek benim gibi bir yalan üretti hemen. Pek yalan olmasa da buraya beni fark ettiği için girdiğini biliyordum.

“Neden buraya girdin?” diye sordu.

“Sen neden buraya geldin?” diyerek sorusuna soruyla cevap verdim. Cevabını biliyordum ama yine de bunu ondan duymak istemiştim.

“Senin için.” Meraklı gözlerle bana baktı.

“Bunun için.” diyerek mektubu ona uzattım. Mektubu okuduğunda gerildi.

“Bunu yapmış olamaz.” Ciddi olduğumu görünce gözleri karadı.

“O adamı öldüreceğim.” diyerek gitmeye kalktı ama onu kolundan tutup durdurdum.

“Bana bırak.”

“Bu durum hiç hoşuma gitmiyor.” Kararlı bakışlarımla karşılaşınca derin bir nefes verdi ve “Pekâlâ.” diyerek pes etti.

⚔

Akşam olmuştu ve ben amcamın salonundaki koltukta oturuyordum. Sırtım kapıya dönüktü ve salonu sadece sehpanın üzerinde duran tek bir mum aydınlatıyordu. Kapı gıcırtısı sesi geldiğinde amcamın eve geldiğini anladım. Amcamın ayak sesleri yaklaştı; salona doğru geliyordu. Ayak sesleri durdu.

“Sende kimsin ve benim evimde ne işin var?” dedi amcam sert bir şekilde. Ayağa kalkıp amcama döndüğümde yüzünde çok kısa bir an şaşkınlık belirdi ama hemen kayboldu.

“Cristiana?”

“Yanlış tahmin. Alevle Dans Eden.” Sesim sert, soğuk ve mesafeliydi.

“Ne saçmalıyorsun sen? Evime izinsiz giremezsin!” dediğinde başımı omzuma doğru yatırdım ve mektubu ortaya çıkardım. “Nereden buldun onu?”

“Artık bir önemi yok.”

“Reddetmeyeceğim, yaptım.” Bu iki kelime beni sinirlendirmeye yetmişti.

“O zaman bedelini de ödeyeceksin.” diyerek elimdeki mektubu sehpada duran tek muma tutum. Mektup alev almaya başladı. Amcam bana doğru bir adım atmaya çalıştı ama o bir adımla beraber boğazına hançer dayandı.

“Tek bir adım daha atarsan boğazını kesmekten hiç çekinmem.” diye tehdit etti Tasha. En başından beri salonun köşesindeki karanlıkta saklanıyordu.

“Tasha?” dedi amcam şaşkınlıkla. Onun burada olmasını beklemiyordu.

Yanan mektubu göz hizama kaldırdım. Alevler parmak uçlarıma yaklaşıyordu. Mektubu kendimden uzaklaştırdım. “Artık karşında beş yaşındaki Cristiana ve Tasha yok, amca.” dediğimde mektubu bıraktım. Yanan mektup yere düşünce alevler büyümeye başladı.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun?!” diye gürledi amcam. Alevler artmaya devam ediyordu. Tasha, amcamın bacağına vurarak onu dizlerinin üstüne düşürdü.

“Bir daha Cristiana’ya zarar vermeye kalkarsan değil bu evi, sana ait olan her şeyi, bu adayı küle çeviririz ve sende içinde yanarak can verirsin.” Sesi sert ve kararlıydı. Ateşin gölgesi yoktu ama yanabilmesi için elbet bir şeye ihtiyacı vardı. Bizde Tasha’yla öyleydik. Ben ateştim, o ise kibritti. O olmadan ben yanamazdım. Tasha, benim yanmamı sağlayan tek şeydi. O olmazsa, ben sadece duman olurum.

“Fazla vaktiniz yok. İnsanlar geliyor.” diye uyardı Tengri, bizi. İnsanlar etrafta toparlanmada önce Tasha’yla evden çıktık. Çok geçmeden insanların bağrışları duyuldu. Şaşkınlık maskesini takındık ve dışarı çıktık. Ekibi gördüğümüzde onların yanına gittik.

“Ne oluyor?” diye sordu sahte bir endişeyle. Neler olduğunu biliyorduk, biz yapmıştık.

“Chef’in evi yanıyor.” diye açıkladı Bert.

“Bilmiyormuş numarası yapmayın. Sizin yaptığınızı biliyorum.” dediğinde Aaron, yüzümüzdeki şaşkınlık maskesini çıkardık.

“Ne?” Ekip aynı anda aynı tepkiyi vermişti.

“Neden?” diye sordu Lona, endişe ve merakla. Neler olduğunu detaylıca anlattım.

“Evle beraber yandığına emin olsaydınız.” dedi Bert.

“Alevle dans eden!” Lirel’in sesiyle ona doğru döndüm. “Amcanın evinin yandığına bakıyorum da pek bir sevinmiş gördüm seni.”

“Liriel, benimle uğraşmaya kalkma. Duygusuz birini üzemezsin.” Sesim buzdan farksızdı.

“Çok büyük konuşmamak lazım, Bayan Cristiana.”

“Ben büyük konuşmam, olanları söylerim. Ben kendi duygularımın katiliyim. Yani elinden geleni ardına koyma.” Lirel, tek bir damla göz yaşımı akıtamayacaktı.

“Savaş başlasın o zaman.” Sesinde meydan okuma vardı.

“Başlasın.” Liriel’in bilmediği bir şey vardı: Ben kazanamayacağım savaşlara girmezdim. Omzuma bilerek çarparak yanımdan gittiğinde gözümü devirdim.

“Bir gün bu kız elimde kalacak.” diye homurdandı Tasha.

“Benimde akşam yemeğim olacak.” diyerek Tasha’ya katıldı Tengri. Bert, kolunu omzuma atıp saçlarımı karıştırdı.

“Boş ver sinir-küpü, sen zaten kazanansın.”

“Bana hayransın değil mi?” dedim alay edercesine.

“İdolümsün.” dediğinde ikimizde güldük.

“Ekip, yarın sabah antrenman var. Herkes evine gitsin ve güzelce uykusunu alsın. Yarın bahane istemiyorum.” Aaron yine komutan moduna geçmişti.

“Görüşürüz.” dedi Tasha.

“Görüşürüz. Seviliyorsun.”

“Sende.” Ekip dağıldığında ikimiz tek kaldık.

“Sende uyu.”

“Emredersiniz, komutan.” dediğimde beni belimden yakaladı ve kendine doğru çekti. Burnunu saçlarıma gömüp kokumu içine çekti.

“Ben senin saçının tek bir teline bile kıyamıyorken insanlar nasıl seni öldürmeye çalışabiliyor anlamıyorum.” diye mırıldandı. Hep ölümle dans etmiştim. Ölüm asla peşimi bırakmamıştı. Ona cevap vermedim, veremedim. Boğazım düğümlendi. Herkes benim ölmemi isterken onlar yaşamamı istiyorlardı…

“Komutan, kuzenimden ayrılırsanız kuzenimle konuşmak istiyorum.” Horol’un sesiyle birbirimizden ayrıldık. Aaron’a bakıp onu başımla onayladım.

“İyi geceler, sevgilim.” Bakışları sevgi doluydu.

“İyi geceler, sevgilim.” dedim onun gibi sevgi dolu bir şekilde. Yanımızdan ayrıldığında bakışlarımı Horol’a çevirdim. Kusacakmış gibi bakıyordu.

“Lona’yla dışarıdan böyle mi gözüküyoruz?” diye sordu Horol.

“Evet.” dediğimde bana üçüncü gözüm çıkmış gibi baktı.

“Hayatımda ilk defa Aaron’ı anladım.” dediğinde gözümü devirdim.

“İyi geceler, Horol.” Tam gideceğim sırada Horol, bileğimden yakaladı ve beni durdurdu.

“Amcamın evini sen yaktın, değil mi?” diye sordu Horol.

“Evet.”

“Neden?”

“Beni öldürmek için savaşçı tutmuş. Bende ona bir ders verdim.” Sesimde itiraza yer yoktu. Her bir kelimem bir ok misali Horol’a saplandı.

“Ne?”

“Doğru duydun.” dedim ve arkama bakmadan evime gittim.

⚔

Sabah antrenman alanında bütün savaşçılar antrenman yapıyordu. Komutanların yanında savaşçıları izliyor ve hatalarını söylüyordum. Antrenman alanına Horol ve Liriel girdiğinde dikkatimi o tarafa verdim.

“Alevle dans eden.” dedi Lirel, yanımıza geldiklerinde.

“Bayan İronfish.” dedim bir yandan da başımla onu selamlarken. Horol’a sorgulayıcı bir şekilde baktım.

“Bayan İronfish’de artık size eşlik edecek. Chef’in emri.” dedi isteksizce. Amcam bilerek Lirel’i benim olduğum ortamlara sokuyordu.

“Bize eşlik etmesinden onur duyarım.” dedim sahte bir gülümsemeyle. Horol, beni başıyla onayladıktan sonra gitti.

“Ne çeviriyorsun sen?” dedi Lirel, sinirle.

“Hiçbir şey. Sadece neden etrafımda bulunduğunu biliyorum.” Beni sinir etmek içindi. Canımı yakmak istiyordu ama başaramayacaktı.

“Ben sadece düşmanımı yakınımda tutuyorum. Ne demişler; dostunu yakında tut, düşmanını ise daha yakında.”

“Ben seni düşmanım olarak bile görmüyorum. Sen, benim hayatımda bir hiçsin, Lirel.” dediğimde gerildi.

“Seni en güvendiğin yerden vuracağım. O zaman beni düşmanın olarak görmeye başlayacaksın ama çok geç olacak. Savaşı çoktan kazanmış olacağım.” dediğinde gülümsedim. Duyguları olmayan birinin üzüldüğünü göremezdi.

“Elinden geleni ardına koyma, Liriel.” Sesim ve bakışlarım bir meydan okumadan da fazlasını söylüyordu. İstersen zaaflarımdan vursun, beni yine üzgün göremeyecekti. Ben her zaman olduğu gibi dik duracaktım.

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bölüm biraz kısa oldu kusura bakmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee. Görüşürüzzz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.