Merhabaa. Yeni bölümle karşınızdayım. Umarım bölümü beğenirsiniz. İyi okumalarrrr.
Flashback
Etrafta tezahürat yapan insanların sesi yankılanıyordu. Yine bir kadın olduğum için küçümsenmiş ve adanın en iri yarı, en iyi savaşçısı tarafından dövüşe meydan okunmuştum. Bir saniye bile düşünmeden meydan okunmayı kabul etmiştim ve şu anda ring de karşı karşıya dövüş pozisyonlarımızı almıştık. Adadaki neredeyse her kez savaşçıyı tutuyordu.
“Başlayın!” Komut geldiğinde birbirimizin etrafında dönmeye başladık. İlk hamleyi o yaptığında hamlesinden dönerek kaçtım. Bir süre daha böyle devam ettikten sonra en sonunda savaşçıya hamle yaptım. Asıl savaş şimdi başlıyordu; nefesler tutulmuştu ve gözler hareketlerimizdeydi. Hamlemden çevik bir hareketle kurtuldu ve yüzüme doğru öfkeyle savrulan yumruğu havayı yararak geldiğinde eğilerek yumruğundan kaçtım. Ardından bir saniye bile beklemeden doğrulurken çenesine yumruğumu geçirdim. Bir adım geriye doğru afallayan savaşçı hemen kendini toparlayıp bana doğru yumruklar savurmaya başladı. Sinirlendiği için hareketleri bu sefer daha sertti. Dövüşün sonunda kanlar içinde yerde adam baygın bir şekilde yerde yatan savaşçının başında bekliyordum.
“Kazanan Tanrı tarafından gönderilmiş savaşçı.” Bakışlarımı yerde baygın bir şekilde yatan savaşçıdan kaldırıp seyircilere çevirdim. Hiçbiri benimle göz teması kuramıyor, göz teması kurmaktan korkuyordu. Hepsi kadınları küçümsememeleri gerektiğini öğrenmişe benziyordu.
“Bakışlarınızı yerden kaldırın ve yüzüme bakın!” Sesim herkesin sesini bastırıp etrafta yankılandı. İnsanlar bir an tereddüt etseler de bakışlarını kaldırıp yüzüme baktılar. “Bu yüzü ezberleyin ve hafızanızdan silmeyin. Ne zaman bir kadını küçümsemeye kalkarsanız beni, kadınların yapabileceklerini hatırlayın.” Sesimden tehdit akıyordu. Ringden çıkıp Tengri’nin yanına gittim.
Günümüz.
Liriel’in bakışları beni bulduğunda gözlerindeki ışık sönüp yerine kırgınlık aldı. Hemen kendini toparlayıp bize doğru gelmeye başladığında Aaron koruma iç güdüsüyle beni arkasına doğru çekti ve elimi daha sıkı tutmaya başladı. Liriel’i baştan aşağı süzdüm. İlk defa bu kadar yakından görüyordum onu.
Sapsarı saçları vardı. Bakımlı gözüküyordu. Yüzü pürüzsüzdü, hiçbir kusur yoktu. Gözleri açık kahverengiydi. Açık teniyle kusursuz gözüküyordu. Çok güzel bir kadındı.
“Merak etme yemem sevgilini.” dedi Liriel alayla.
“Eğer ona zarar verecek herhangi bir şey yaparsan kendini ölü bil.” Aaron’ın sesi sert ve tehditkardı. Onun arkasından çıkıp elimi Liriel’e uzattım ve kendimi tanıttım: “Cristiana.”
“Alevle dans eden. Namın her yere saniyesinde yayılıyor.” derken elimi tuttu. “Bende…” Lafını devam ettirmesine izin vermeyerek “Kim olduğunu biliyorum.” dedim.
“Ne işin var burada, Liriel?” diye sordu Tasha. Sesi sertti.
“Neden geri döndün?” diye sordu Evan.
“Arkadaşlarımı görmeye gelemez miyim?”
“Eğer tek bir mektupla o arkadaşlarını terk etmeseydin şu anda bizimle olurdun ve bu soru yağmurlarına gerek kalmazdı.” Lona’yı ilk defa bu kadar sert görüyordum. Onu bu kadar kızdıran ihanet değildi, abisine yaşattıklarıydı. Liriel afallamıştı. Lona’dan bu kadar tepki almayı beklemiyordu. Kendini toparlayıp enerjik bir sesle konuşmaya başladı: “Sonuç olarak geri geldim.”
“Neden?” Bu sefer sert çıkışı Bert yapmıştı.
“Ne bu sorgu?” O da sinirlenmeye başlamıştı.
“Güvenmemeleri normal.” Arkamızdan gelen Horol’un sesiyle oraya doğru döndük. Ne zaman geldiğini bilmiyordum ama bir süredir konuşmaları dinlediği belliydi.
“Sen konuşma Clark.”
“Chef varisine karşı saygısızlık.” diyerek dudak büzdüm ve konuşmaya devam ettim. “Böyle mi bu adada yaşayabileceğini düşünüyorsun? Hem de sadakatinden bile emin değilken.” Başımı olumsuz şekilde iki yana salladım. Onun kuzenime saygısızlık yapmasına izin vermeyecektim.
“Alevle dans eden, sen karışma.” dediğinde Liriel, Aaron’ın elimi tutan eli kasıldı.
“Bu adadan sürgün edilmen benim tek kelimeme bakar. O yüzden kuzenimle konuşmana dikkat et.” Horol yanımda durdu. Normalde ona beni korumamasını, onun korumasına muhtaç olmadığımı söylerdim ama bu sefer sustum. Liriel de hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Hayır, bu kıskançlık değildi. Onun varlığı içimde sebepsiz bir huzursuzluk yaratıyordu. Sanki fırtına öncesi sessizlik gibi. Hislerim kuvvetliydi, beni hiçbir zaman yanıltmamışlardı. Belki de bu hayatta beni tek kandırmayan hislerimdi.
“Yakından tanıştığıma memnun oldum.” deyip diğerlerine döndüm. “İzninizle.” Aaron’ın elini sıkıp bıraktım ve oradan ayrıldım. Liriel değişik davranıyordu. Uzaktan gözlemlediğimden daha değişik ve gergin hareketleri vardı. Sorularımıza ise cevaplamak yerine konuyu değiştiriyor, kaçamak cevaplar veriyordu. Hareketlerini yakından gözlemleyip öyle harekete geçmem lazımdı.
Evime gittim. Benim evime. Hâlâ evim olmasına alışamamıştım. Kendimi yorgunlukla koltuğa bıraktım. Toplantı beni çok yormuştu. Kapım çalınınca kaşlarımı çatıp kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda Aaron’ı gördüm.
“Sevgilim.” Sesi kalbime dokunmuştu.
“Sevgilim?” dedim sorar bir tonda.
“İçeri gelebilir miyim?” diye sordu. Sesi nazikti.
“Tabii.” diyerek önünden çekildim. İçeri geçip oturduk. Aaron, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş, ayak ucunu yere vuruyordu. Dudaklarını bir aralayıp bir kapıyor, ama tek kelime edemiyordu.
“Çıkar ağzından baklayı.” dedim başımı omzuma doğru yatırırken. Sertçe yutkundu ve gözlerimin içine bakarak konuşmaya başladı: “Liriel’in geri dönmesi benim için bir anlam ifade etmiyor. Ben seninim. Hep senin olacağım.” dediğinde içimde aniden bir yer titredi. Güven… Ona güvenmek istiyordum ama bir yanım hâlâ tetikteydi. Güvenmek kolay değildi, özellikle de yıllarca inşa ettiğin duvarların arasında yaşamayı öğrenmişsen.
“Biliyorum sevgilim.” Sesim anlayışlı ve nazik çıkmıştı.
“Senin ağzına ‘sevgilim’ lafı çok yakışıyor.”
“Sen sevgilim denmesini sevmezsin.”
“Sen nereden…” Derin bir nefes aldı ve konuşmaya devam etti: “Tasha anlattı değil mi?” Bu sorusu beklendikti.
“Evet ama sadece o değil. Bazen yakınınıza gelmem gerekiyordu, o zamanlarda sevmediğini anlamıştım.” diye açıkladım.
“Bizim hakkımızda bilmediğin bir şey var mı?” diye homurdandı. Onun bu hâline gülümsemeden edemedim.
“Yok.” dedim omuz silkerek. “Tasha’yla birbirimizden sır saklamazdık.” derken onun bana olan sadakatini düşündüm. Yıllar geçse de dostluk bazı kaleler gibiydi; yıkılmıyor, daha da sağlamlaşıyordu. Hayır, biz birbirimizin kalesi değildik. Kaleler elbet bir gün yıkılırdı. Biz birbirimizin sığınacağı liman, güvende hissettiği ev, yaslanabileceği bir duvar, nefeslenebileceği bir yer, birbirine destek olan aileydik. Ben ailenin ne demek olduğunu Tasha’yla öğrenmiştim.
“Tasha’yla olan bağınıza hayranım.” diye mırıldandı. Bende hayrandım. Aramızdaki bu bağ kimsede yoktu, çok özel bir bağdı.
“Tasha’dan başka birine güvenme, minik savaşçım. Aşkın ve zayıflıkların sırası değil, hem de bununla alakalı bir tehdit almışken.” dedi Tengri. Haklıydı. Aaron’ı kaybetme düşüncesi bana çok ağır geldi. Onu ve ekibi kaybedersem toparlanamazdım. Derin bir nefes aldım. Zayıflık, zayıflığını avantaja çeviremeyenler için tehlikeliydi. Onlar benim zayıflığım olsa da aynı zamanda da en büyük avantajlarımdı.
“Oscar’ın gitmesine seviniyorum.” dedi Aaron. İçimdeki fırtınayı görmüş, konuyu değiştirmişti.
“Bende ama Tengri hepimizden daha mutlu. Oscar’dan nefret ediyor. Utanmasa gidiyor diye göbek atacak.” Az bile söylemiş olabilirdim.
“Utanmasa değil, göbek atabilse.” diyerek düzeltti beni. “Ben kimseden utanmam, utanılacak bir şey de yapmam.” Gözümü devirdim. En egoist ejderha bana denk gelmişti galiba.
“O kimi seviyor ki? Kıskanç ejderha.” diye homurdandı Aaron. Haklıydı Tasha ve ben dışında kimseyi sevmiyordu.
“Onu sevmediğim kesin.” dedi Tengri.
Zayıf olan ölür.
Zihnime Valorian Amcanın sözleri yankılandı.
Kimse senin zaafın olmasın, sen onların zaafı ol. İnsan en çok zaafından darbe alır.
Valorian Amcanın sözleri zihnimde yankılanırken gözlerim karardı ve içimdeki simsiyah boşlukta yapayalnız kaldım.
En değer verdiklerine dikkat et alevle dans eden.
Hayır. Zaaflarım aynı zamanda benim avantajımdı.
Başarısızsın!
Amcamın sesi karanlıkta yankılandı. Zayıf olan ölürdü. Bende ölmeye mahkumdum. Hayır. Ben istemediğim sürece kimse beni öldüremezdi. Ben alevle dans edendim, Tannrı tarafından gönderilen, bütün dünyaya kafa tutan savaşçı.
Birinin elimi tutmasıyla karanlığımdan sıyrıldım. Bakışlarımı yerden kaldırıp elimi tutan kişiye, Aaron’a kaldırdım. Anlayışlı bakışlarıyla karşılaşınca içimdeki fırtına dindi.
“Neyin var?” Sesi nazikti. Kırılmamdan korkuyordu ama bilmediği bir şey vardı: Ben zaten paramparçaydım.
“Tehditti düşünüyordum…” diye mırıldandım.
“Bize bir şey olmayacak. Söz veriyorum.” Aaron’ın cümleleri karanlığımı dağıttı. Varlığı karanlığımı delip geçen tek ışıktı. Elini sıktım ve başımı olumlu anlamda salladım. Ona inanmak istiyordum. Önümüz bilinmezliklerle doluydu. İnsanı da en çok korkutan bilinmezlik değil miydi zaten? Bu yolda bildiğim tek bir şey vardı: Eğer bir hata yaparsam bu hepimizin ölümü olurdu…
“Dramdan ve romantizmden midem bulandı, biraz daha böyle devam ederseniz kusacağım.” diye homurdandı Tengri. Onun bu tepkisine gözümü devirdim.
“Kıskanma.”
“Unutma: Eğer biri sana dokunursa, onu küle çeviririm!” Bu onun ‘seni önemsiyorum’ deme şekliydi. Sevgisini böyle gösteriyordu.
Kapı sert bir şekilde çalındığında bakışlarımı aniden oraya kaydı ve refleksle ellerim hançerlerime gitti. Ayağa kalktık ve birbirimize baktık. Tam kapıyı açmak için hareketleneceğim sırada Aaron beni durdurdu.
“Burada kal. Ben bakarım.” Her ne kadar kapıya onun bakmasını istemesem de cevabımı beklemeden kapıya yönelmişti. Kapıyı açtığında savaşçıyla karşılaştı. Savaşçıyı görmemle ellerim hançerlerimden uzaklaştı ve rahatlayarak derin bir nefes aldım.
“Komutanım? Bayan Cristiana burada mı?” diye sordu savaşçı. Aaron kenara çekildi ve savaşçının beni görmesini sağladı. Yanlarına gidince savaşçı konuşmaya devam etti: “Bayan Cristiana, Chef sizi çağırıyor.”
“Nerede?”
“Evinde sizi bekliyor.”
“Tamam, gidebilirsin.” dememle birlikte Aaron, kapıyı kapadı.
“Neden seni çağırıyor ki?” diye sordu Aaron.
“Aklımda bir şey var.” diye mırıldandım o olmamasını dileyerek.
“Nedir?”
“Biz.” Bu bir kelime her şeyi anlatıyordu.
“Kahretsin.” dedi Aaron.
“Korkma en fazla amcam elimde kalır.” diyerek dalga geçtim.
“Onun için endişelenmiyorum.” Benim için endişeleniyordu. Kimse benim için endişelenmezken o benim için endişeleniyordu.
“Kimse için endişelenme.” deyip evden çıktım ve amcamın evine doğru yola çıktım. Amcamın evine vardığımda kapıyı çalmadan eve girdim. Salonda kimse olmadığı için amcamın çalışma odasına doğru yöneldim. Ben küçükken genellikle orada takılırdı. Onu çalışma odasında görünce kapı eşiğine yaslandım. Amcam beni fark edince hemen ilgilendiği kağıtları topladı ve bir çekmeceye attı. Onun bu panik hâli bir şeyler çevirdiğinin göstergesiydi. Çekmeceye kağıtları koymadan önce gözüme bir mühür çarptı. Eskiden peşime takılıp beni öldürmeye çalışan savaşçıların adasının mührüydü. Mühre daha fazla bakamadan amcam çekmeceyi sert bir şekilde kapattı.
“Ne işin var burada?” Bakışlarımı çekmeceden çekip amcama çevirdim. Yaslandığım yerden ayrıldım ve dik durdum.
“Beni sen çağırdın amca.” Sesim sertti.
“İnsanların evine kapı çalmadan giremezsin! Saygısız!” Şüphelerimde halıydım bir şeyler saklıyordu.
“Saygıyı senden öğrenmedim amca, öğrenmeyeceğim de. Saygının ne olduğunu bilmeden saygıdan bahsetme.” diyerek salona doğru gitmeye başladım.
“Benimle böyle konuşamazsın! Ben bu adanın Chef’iyim, dünyanın en korkulan ailesinin kalan tek büyük bireyiyim!” Clark ailesi dünyanın en korkulan ailesiydi. Kimse onlara karşı çıkamaz, kimse kafa tutamazdı. Bir kişi dışında: Ben. Alevle dans eden.
“İnsanlar benim ismimi duyduklarında neden hem saygı duyup hem de korkuyorlar biliyor musun amca?” Durdum ve ona doğru döndüm. Sinirden yüzü kıpkırmızı olmuştu. Kulağına yaklaşıp konuşmaya devam ettim: “Tüm dünyaya meydan okudum ve dünyanın en çok korkulan ailesine tek kafa tutabilen kişi benim. Çoğu kişiyi korudum, çoğu ada benim sayemde savaş kazandı.” Akoster Adasına gitmek kim olduğumu, nasıl eğitimler gördüğü, nasıl acılar çektiğimi hatırlatmıştı. Benliğimi hatırlamıştım. Geri çekildim ve yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirdim.
“Ben geldim…” diyerek eve girdi Horol lakin beni görünce afalladı. “Cristiana? Senin burada ne işin var?”
“Evet, amca. Beni neden çağırmıştın?”
“Bay Richard’la ilişkin olduğunu biliyorum.” Tahminim doğru çıkmıştı. Eninde sonunda öğrenecekti zaten.
“Ben söylemedim. Gerçekten ben söylemedim.” dedi Horol, panikle. Onun söylemediğini biliyordum. Peki ama kim söylemişti? Fark edebileceği bir şey olmamıştı.
“Düşmanımızın oğluyla olamazsın! Sen sevgiyi hak etmiyorsun bile.” Sevgiyi hak etmiyorsun… Beni nereden vuracağını iyi biliyordu ama ona kırıldığımı belli etmeyecektim. Ona bu mutluluğu bahşetmeyecektim. Kalbimin sızlamasını, elimdeki yara izinin ağrısını görmezden gelip üzüntü duygumu zihnimdeki ateşe atıp yaktım.
“Baba!” Horol’un sesi sert çıkmıştı. Bakışlarım bir an o tarafa kaydığında sesi gibi bakışlarının da sert olduğunu gördüm. Sert bakışlarının odağında ise amcam vardı. Tekrardan amcamın gözünün içine baktım.
“İnsanlar senden sadece korkuyor. Unutma amca; korkulan kişi olursan ilk fırsatta müttefiklerin seni yalnız bırakır.” Sesimde taviz yoktu, duygu yoktu.
“Az önce dünyanın en korkulan savaşçısı olduğunu iddia ediyordun.” Sırtımı dikleştirdim.
“Öyleyim. Ama sadece benden korkmuyorlar. Beni seviyorlar, bana saygı duyuyorlar. Ben Alevle dan edenin, Tanrı tarafından gönderilmiş savaşçı.” Kadınların gölerin de ki umut, çocukların hayran bakışları, erkeklerin beni küçümsedikten sonra pişman ve çekingen bakışları aklıma geldi.
“Onunla olmayacaksın!” diye bağırdı. Bir adım yaklaştım.
“Yoksa ne yaparsın, amca?” Sesim onun aksine tehlikeli derecede kısıktı.
“Sevdiklerinin hayatını cehenneme çeviririm!” Gülümsedim.
“Benim hayatım bitti onların hayatına mı geçtin?”
“Evet.”
“Elinden geleni ardına koyma.” İstediğini yapabilirdi. Hiçbirinin işe yaramasına izin vermeyecektim. “Anla artık. Karşında beş yaşındaki Cristiana yok.”
“Bana karşı çıkamazsın, ben Chef’im!”
“Sen Flayes Adasının Chef’isin, ben ise hiçbir adaya ait değilim.” Ben her yere aittim, aynı zamanda da hiçbir yere ait değildim. Ben korkulan ama sevilen savaşçıydım. Ben Cristiana’ydım. Hayır. Ben alevle dans edendim, Tanrı tarafından gönderilmiş savaşçı. Gülümsedim. “İzninizle.” diyerek kapıya doğru yöneldim.
“Liriel sadakatini yitirmedi. O da bu adanın bir savaşçısı. Haberin olsun.” Kapının önünde durdum. Aaron’la sevgili olduğumu kimin söylediği açığa çıkmıştı. Liriel.
“Ona düşmanlık beslemiyorum. Yine başarısızsın, amca.” Evden çıkmadan önce son söylediğim şey buydu.
⚔
Ekiple antrenman alanında çalışıyorduk. Akşam amcamın evine sızıp o çekmecede neler olduğuna bakacaktım. Bir şeyler çeviriyordu ve bu şeyler iyiye benzemiyordu. Düşüncelerim Liriel’in antrenman alanına girmesiyle bölündü.
“Sizde mi buradaydınız?” diye sordu Liriel. Yalan söylediği çok belliydi. Bizim burada olduğumuzu biliyordu.
“Neden geldin Liriel?” Evan’ın sert sesi karşısında Liriel ellerini havaya kaldırdı.
“Sakin ol şampiyon. Sadece antrenman yapmaya geldim.”
“Evan.” dedi Tasha. Evan’ın sert bakışları Tasha’ya döndüğünde yumuşadı. “Bırak da antrenmanını yapsın.” Evan, Tasha’yı kafasıyla onayladı. Liriel kenara geçip eşyalarını bıraktı ve ısınma hareketlerini yapmaya başladı.
“Alevle dans eden, benimle dövüşmeye ne dersin?” diye sordu ısınma hareketlerini bitirip.
“Sen yanarsın Liriel.” dedi Tasha.
“Acımam.” dedim Liriel’e.
“Acımanı isteyen olmadı.” diyerek ringin içine girdi. Ardından bende ringin içine girdiğimde ekipte ringin etrafına toplanmıştı.
“Sinir-küpünün yeneceğini hepimiz biliyoruz.” dedi Bert. Sesinde benimle gurur duyan bir ton vardı.
“Göreceğiz.” dedi Liriel ve savaş pozisyonunu aldı. Ben de aynı şekilde savaş pozisyonumu aldığımda birbirimizin etrafında dönmeye başladık. Bu sefer sopalar yoktu, yumrukla dövüşecektik. Liriel, gergin ve öfkeli duruyordu. Bende ise tek bir duygu kırıntısı yoktu.
İlk hamleyi her zamanki gibi o yaptı. Sağdan gelen yumruktan eğilerek kurtuldum. Hızla doğrularak Liriel’in karnına hamle yaptım. Hamlemi koluyla engelleyip yüzüme yumruğunu savurdu. Dönerek arkasına geçtiğimde yumruğu sadece havayı yarmaktan başka bir şey yapamamıştı. Bacak eklemine tekme attığımda bacakları boşaldı ve yere düştü. Hemen kendini toparladı ve yerde bacağını sürükleyerek ayağıma doğru hamle yaptı. Dans adımlarıyla hamlesinden kurtuldum. Liriel hızlı bir şekilde ayağa kalktı ve art arda bana yumruk savurmaya başladı. Yumruklarından kaçarak geriledim. Zamanı geldiğinde soldan arkasına doğru hızla dönerek ilerledim ve sırtına dirseğimi geçirdim. Liriel, ringin iplerine tutunarak düşmekten kurtuldu. Hızla arkasına dönüp yüzüme dirseğini geçirmek için hamle yaptığında dirseğini tutup geri savurdum ve yüzüne yumruk atıp onu yere serdim. Hızlıca onu etkisiz hâle getirdim.
“Pes et.” Sesim soğuk duygusuzdu.
“Hayır.” diyerek elimden kurtulmaya çalıştı ama başarısız oldu.
“Akşama kadar böyle bekleyebiliriz. Benim için sorun yok.” Bir süre daha kurtulmak için debelendi. En sonunda pes edip “Tamam, pes ediyorum.” dedi. Onu serbest bırakıp ringden çıktım. Tasha yanıma geldiğinde bakışlarımı ona kaldırdım.
“Zamanı geldi.” dediğinde onu kafamla onayladım. Amcamın evine girip çekmecede neler olduğuna bakacaktım. Her zaman olduğu gibi Tasha, bu konuda da yardım etmişti bana.
Ekiple vedalaşıp amcamın evine gittim. Bir süre evi uzaktan izledikten sonra amcam evden çıktı. O uzaklaşınca hızlı ve sessiz bir şekilde eve girdim. Adımlarım sessizdi, evde biri olsa bile beni duyamazdı. Hiç oyalanmadan çalışma odasına girdim ve çekmeceyi açtım. Belgeleri, mektupları elime alıp incelemeye başladım. Elime gelen ilk mektubu açıp okumaya başladım.
“Bay Clark, bize emrettiğiniz gibi Bayan Clark’ın peşine düştük ama o nasıl olduysa sürekli elimizden kaçtı. Onu öldürmek için yolladığım bütün savaşçılar bana ölü olarak geri döndü. Şu anda kızdan herhangi bir iz yok. En son Akoster Adasına gidildiği görüldü. Adanın her yerini inceledik ama kızdan hiçbir iz yoktu. Başarısız olduk.”
Amcam beni öldürmek için savaşçı kiralamıştı. Amcam beni öldürmeye çalışmıştı. Neden? Neden bir amca yeğenine böyle bir şey yapar? Ona hiçbir zararım yokken neden beni öldürmeye çalışmıştı?
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hepinizi çok seviyorummm.