Yeni bölümle karşınızdayım. Nasılsınız??? Umarım iyisinizdir. Ben sizi daha fazla tutmayayım, iyi okumalarrr.
Flashback (Aaron)
Gözlerimi araladığımda sabah olduğunu anlamıştım. Yataktan kalkıp üstümü giyindim. Çok yorgundum. Sadece birkaç saat uyuyabilmiştim. İşlerim vardı, komutan olmak kolay değildi. Mutfağa doğru giderken çıkış kapısında asılı olan bir not fark ettim. Kaşlarımı çatıp adımlarımı nota doğru yönelttim. Notu alıp açtığımda bütün dünyam başıma yıkıldı.
“Sevgilim… Bunu okuduğuna göre ben gitmişim demektir. Lütfen peşime düşme. Biliyorum, seni terk ettiğim için bana kızgınsın ama şunu bilmeni istiyorum: Seni çok seviyorum, seni hep sevdim. Görüşürüz sevgilim…
Sevgilerle Liriel.”
“Ferguson?” diye seslendim ejderhama.
“Ejderhası burada değil.” Kalbim sıkıştı. Gerçekten beni terk mi etmişti. Bir veda bile etmeden. Kafamı iki yana salladım. Bunu yapmış olamazdı. Beni terk etmiş olamazdı. Bunu o yazmış olamazdı. Bakışlarım ‘sevgilim’ yazısına kaydı. Ben bana sevgilim denilmesini sevmezdim, kimseye de demezdim. Liriel ise bana sevgilim demeyi çok severdi. Gitmek zorunda olsaydı Aaron derdi bana. Değil mi? Başı dertte olsaydı sevgilim demezdi değil mi? Şaka yapıyor olmalıydılar. Tasha, Lona ve Liriel bir araya geldiğinde ne yapacakları belli olmuyordu.
Hızlı adımlarla savaşçılara özel olarak yapılmış mekâna doğru gittim. İçeriye bir hışımla daldığımda ekip korktu. Onların olduğu masaya doğru gittim ve notu masaya fırlattım.
“Liriel nerede?!” Sesim sertti ama bağırmıyordum. Ben kardeşime ve kardeşim dediğim insanlara nasıl bağırabilirdim ki? Kendimi içten içe yer bitirirdim ama onlara bağırmazdım. Onlar benim her şeyimdi. Liriel senin her şeyin değil miydi peki Aaron? Her şeyimdi.
“Bilmiyoruz, seninle değil mi?” diye mırıldandı Lona, bir yandan da çatık kaşlarla masaya fırlattığım notun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
“Bu ne?” diye sorarak masadaki notu eline alıp sesli bir şekilde okumaya başladı.
“Böyle bir şey yapmamış olsun.” diyerek ayaklandı Tasha. Ardından Lona da ayaklandı. Evan ve Bert’de notu okudular.
“Aaron…” diye mırıldandı Evan.
“Gitmiş olamaz.” diye fısıldadım. Sesimde acı çeken bir ton vardı. Kalbim ağrıyor, ne yapacağımı bilemiyordum.
“Başı dertte değildir, değil mi?” dedi Bert, endişeyle.
“Bilmiyorum… Lanet olsun ki bilmiyorum!” Yumruğumu sinirle masaya vurdum. Eğer başı dertteyse ve ben bunu anlamamışsam…
“Evan, orduyu topla. Liriel’in başının dertte olup olmadığını öğrensinler.” diye emir verdim. Şu anda duygularımı işime karıştırıyordum. En ufak hatamı kollayan Chef bunu öğrense komutanlığım elimden alınabilirdi ama umurumda değildi.
“Emredersiniz.” diyerek ayaklandı ve orduyu toparlamak için dışarı çıktı.
⚔
Birkaç gün sonra Igor geldi. Liriel’den mektup gelmişti ve ben şu anda evimde mektupla bakışıyordum. Aklımda bir sürü soru vardı. İyi miydi? Başına bir şey mi gelmişti? Yardıma mı ihtiyacı vardı? Ne durumdaydı? Yaralı mıydı yoksa sağlıklı mıydı? Neden beni bırakıp gitmişti? O kaybolduğundan beri kendimi işe vermiştim. Tam bir işkoliktim ama moralim bozuk olduğunda kendimi daha çok işe verip tüm dünyaya kendimi kapatıyordum. Cesaretimi toplayıp mektubu açtım.
“Aaron, beni arama. Başım dertte değil. Seni seviyorum ama senden ve adadan çok bunaldım. Git hayatını yaşa. Sen benim her şeyimdin ama beni aşırı bunalttın. O kadar bunalttın ki artık nefes alamıyordum adada. Geri dönmeyi düşünmüyorum, sende geri geleceğim diye umutlanma.
Liriel.”
Onu gerçekten çok mu bunaltmıştım? Derin bir nefes aldım. Mektubu buruşturup ateşin içine attım. Madem onu bulmamı istemiyordu, o zaman bulmayacaktım.
Günümüz
Aaron, alnını benim alınıma koydu. İkimizde kesik kesik nefes alıyor, kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu.
“Şimdi de gitmeyi dene bakalım.” diye mırıldandı Aaron. Omzuna vurdum.
“Biraz daha böyle devam ederseniz kusacağım.” diye homurdandı Tengri. Zihnimi ona kapadım. Aaron’la birbirimizden ayrıldık.
“Eve gidelim mi?” diye sorarken bir yandan da elini uzattı.
“Ben zaten şu anda evimleyim.” Elini tuttum. Valorian Amcanın evine girdiğimizde koltukta oturan Tasha’yı gördük.
“Sana gelmesini engelleyemedim.” diyerek bana sarıldı Tasha. Kaşlarımı çattım. Gideceğimi nereden biliyordu.
“Ne?”
“Kayıplara karışacağını engelleyeceği için onu engellemeye çalıştım ama başaramadım.” diyerek tekrarladı.
“Sen nereden…” diyecek oldum ama lafımı bitiremeden Tasha konuşmaya başladı: “Biz en yakın arkadaşız. Senin bir bakışından anlarım ben.” Birbirimizin bir bakışından her şeyi anlıyorduk ve bu en sevdiğim yönlerimizden biriydi. Kendimi açıklamaya gerek kalmıyordu direkt anlıyordu, ifadesizlik maskem yüzümde olsa bile.
“Eee, oldunuz mu?” diye sorunca bir anda “Ne?” dedik.
“Sevgili oldunuz mu? Sürekli dediklerimi tekrar mı ettireceksiniz bana?”
“Evet. Darası senin başına.” dediğimde kafama yastık fırlattı. Yastığı havada yakalayıp kenara koydum ve imalı imalı gülümsedim.
“İyi geceler. Yarın erken kalkın Flayes Adasına geri dönüyoruz.” diyerek ayaklandı Aaron.
“İyi geceler.” dedik Tasha’yla aynı anda. O gidince bütün akşam boyunca dedikodu yaptık.
⚔
Sabah kalkıp hazırlanmıştık. Igor geldiği için biraz beklememiz lazımdı. Horol, elinde bir mektupla geldiğinde o mektubun amcamdan geldiğini anladım.
“Bayağı kızgın.” dedi Horol. Bu beklendik bir şeydi. “Ve adamızda bir misafirimiz varmış.” diye devam etti Horol. Kaşlarımı çattım. Kim gelmişti ki?
“Kim?” diye sordu Aaron.
“Kim olduğunu yazmamış.” Başımızla onayladık.
“Gidelim o zaman artık.” dediğimde hepimiz ayaklandık. Tam ejderhaların olduğu ovaya gidecekken Varek’in geldiğini görünce durdum. Düşünceli gözüküyordu.
“Neyin var?” diye sordum yanımıza gelince.
“Bir şeyler kafama tam oturmadı. Eksik parçalar var.” Kaşlarımı çattım.
“Ne oldu?”
“Ejderha ordu komutanı oldum.” Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı.
“Bu iyi bir şey değil mi?” diye sordu Evan. İyi bir şeydi. Hem de çok iyi bir şey. Ama asıl sorun şuydu: Varek’den daha iyi bir savaşçı varken neden o?
“Öyle ama neden birdenbire böyle bir şey yaptılar ki?” dedi Tasha.
“Bilmiyorum. Benden daha iyi bir savaşçı varken neden ben?”
“Çıkar yakında nedeni.” dedi Lona. Onu kafamızla onayladık.
“Sizi daha fazla tutmayayım.” dediğinde hep beraber ovaya gitmeye başladık.
“Tuhaf…” diye mırıldandı Tengri.
“Bence de.” diyerek ona katıldım.
“Sence neden birdenbire böyle bir karar alındı?”
“Bilmiyorum ama kötü şeyler olacakmış gibi geliyor.”
“Bana da öyle geliyor.” İkimizde sessizliğe gömüldük. Ovaya vardığımızda ejderhaların ve Valorian Amcanın bizi beklediğini fark ettim. Varek ve Valorian Amcayla vedalaştıktan sonra Tengri’ye birdim.
“Cristiana!” diye seslendiğinde Valorian Amca, ona baktım ve elinde bir mektup tuttuğunu fark ettim. “Yakında tekrar görüşürüz.” dediğinde Flayes Adasından geldiğini anladım. Ona cevap veremeden Tengri havalandı ve Flayes Adasına uçmaya başladık. Aklımda cevaplayamadığım bir sürü soru vardı ve her geçen gün bu sorular daha çok artıyordu.
Bir günlük bir yolculuktan sonra sonunda Flayes Adasına varmıştık. Ejderhalarımızdan indik. Ben ve Aaron dışında herkesin uykusu vardı. Biz uykusuzluğa alışıktık. Tasha, yorgunluktan olduğu yerde sallanıyordu. Bir önceki gece de uyumamıştı ve şu anda ölüden farksızdı. Evan, onun düşmemesi için belinden kavradı ve kendine yaslanmasını sağladı.
Amcam ve yanındaki tanıdık olan Chef ve oğlu bize doğru geldiklerini gördüğümde olduğum yerde kaldım. Kaelan Dreadwood ve Oscar Dreadwood bize doğru geliyordu. Bilinçsiz bir şekilde yanımda duran Aaron’ın elini tuttum.
“Bir sorun mu var?” diye fısıldadı kulağıma Aaron.
“Maalesef ki.” Onun gibi fısıldayarak konuşmuştum.
“Sorun ne?” Sesinde merak ve endişe vardı.
“Birazdan öğrenirsin.” Amcam, Lumakus Adasının Chef’i Kaelan ve Lumakus Adasının varisi Oscar yanımıza vardıklarında Oscar’la olabildiğince az göz teması kurmaya çalıştım. Amcam ve Kaelan yanımızdan gittiklerinde Oscar kaldı.
“Bu neden gözlerini senden ayırmıyor?” diye fısıldadı kulağıma Aaron.
“Kendisi takıntılı bir manyak.” Aaron’ın yanımdaki vücudu kasıldı.
“Hoş geldiniz Bay Dreadwood.” diyerek önüme geçip Oscar’ın bana bakmasını engelledi Horol.
“Bay Clark tanıştığıma memnun oldum.” diye yanıtladı Horol’u. Tasha’ya baktığımda Evan’ın onun kulağına bir şey söylediğini ve Tasha’nın onu kafasıyla onayladığını gördüm. Tasha bir adım attı ama yorgunluktan dengesini kaybetti ve tam düşecekken Evan onu tuttu. Evan onu tek hamlede kucağına aldı.
“Yürüyebilirdim.” dedi Tasha. Dudaklarını okumuştum.
“Çok yorgunsun. Yürüyecek hâlin yok.” diye yanıtladı Evan onu. İyi ki dudak okuyabiliyordum yoksa Tasha’nın aralarındaki bu çekimi anlatacağı yoktu. Evan, Aaron’a baktı. Aaron onu kafasıyla onayladığında bizden uzaklaştılar. Bu olayı sürekli Tasha’nın kafasına kakıp onu sinir edecektim. Tekrardan odağımı Horol ve Oscar’a verdim.
“Kuzenimden neden gözünüzü ayırmadığınızı sorabilir miyim?” diye sordu Horol.
“Kuzenin mi?” Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı Oscar. Anlaşılan bu konuşma uzayacaktı. Lona’yı da alıp oradan uzaklaştım.
“Abimle yakınlığınız gözümden kaçmadı.” dediğinde Lona, afalladım.
“Ne?”
“Sevgili misiniz?” Kaşlarımı çattım. Aaron’la sevgili miydik? Bilmiyordum. O akşam aramızda yaşananlar neydi? Bilmiyordum. Tek bildiğim ilk defa birine karşı böyle hissediyordum.
“Bilmiyorum.” dedim düşünceli bir şekilde.
“Ne demek bilmiyorum.”
“Bilmiyorum…” Bir süre düşündükten sonra konuşmaya devam ettim: “Sen nasıl anladın?”
“Neyi?” Bu sefer şaşırma ve afallama sırası ondaydı.
“Horol’la sevgili olduğunuzu.”
“Biz sevgili değiliz.”
“Öylesiniz.”
“Ben… Bilmiyorum.” dedi düşünceli bir şekilde.
“İşte.” dedim. Bana şaşırıyordu ama kendi de bilmiyordu.
“Biz Horol’la gerçekten sevgili miyiz?”
“Öyle davranıyorsunuz.” Sesim umursamaz çıkmıştı.
“Beynim yandı.” diye homurdandı Lona.
“Horol’la konuşurum senin için.” Bana minnettar bir şekilde baktı.
“Teşekkürler. Benim de abimle konuşmamı ister misin?” Bu teklif her ne kadar cazip gelse de kabul etmeyecektim. Sorunlarımı kendim çözmeyi severdim. Tabii Tasha’yla beraber.
“Gerek yok.” derken yüzüme tatlı bir tebessüm yerleştirdim.
“Peki.” dediğinde evinin önüne gelmiştik. Birbirimize sarılıp vedalaştık ve o evine giderken ben ise savaşçılar için ayrılan mekâna gittim.
Biz yokken ki belgelere ve raporlara baktım. Çok bir şey olmamıştı ama en ufak detaya kadar analiz etmem lazımdı. İçeri biri girdiğinde bakışlarımı oraya kaldırdım. Oscar yanıma doğru gelmeye başladığında göz devirip çalışmaya geri döndüm.
“Yüzüme bakmayacak mısın? Mektuplarıma da cevap vermedin.” dedi Oscar. Gözümü devirdim.
“Defol git Oscar.”
“Bir Clark olduğunu neden gizliyorsun ki? Çok havalı bir şey bence.” Havalı bir şey? Berbat bir şeydi.
“Dilini kesmemi istemiyorsan çeneni kapat.” diyerek tehdit ettim. Tam o sırada tekrar kapı açıldı ve içeri Horol girdi.
“Cristiana.” diye bana seslenince raporları ve çalışmalarımı toparlayıp ayağa kalkarken bir yandan da konuştum: “Evet?”
“Acil gelmen lazım.” dediğinde hızlı adımlarla yanına gittim. Beraber mekândan çıktık ve yürümeye başladık.
“Ne oldu?” diye sordum merakla.
“Birazdan öğrenirsin.” Kaşlarımı çattım. Ne çeviriyordu bu? Her türlü tehlikeye karşı kendimi korumak için tetikteydim. Bir evin önüne geldiğimizde durduk. Ev saldırıdan sonra yapılmıştı.
“Burası kimin evi?” diye sordum anlam veremeden. Neden buraya gelmiştik ki?
“Senin evin.” dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Benim evim mi? Benim bir evim hiç olmamıştı.
“Şaka yapmayı bırak, Horol.” Sesim sert çıkmıştı.
“Şaka yapmıyorum. İstersen eve gir ve bak.” Dediğini yapıp eve girdim. Evde annem ve babamdan kalan bazı eşyalar vardı.
“Yengemden ve amcamdan kalan eşyaları getirdim. Dizmemde Tasha yardım etti. Evi tamamen o dizayn etti.” diye açıkladı Horol.
“Burası şimdi benim evim mi?”
“Evet.” Ev. Benim evim. Benim evim, evim diyebileceğim bir yer hiç olmamıştı. Ailemle yaşadığım zamanları hayal meyal hatırlıyordum. Orası evim değildi. Hatırlamadığım bir yen nasıl evim olabilirdi ki? Amcamla yaşadığım zamanlar ev değil cehennemdi. Valorian Amcanın evi ise ev gibi hissettirmiyordu. Başka da bir yer yoktu zaten. Ama artık bir evim vardı. Bana ait olan bir yer. Kendimi güvende hissedebileceğim bir yer.
“Teşekkür ederim.” diyerek Horol’a sarıldım. Bunu beklemediği için önce afalladı. Kendini toplayıp o da bana sarıldığında yıllar sonra ilk defa birbirimize sarıldığımızı fark ettim. Nasıl olmuştu da iki iyi anlaşan kuzen birden düşman olmuştu? İyi anlaştığım kuzenimi özlediğimi fark ettim. Hem de çok özlemiştim. Hayır. Horol, iyi anlaştığım kuzenim artık değildi. Düşman olmaya zorlanmıştık ama sadece biz zarar görmüştük. Derinlerde iyi anlaşmak istiyorduk ama artık her şey için çok geçti. Bana hata yapmıştı. Hem de telafisi olamayacak bir hata. Çocukluğum elimden alınmış, ölümle dans etmiştim. Bana destek olsaydı bunları yaşamazdık. Horol’dan uzaklaştım.
“O zaman ben artık gideyim. Yarın Dreadwood ailesiyle toplantımız var.”
“Tamam.” Horol tam gideceği sırada bir şey hatırlayıp tekrardan bana döndü ve konuşmaya başladı: “Bu çocuk senden ne istiyor.”
“Takıntılı bir manyak.” diye açıkladım ona.
“Elimde kalır.” dediğinde gözümü devirdim. Tam gideceği sırada bu sefer de onu durduran ben oldum: “Horol.”
“Efendim?” dedi merakla.
“Lona senin neyin?” Bu soruyu beklemediği için afalladı. Onun konuşmayacağını anladığımda konuşmaya devam ettim: “Cevap veremiyorsun. Ona açılmayı ne zaman düşünüyorsun?”
“Şey…”
“Yapma. Kendine de ona da bunu yapma, Horol.” Bu belirsizlik devam ederse ikisi de çok zarar görürdü. Zaten belirsizlik değil miydi insanı en çok yıpratan? Kafasını sallayarak beni onayladı.
“Görüşürüz.” dedim.
“Görüşürüz.” dedi ve evimden çıktı.
⚔
Tasha’yla evimde oturup sohbet ediyorduk. Kapım tıklatıldığında Tasha’yla bakıştık. İkimizde birini beklemiyorduk. Kalkıp kapıyı açtığımda Aaron ve Evan’ı gördüm.
“Kim geldi?” diye sordu Tasha. Aaron ve Evan’ın önünden çekilip Tasha’nın yanına oturdum.
“Neden geldiniz?” diye sordu Tasha.
“Aaron, Cristiana’yla toplantıya gidecek, bende seni aliyim dedim.” dediğinde Evan, Tasha’ya imalı bir şekilde baktım. Beni alttan dürtünce imalı bakışlarımı çekmek zorunda kaldım.
“Hazırsan çıkalım mı gizemli kız?” Ayağa kalktığımızda Tasha ve Evan da ayaklandı. Beraber dışarı çıktık ve toplantı odasına doğru yürümeye başladık. Toplantı odasına yaklaştığımızda ekibi, Horol’u ve Oscar’ı gördük. Dördümüz ekibin yanına gittik.
“N’aber sinir-küpü” diyerek saçlarımı karıştırdı Bert. Elini kavrayıp ters çevirince “Tamam, tamam. Karıştırmayacağım saçlarını.” dedi acı içinde. Elini bırakıp zafer almış bir şekilde gülümsedim.
“Güzelim, gülüşün çok güzel.” dedi Oscar. Yüzümdeki gülümseme anında silinip gitti. Aaron beni belimden kavrayıp kendine çekti ve bana hayran hayran baktı.
“Güzel sevgilimin gülüşü evrenlerdeki en güzel gülüştür.” dediğinde kalbim deli gibi atıyordu. Sevgilim. Bana sevgilim demişti. Aaron sevgilim demekten hoşlanmazdı, gereksiz bulurdu.
“Sevgilim mi?” Bütün ekip ve ne zaman geldiğini fark etmediğim Horol aynı anda konuşmuştu.
“Kıskançlık sen nelere kadirsin.” diye mırıldandı Bert. Aaron bakışlarını benden çekip Oscar’a çevirdiğinde bakışlarındaki hayranlık kayboldu ve yerine ise Oscar’ı öldürmek isteyen bakışlar aldı.
“Ama herkesin kıskandığı o gülüş, o güzellik sadece bana özel.” Cümlenin altında açıkça bir tehdit vardı: Eğer ona bir daha sarkıntılık yaparsan ölümün olur.
“Toplantı saati geldi.” diye mırıldandı Horol. Oscar sinirden kıpkırmızı kesilmiş bir halde içeri girdiğinde bizde onun peşinden girdik. Her zamanki yerlerimize oturduğumuzda Oscar da yanıma oturdu ama Aaron sert bir hareketle sandalyemi kendisine doğru çekti.
Bütün toplantı Oscar ve Aaron’ın çekişmeleriyle geçti ama yine de müttefikimiz olmuşlardı. Toplantı salonundan çıktık. Bir tane savaşçının bize doğru hızlı adımlarla geldiğini görünce durdum.
“Ne oldu?” derken Aaron da benimle beraber durdu.
“Bir sorun var galiba.” derken bir yandan da başımla savaşçıyı işaret ettim. Aaron elimi tuttu ve fark edilemeyecek bir şekilde önüme geçti. Bunu koruma iç güdüsüyle yapmıştı.
“Komutanım.” dedi savaşçı. “Adaya biri geldi, Bay Beck size iletmemi istedi.” Evan şüpheli biri adaya gelmediği sürece Aaron’a haber verilmesini istemezdi.
“Nerede?” diye sordu Aaron. Gerilmişti.
“Vadide.” Savaşçının cevabıyla beraber vadiye doğru hızlı adımlarla gitmeye başladık. El ele vadiye vardığımızda ekibi ve ekibin etrafını çevrelediği kişiyi gördük. Yanımda duran Aaron kaskatı kesildi. Liriel’in bakışları Aaron’ı bulduğunda Liriel’in gözleri özlemle parladı, Aaron’ın gözlerinde ise tek bir duygu bulunmuyordu.
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere görüşürüzzzz.