İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 17 · 12 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 17

17.Bölüm

Merhabaaa. Bölümler düzensiz ve gecikmeli geldiği için üzgünüm. Okulum ve hayatımda olan bazı durumlardan dolayı çok fazla yazamıyorum. İyi okumalar.

Flashback

“Adaya nasıl sızdılar?” diye sordu sinirle, Valorian Amca. Toplantının birinci saatindeydik ve sadece ben, Valorian Amca ve Varek vardık. Ryker geçen hafa bir saldırıda yaralanmıştı. Bu planlı bir saldırıydı ve özellikle onu yaralamışlardı. Kim, neden yapmıştı bilmiyorduk. Amaçları neydi? Adaya nasıl sızmışlardı? Nasıl kaçabilmişlerdi? Ryker’ı yaralarken neyi planlıyorlardı? Hiçbirini bilmiyorduk. Tek bildiğimiz özellikle Ryker’ı yaraladıklarıydı. Haritaya baktım. Kaçamazlardı. Bir tekne veya gemileri olmadan kaçamazlardı. Ejderhaları yok. Eğer olsaydı Tengri ve diğer ejderhalar fark ederdi. Zaten saldırıdan sonra da havalanan bir ejderha görülmemişti.

“Hâlâ adadalar.” diye mırıldandım. İkisinin de bakışları bana döndü.

“Böyle bir şey mümkün değil. Adanın her yerine baktık.” diye karşı çıktı Varek.

“Hiçbir gemi veya tekne gözlemlenemedi. Hiçbir ejderha uçuşu gerçekleşmedi. Ya yüzerek kaçtılar -ki bu imkansızsa yakın- ya da adanın bir yerlerinde saklanıyorlar.” Valorian Amca ayaklanıp çıkışa yöneldi.

“Nereye?” diye sordu Varek. Valorian Amca durup bize baktı.

“Bunu yapanları bulmaya.”

“Onları bulunca bana bırak, işlerini ben bitireceğim.” dedim ona. Sevdiklerim benim kırmızı çizgimdi. Onlara zarar verirlerse, asıl zararı onlara gösterirdim. Valorian Amca bir süre gözlerimin içine baktı. Bende ona kararlı ve kendimden emin bir şekilde baktım. En sonunda “Tamam.” diyerek kabul etti ve çıktı.

“Cristiana…” diye mırıldandı Varek. Böyle bir şey isteyeceğim aklının ucundan geçmemişti.

“Kimse ne sana ne Ryker’a ne Tasha’ya ne de Tengri’ye dokunamaz. Dokunana da bedelini ödetirim.”

“Herkese nefret saçan sen, neden bize karşı bu kadar korumacısın?” diye sordu, merakla. Onlar benim tek ailemdi…

“Siz benim ailemsiniz. Sizin için bırak dünyayı, evrenleri yakıp yıkarım.”

“Gel şuraya.” diyerek sarıldı bana. Birinin bana sarılması daha iyi hissetmeme neden oldu. Varek ve Ryker, benim abilerim gibiydiler. Beni diğer erkeklerden kıskanır, benimle uğraşır, bana sarkıntılık yapan erkekleri doğduğuna pişman eder, moralim bozuk olduğunda bir şekilde moralimi düzeltir, zarar görmemem için ellerinden geleni yaparlardı. Birbirimize olan davranışlarımız dışarıdan soğuk veya sert gözüküyor olabilirdi ama biz buyduk. Eskiden olsa insanların hakkımda ne düşündüğünü çok önemserdim -Chef’le büyüdüğüm için olabilir- ama onlar bana insanları umursamamam, kendim olmam gerektiğini öğretmişlerdi.

Varek, saçımı karıştırmaya başladığında “Eğer saçımı bozarsan o ellerini kırarım!” diye çemkirdim. Hemen geri çekilip ellerini teslim olur şekilde kaldırdı.

“Tamam, bıraktım.” dediğinde sinirle saçlarımı düzeltim.

⚔

Varek’le soruşturma odasında beklerken hançerimi döndürüyordum. Savaşçılar, Ryker’ı yaralayan savaşçıları getirip sandalyeye bağladılar.

“Siz çıkabilirsiniz.” dedim savaşçılara. Beni kafalarıyla onayladılar ve dışarı çıktılar. Onlar çıkar çıkmaz içeriye Valorian Amca girdi. Valorian Amcaya baktım. Başlamam için işaret verdiğinde öne doğru birkaç adım attım.

“Neden yaptın?” diye sordum.

“B-bayan Cristiana…” dedi savaşçı. Cidden en korkak savaşçıyı mı göndermişlerdi?

“Neden?” diye yineledim.

“E-emir. Emir verildi.” Bu beklendik bir şeydi. Önemli olan kimden emir aldığıydı.

“Kim emir verdi?”

“L-lütfen…” Savaşçının sesi yalvarır gibi çıkmıştı. Ellerimi savaşçının önündeki masaya vurdum ve “Kim emir verdi!” diye yineledim sorumu.

“S-söyleyemem.” dediğinde savaşçı, Varek masaya sert bir şekilde hançer sapladı.

“Cevap ver!” diye bağırdı Varek. Sesinden tehdit akıyordu. Savaşçı cevap vermeyince gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve sakinleştim.

“Adaya nasıl girdin?” diyerek yeni bir soru yönelttim.

“Bir haftadır adadaydım, sadece doğru zamanı bekledim.”

“Sorumun cevabı bu değil.”

“Kayıkla.”

“Nasıl…” diyecek oldu Varek ama hemen sustu.

“Devriye de gezenler bunun önemsiz olduğunu düşündü.” dedi savaşçı. Sesi korkak çıksa da kendinden emin konuşmaya çalışıyordu. Nasıl yapabilirlerdi böyle bir şey? En ufak ayrıntıyı bile raporlara kaydetmeleri lazımdı. Tek bir tepki bile vermeden soruşturmaya devam ettim.

“Peki, tekrardan soruyorum. Kimden emir alıyorsun?” diye sorduğumda savaşçı onu öldürecekmiş gibi duran Valorian Amcaya kaçamak bir bakış attı.

“Korkman gereken kişi o değil, karşındaki.” diye uyardı savaşçıyı, Varek.

“Neden savaşçımızı yaraladın? Amacınız neydi?” diye yine bir soru yöneltim.

“Sizin yeteneksin savaşçınız ilgi alanımızda değil. İlgilendiğimiz şey sensin. Ö…” derken lafı, Valorian Amcanın onun boğazını kesmesiyle bölündü.

“Ne yaptın?” dedim şok olmuş bir şekilde. Valorian Amcaya doğru döndüm.

“Konuşuyordu!” diyerek onu ittim. Varek beni sakinleştirmek için geriye doğru çekti.

“Neden yaptın!” diye sordum bağırarak.

“Seni tehdit etmesine, Ryker’a yeteneksiz demesine dayanamadım. Kimse sizi -sende dahilsin Varek- aşağılayamaz.” Dediğinde sinirimin yerine duygusuzluk aldı. Varek’in ellerinden kurtulup Valorian Amcaya doğru yürüdüm ve önünde durdum.

“Duygularınla hareket etme. Duyguların, işinin önüne geçmesin!” Sesimde duygu kırıntısı yoktu. Bilerek, çıkışa doğru yürürken Valorian Amcaya çarptım.

İki hafta sonra olan saldırıda Ryker, beni korurken ölmüştü ve ne evrenleri ne de dünyaları yakıp yıkabilmiştim…

Günümüz

“Kimseye görünmeden nasıl bu notu buraya koydular? Bu adaya elini kolunu sallayan girebiliyor mu?” diye söylenirken Tasha, ben hâlâ tepki veremiyordum.

İnsanlar benim yüzümden ölüyordu. Amcam haklıydı. Ben, sevgi hak etmeyen bir canavardım.

“Bu notu bırakan kişiyi bulduğumda onu canlı canlı yakacağım!” diye gürledi zihnimden Tengri. Onun öfkesi hissedebildiğim tek duyguydu. Arkadaşım olamazdı. Olursa da bana koz olarak kullanılıyordu. Tasha’nın gizli olması bu yüzdendi. Şimdi Tasha’yı bile tanıyıp tanımadıklarını bilmiyordum.

“Kızlar, tebrik ederim.” diyerek yanımıza vardı Valorian Amca. Benim tepkisizliğimi, Tasha’nın ise öfkeli bakışlarını görünce kaşlarını çattı ve ciddileşerek “Neler oluyor?” diye sordu.

“Buraya kimler geldi?” diye sordu Tasha. Öfkesini her ne kadar saklamaya çalışsa da becerememişti.

“Bilmiyorum, emir geldiği için gitmek zorunda kaldım.” diyerek Tasha’nın elindeki kâğıdı alıp okumaya başladı.

“Hey!”

“Kim yazdı bu notu?” Artık Valorian Amcanın da sesi sert çıkıyordu.

“Bizde onu soruyoruz.” diyerek yanıtladım onu.

“Savaşçılarla konuşup adanın korumasını arttıracağım.” Söz veriyormuş gibi söylemişti. İkimizde Ryker gibi bir olay yaşamak istemiyorduk.

“Bu notu bizden başka hiç kimse bilmeyecek. Ne ejderha ekibi ne Horol ne de Varek.” dediğimde Tasha itiraz edecek gibi oldu ama bakışlarımla karşılaşınca sustu. Valorian Amca, kâğıdı bana verdiğinde cebime koydum.

“Tamam.” diyerek uzaklaşmaya başladı Valorian Amca. Bir süre yürüdükten sonra durup arkasına baktı ve “Birde bir mekanla anlaştım akşam orada kutlama yapacağız.” deyip uzaklaşmaya devam etti.

⚔

“Yengem bana ‘Alevin Koruyucusu’ dedi baygınken gördüğüm rüya gibi şeyde.” diye bayıldığımda gördüğüm rüyayı en sonunda Tasha’ya anlatabilmiştim. Aaron, Evan ve Bert dışarı çıkmışlardı, bunu fırsat bilip Horol ve Lona da gizlice çıkmışlardı ama tabii ki davranışlarından yalan söylediklerini, beraber dışarı çıktıklarını anlamıştık. Kesinlikle ikisi de yalan söylemeyi beceremiyorlardı. Varek ve Valorian Amcanın ise işleri çıktığı için gitmek zorunda kalmışlardı. Tasha’yla günler sonra ilk defa yalnız kalıp konuşma fırsatı buluyorduk.

“Garip.” diye mırıldandı Tasha. İkimiz de kâğıda yazılan tehdit mesajı hakkında konuşmuyorduk. Kapı açılınca bakışlarımız o tarafa doğru döndü. İçeriye Varek girdi.

“Hazır mısınız?” diye sordu. Cebimdeki kâğıt oradamı diye yokladım. Oradaydı.

“Evet.” diyerek yanıtladık ve koltuktan kalkıp yanına gittik.

“Herkese haber verdim, mekânda toplanıyoruz.” diyerek kapıyı açtı ve geçmemiz için bize öncelik tanıdı. Dışarı çıkıp yürümeye başladık.

“Cristiana, iyi misin? Moralin yok gibi.” Dediğinde Varek, bakışlarımı ona doğru kaldırdım.

“İyiyim. Sadece… biraz yorgunum.” Beni kafasıyla onayladı ve mekâna varana kadar bir daha konuşmadık.

Mekâna vardığımızda insan ve müzik sesinden zar zor birbirimizi duyabiliyorduk. İnsan sesleri canlı müziği susturuyordu. Varek, bizi bir masaya doğru götürdüğünde ekibi gördüm. Bakışlarım istemsizce Aaron’a gitti. Aaron’la bakışlarımız kesiştiğinde kalbim sızladı. Onu son görüşüm olacaktı. Herkes uyuduğunda kayıplara karışacaktım. Bu planımdan Tasha’nın haberi yoktu. Ona kayıplara karıştıktan bir süre sonra haber verecektim ve yine kimse bizim ok ve yay gibi olduğumuzu bilmeyeceklerdi.

Gözümü kaçırıp boş yere, duvarın dibine oturdum. Olabildiğince gözlerden uzak olmak istiyordum. Tasha da yanıma oturdu ve karşısında oturan Evan’la sohbet etmeye başladı. Varek’te Bert’in karşısına, Tasha’nın yanına oturdu. Varek’in yanında Horol. Horol’un karşısında Lona vardı. Benim karşımda ise Aaron oturuyordu.

Yüzüme peçete fırlatılınca düşüncelerimden sıyrılıp peçeteyi fırlatan kişiye, Bert’e baktım. Bana masum masum gülümsedi. Bana fırlattığı peçeteyi alıp ona tekrardan fırlattığımda masum gülümsemesi kafasına yediği peçete parçasıyla önce afalladı, kendini toparladığında gülümsemesi gerçek bir gülümsemeye döndü.

“Heh, gül şöyle. Somurtmak sana yakışmıyor, sinir-küpü.” dediğinde ancak o zaman gülümsediğimi fark ettim.

“Sinir-küpü olduğum için somurtuyorumdur.”

“Benim sinir-küpüme gülümsemek daha çok yakışıyor.”

“Senin?”

“Evet, size benden başka akıl-küpü ve sinir-küpü diyen mi var?” diye sordu Bert. Yoktu ama daha farklı lakaplarım vardı. Sinir-küpü, gizemli kız, minik savaşçı, Alevle Dans Eden.

“Gizemli kız daha iyi.” diye mırıldandı Aaron, kendi kendine.

“Yok ama daha iyisiyle seslenen var.” diye yanıtladım Bert’i. Aaron’a kaçamak bir bakış attığımda neyden bahsettiğimi anladı.

“Benim lakabım daha iyi.” diye homurdandı Tengri.

“Senin lakabını kimse geçemez. Gizemli kız benim için iki numaralı.” diye yanıtladım onu, zihnimden.

“Ne kadar mükemmelim ya. Her zaman en iyisiyim.” Yine böbürlenmeye başlamıştı.

“Egoist ejderha.” diye homurdandığımda zihnime kıkırdamaya benzer sesler doldu.

“Ejderhandan bahsediyorsan o sayılmaz.” diyerek kollarını göğsünde bağladı ve arkasına yaslandı. Bu hâli küçük bir çocuğa benziyordu. Aaron’a döndüm.

“Sana bu ekiple bol şanslar, komutan.”

“Teşekkürler.” dediğinde gülümsedim.

“Ne dedin ne dedin, duyamıyorum.” Horol’un sesiyle o tarafa doğru döndük.

“Sana bir şey deseydim duyardın.” diye yanıtladım onu.

“Lona, Tasha’nın yanına geçsene. Horol, sende benimle yer değiştir bence.” diye Lona’ya karışınca Aaron, ona ciddi olamazsın der gibi baktım.

“Aaron!” Sesim uyarı doluydu. Bana tatlı tatlı baktı.

“Ne?” Sesinde en ufak bir pişmanlık yoktu, aksine masum gibi çıkmıştı sesi.

“Bence Lona, senin yerine geçsin, ben Cristiana’nın yerine geçiyim, Cristiana yanıma geçsin, sende Bert’le yer değiştir.” diye bir öneri sundu Horol.

“Horol!” diye uyardı Lona. Horol da Aaron gibi tatlı tatlı ona baktı.

“Bence Evan, varis ve komutan dışarı çıksın.” dedi Varek.

“Varek’e katılıyorum.” dedi Tengri.

“Ben ne alaka?” diye yakındı Evan.

“Sende araya kaynadın.” diyerek elini Evan’ın omzuna attı Bert. Evan’ın omuzları pes edercesine düştü.

“Bence ya çenenizi kapayın ya da tartışmaya dışarıda devam edin.” Diyerek kavgalarını böldüm. Hepsi susup önüne döndü ve sohbet etmeye devam ettiler.

“İkinize de çok acıyorum.” dedi Tasha.

“Bence kendine de acı. Çünkü Varek hiçbirine acımayacak.” Bakışları Varek’e kaydı.

“Ben hâlâ tanıştıklarına inanamıyorum.” diye mırıldanınca benim de bakışlarım ona doğru kaydı.

“Bende.” diye mırıldandım bende. Aklıma Ryker ve tehdit notu gelince içimde bir yerlerde pişmanlık hissettim. Tanıştırmak için erken davranmış gibi hissediyordum. Buraya hiç gelmemeliydik. Bir saat kadar Aaron’ın, Varek’in ve Bert’in zorla benimle sohbet etme çabalarından sonra ayaklandım.

“Cristiana, nereye?” diye sordu Aaron, yoğun bir ilgiyle.

“Bugün çok yoruldum. Eve gidip biraz dinleneceğim.” Tabii ki de bu yalandı. Sadece buradan uzaklaşmak istiyordum. Tasha’yla bakışlarımız kesişince destek verir gibi baktı.

“Bende zaten şimdi kalkacaktım, sana eşlik edeyim. Size iyi eğlenceler.” diyerek Aaron’da ayaklandı. Onun benimle gelmesi, beni yalnız bırakmaması beni rahatsız etmemiş, tam tersine hoşuma gitmişti.

“İyi eğlenceler.” diyerek çıkışa yöneldim. Mekândan çıkıp biraz uzaklaştıktan sonra Aaron, beni bileğimden tutup durdurdu.

“Cristiana. Yanlış bir şey mi yaptım? Eğer seni üzdüysem özür dilerim…” Aaron’dan böyle bir tepki beklemediğim için afalladım. Bir şey yapmamıştı ama yine de özür diliyordu.

“Hiçbir şey yapmadın. Bugün gerçekten çok yoruldum ve…” Aaron lafımı bölüp konuşmaya başladı: “Cristiana, seni tanıyorum. Yorgun değilsin, yorgun olsan bile orayı terk etmezdin. Uyumaktan nefret ediyorsun, uyuduğunda gördüğün kabuslardan nefret ediyorsun. Dinlenmeyi sevmiyorsun. Kendini dibine kadar zorluyorsun. İki saat içinde bir şey olmuş ama sen içine atıyorsun. Gözümün önünde solup gidiyorsun ve ben hiçbir şey yapamıyorum…” Afalladım. Beni sandığımdan fazla tanıyordu. Ne demem lazımdı? Nasıl bir tepki vermem lazımdı?

“Gidelim mi?” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek. Aaron’ın yüzünde anlayışlı bir ifade belirdi.

“Gidelim.” Valorian Amcanın evine doğru yürümeye başladık.

“Burayı sevdim.” dediğinde Aaron, bakışlarımı ona çevirdim.

“Güzel bir yer.” Bir yandan da kafamla onayladım. İçimdeki fırtınaya tamamen ters bir hava vardı. Hava esiyordu ama üşütmüyordu. Tam bir yaz akşamı havası vardı. İnsanlar havaların duyguları yansıttığına inanırdı. Peki, o zaman benim içimde fırtınalar koparken neden hava bu kadar güzeldi? Galiba üzülmek bile bana yasaktı.

“Adayı güzel yapan şey adanın güzelliği değil.” Bakışlarımız kesiştiğinde mavilerinde kaybolmak istedim.

“Bu adaya adımınızı atıp Valorian Amcayla ve Varek’le tanışacağınız aklımın ucundan bile geçmemişti.” diye mırıldandım gözlerimi kaçırarak.

“Bert, Varek’le çok iyi anlaştı.” Sesi başının belada olduğunu belli ediyordu. Bert ve Varek’in bir arada olmasını ve ekibe katıldığını düşününce Aaron’a acıdım. Kesin onu çileden çıkartırlardı.

“Geçmiş olsun komutan.”

“Teşekkürler, gizemli kız.”

“Horol, Lona’ya gerçekten aşık.” dedim birdenbire.

“Ne alaka şimdi onlar?” Sorusunu umursamadan konuşmaya devam ettim: “Birbirlerini seviyorlar. Horol… Horol’un ilk defa bir kişiye böyle derinden bağlandığını görüyorum. Lona için canını bile verebilir.” Doğruydu. Horol, Lona’ya gerçekten aşıktı.

“Lona evlenmese de olur.” Bunu o kadar masum söylemişti ki.

“Aaron.” Sesim uyarı doluydu.

“Efendim?” dedi masum masum. O kadar masum bakıyordu ki gülmeden edemedim. Arkamızdan ses gelince o tarafa doğru bakmak için tam dönecekken Aaron “Cristiana!” diyerek beni belimden tutu ve kendine çekip kendini bana siper etti.

“Aaron…” diye fısıldadım. Kalbim korkuyla tekliyordu. Ona bir şey olmuş olma ihtimali beni mahvediyordu.

“İyiyim.” dedi yatıştırıcı bir sesle. Bir yandan da bana bir şey olup olmadığına bakıyordu. Ellerimle sırtını yokladım.

“İyiyim. Bir şey olmadı.” Yüzüme düşen birkaç parça saçı kulağımın arkasına aldı. Ok onu sıyırıp geçmişti. Birkaç tane savaşçı koşarak yanımıza geldiğinde içimdeki bütün duyguları derinlere gönderip ifadesizlik maskesini takındım.

“Bayan Cristiana.”

“Saldırgan şu tarafa doğru kaçtı.” diyerek saldırganın gittiği yeri işaret ettim. Uzatmayı sevmezdim bu yüzden direkt konuya girmiştim. Yetkili, bizimle konuşan savaşçı diğerlerine o tarafa doğru gitmeleri için işaret verdi.

“İyi misiniz?” diye sordu savaşçı.

“Evet.”

“Geçmiş olsun. Saldırganı bulduğumuzda bunun hesabını soracağız.”

“Bu saldırıyı Bay Silverthorn’a haber verin.” Valorian Amcanın bu saldırıdan haberi olmalıydı. Bu saldırı öylesine bir saldırı değildi. Tehditlerinin gerçek olduğunu ve benim hiçbir şey yapamayacağımı göstermek istemişlerdi. Bir an önce kayıplara karışmam lazımdı.

“Emredersiniz.”

“Teşekkürler.” Diyerek başımı gidebilirsin manasında salladım. Savaşçı yanımızdan ayrıldığında Aaron’a döndüm. Onun bakışları benim üzerimdeydi. Bakışlarını hiç benden çekmemişti. Elim bilinçsiz bir şekilde tehdit yazan kâğıdın olduğu cebimi yokladı ama kâğıt yoktu. Bir yerde düşürüş olmalıydım.

⚔

Akşam herkes yattığında eşyalarımı toplayıp gitmek evden çıktım ve ejderhaların olduğu ovaya doğru ilerlemeye başladım. Ovaya yaklaştığımda ovanın girişinde birinin durduğunu gördüm.

Kollarını göğsünde birleştirmiş, ovanın girişindeki girişi belli etmek için diktikleri kütüklere yaslanmış duruyordu. Mavileri benim kahvelerimle buluşunca parladı. Bakışlarım elindeki kâğıda kaydığında şüphelerim doğrulanmış oldu. Saldırı olduğunda Aaron gizlice cebimden kâğıdı almıştı.

“Kayıplara karışacaktın değil mi? Tasha’ya da haber vermediğine eminim, eğer haberi olsaydı izin vermezdi.” Sesinde kırgınlık vardı. Gözleri masum, kırılmış bir çocuk gibi bakıyordu. Onu böyle görünce kalbim sızladı ama ifadesizliğimi korudum. Güçlü durmak zorundaydım. Önünde durdum.

“Çekil önümden komutan. Bu benim savaşım, savaşımda size yer yok.” Sesim soğuk ve duygusuzdu. İçimde yaşanan duyguların hiçbirini dışarıya yansıtmadım.

“Senin savaşın mı?” Bana üçüncü bir gözüm çıkmış gibi baktı. “Sen yalnız değilsin! Artık yalnız değilsin! Neden hâlâ her şeyi sırtlamaya çalışıyorsun?”

“Çünkü başka birini kaybedersem bir daha ayağa kalkamam!” diye bağırdığımda sesim boş arazide yankılandı. Konuşmaya devam ettiğimde artık bağırmıyor, sesim bir fısıltıdan ibaret çıkıyordu. “Bana değer veren herkes öldürüldü. Onları koruyamamışken seni nasıl koruyabilirim ki?”

“Beni korumak zorunda değilsin.” Bir adım yaklaşıp aramızdaki mesafeyi kapattı. Yüzüme düşen saçları kulağımın arkasına sıkıştırdı. Benden uzun olduğu için yüzüne bakabilmek adına kafamı kaldırdım. “Liriel gibi beni terk edemezsin.” Bu lafın altında ezildiğimi hissettim. Liriel, Aaron’un eski sevgilisiydi. Bir sabah sadece not bırakıp kayıplara karışmıştı. Aaron bu olayın etkisin çok zor bir şekilde çıkmıştı.

“Ben…” Söyleyecek söz bulamıyordum. Ölmesini istemiyordum ama onun duygularının katili de olmak istemiyordum. “Gitmek zorundayım. Kimseyi sevemem, kimseyle arkadaş olamam. Sevmeyi de sevilmeyi de hak etmiyorum…” Yok etmek için eğitilen biri sevmeyi de sevilmeyi de hak etmezdi…

“Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun, gizemli kız ama kendine izin vermiyorsun.” Aaron konuştukça laflarının altında eziliyordum.

“Öylece durup benim yüzümden ölmenize izin veremem…”

“Sen olmadıktan sonra yaşamak istemiyorum. Tek istediğim senin olmak.” Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı. “Ben seni seviyorum gizemli kız, seni istiyorum. Zekânı, inatçılığını, savaşçı ruhunu… Her şeyini.”

“Benim olmanı istiyorum komutan. Her şeyinle benim olmanı…” Aaron beni belimden kavradı ve kendine doğru çekti. Dudaklarımız birbirini bulduğunda ilk defa kendimi bir yere ait hissettim. Hayır, ben bir yere ait değildim, ben birine aittim…

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.