İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 16 · 19 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 16

16.Bölüm

Merhabalar. Yeni bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. İyi okumalarrr.

Flashback

Yüzümün yakınından hançer hızlı bir şekilde geçip duvara saplandı. Sinirle hançeri atan kişiye, Varek’e döndüm. Bu bizim aramızdaki iletişimdi. İletişimimiz biraz garip olsa da kimin umurundaydı ki? Biz böyle mutluyduk.

“O hançerlerden biri Cristiana’ya denk gelirse onları alır sana saplarım, Varek.” diye tehdit etti Ryker, Varek’i. Hançeri duvardan çıkarıp havaya atıp tutmaya başladım.

“Bir daha hançer fırlatırken hedefine isabet ettir.” dedim Varek’e, hançeri havaya atıp diğer ucundan tutmaya devam ederken. Bilerek isabet ettirmemişti, biliyordum.

“İsabet ettirmek istesem ettirirdim.” diye homurdandı Varel, kollarını göğsünde bağlarken. Valorian Amcanın evindeydik. Valorian Amca, işi çıktığı için gitmek zorunda kalmış, üçümüzü tek bırakmıştı. Şimdi de Ryker ve Varel masada oturmuş içeceklerini yudumluyorlardı. Ryker ve Varek’in arasında duran sandalyeyi çekip oturdum.

“Antrenmanlar nasıl gidiyor?” diyerek ayaklarını masaya koydu Varel. Varek’in ayaklarını masadan itip “Şu kokuşmuş ayaklarını masadan çek.” diyerek azarladım.

“Benim ayaklarım kokuşmuş değil, değil mi Ryker?” diyerek homurdandı.

“Senin ayakların Titan arum çiçeği gibi kokuyor.” Gülmemek için kendimi zor tutum. Titan arum, diğer adıyla ceset çiçeği ceset gibi ve dünyanın en kötü kokan çiçeğidir. Nadir açan -yedi-on yılda bir- , üç metreye kadar uzanabilen, açtığında sadece yirmi dört-kırk sekiz saat boyunca açık kalan bir çiçektir.

“Şey, bu bir iltifat mıydı yoksa hakaret mi?” Ryker omuz silkti.

“Biraz araştırsaydın bilirdin.” Varel, bu cevaba gözlerini devirdi. Araştırma yapmayı sevmezdi, hatta nefret ederdi. Valorian Amca, Varek’in bu araştırmaya olan nefretini hiç sevmezdi ve bu yüzden Varel’e kızdığı zamanlar bile vardı.

“Araştırmak o kadarda kötü bir şey değil.” derken bir yandan da içeceğimi yudumladım.

“Saatlerce kitaba bakmak mı? Haklısın, kötü bir şey değil, cehennem gibi bir şey!” Araştırmaktan bu kadar nefret eden başka biri yoktur dünyada. Ben düşüncelerimden uzaklaşmak için ya araştırır ya da işime odaklanırdım, Varel ise bunlardan nefret ederdi.

“Çok uyumlu bir arkadaşlık.” diye dalga geçti Tengri. Tengri’ye cevap vermek yerine gözlerimi devirdim.

“Bu kadar drama queen olma.” dedim Varel’e.

“Ben drama queen değilim.”

“Çocuklarla aynı odadayım resmen.” diye mırıldanınca Ryker, ikimizin de sert bakışları ona doğru döndü.

“Kafana hançer yemek istemiyorsan kapa çeneni, Ryker.” diye tehdit ettim onu. Ellerini teslim olurcasına kaldırdı.

“Tamam sustum, manyak.”

“Manyak? Ben daha çok cehennemin kraliçesini tercih ediyorum.” diye dalga geçtiğimde gözlerini devirdi Ryker.

“Egoist.” dediğinde Varel, ona doğru döndüm.

“Drama queen.” diye cevap verdiğimde kapı bir hışımla açıldı. Ellerim direkt kınlarında duran hançerlere gitti ama gelen kişiyi görünce onları fırlatmadan vazgeçtim.

“Ryker, Varel, Cristiana. Acil toplantıya!” diye emir verdiğinde Valorian Amca, hepimiz ayaklandık ve hızla adımlarla yanına gittik. Tüm gün boyunca sıkıcı toplantılar sürdü. Akşam eve geldiğimde beynim çatlıyor, yorgunluktan ölüyordum.

Günümüz

Akşam Aaron’la, Valorian Amcanın evine geldiğimizde saat geç olmuştu. Sessizce kapıyı açıp içeri girdik. Herkes uyuyordu ve bu yüzden bizde sessizce, kimseyi uyandırmadan hareket ediyorduk.

Aaron, yorgunluktan kendini koltuğa attığında bende sehpadaki mumu yaktım. Artık oda az da olsa aydınlanıyordu. Bende Aaron’ın karşısındaki koltuğa oturdum.

“Ben yatmaya gidiyorum, sende çok geçe kalma.” diyerek ayaklandı Aaron.

“Daha ne kadar geçe kalabilirsin.” diye homurdandı Tengri.

“Hâlâ uyumadın mı? Git uyu.” diye cevap verdim zihnimden Tengri’ye.

“Sen yatıp uyursan bende uyurum.”

“İnatçı ejderha.”

“Huysuz binici.”

“Tamam. İyi geceler.” diyerek Aaron’a cevap verdim.

“İyi geceler.” diyerek erkeklerin kaldığı odaya gitti. Aaron’ın gittiğine emin olduktan sonra odama -kızların kaldığı odaya- doğru baktım.

“Artık ortaya çıkabilirsin, Tasha.” Dediğimde aralık olan kapı sessizce açıldı ve Tasha ortaya çıktı.

“Nasıl anladın?” diye sordu, gözlerini kısarak. Omuz silktim.

“Kapı aralıktı ve karanlıkta kaybolan siyah saçlarını gördüm. Unuttun mu? Ben, sen karanlıkta ne kadar gizlenmeye çalışsan da fark ederim, sende beni fark edersin. Biz birbirimizi kendimizden iyi tanıyoruz.”

“Doğru.” Karşımdaki koltuğa oturdu.

“Neden uyumadın?” Tasha, erken yatıp erken kalkan biriydi. Normalde bu saate kalmazdı, bir de yorgunken hiç kalamazdı ve şu anda yorgunluktan öldüğüne emindim.

“Seni bekledim. Ortadan kayboldun ve bu saate kadar da ortaya çıkmadın.” İçime bir suçluluk duygusu yerleşti. Kimseye haber vermeden çıkmıştım ve saatlerdir ortalıkta yoktum. Normalde daha erken bir saate gelmeyi planlıyordum ama Aaron gelince planlarım uçup gitmişti.

“Özür dilerim, daha erken gelecektim ama...” diye kendimi açıklamaya çalışırken lafımı bölüp ima dolu bir sırıtış ve sesle konuşmaya başladı: “Özür dileme. Aaron’la beraber olduğun için sorun yok.” Yastık alıp kafasına attım ama yastığı havada yakaladı.

“Gıcık.” diyerek homurdandım.

“Huyum kurusun.” Yüzündeki ima dolu sırıtış gitmediği için gözlerimi kısarak ona baktım. İkimizde gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Gülme isteğimiz geçtikten sonra Tasha konuşmaya devam etti: “Saat geç oldu, yatmamız lazım.”

“Katılıyorum.” dediğimde ayaklandık. Aklıma yarın Valorian Amcanın yapacağı antrenmanı hatırlayınca yüzümü buruşturdum. Tasha merakla bana bakınca aklımdan geçen düşünceleri dile getirdim: “Yarın Valorian Amca hepsinin canını okuyacak.”

“Şimdiden onlara acıdım.” dedi gülümseyerek. Bende gülümsemeye başladım.

“Bende.” diye katıldım ona. Odaya girdiğimizde ikimizde sustuk ve yatıp uyuduk. Sabah yine aynı kabusla terler içinde herkesten önce uyandım.

Zırhımı ve dövüş kıyafetlerimi giyip antrenman alanına gittim. Kimse yoktu ve bu da benim işime gelmişti. Tengri de hâlâ uyuduğu için bana karışabilecek kimse yoktu.

Önce ağırlıklarla çalıştıktan sonra tahta dövüş mankenleriyle çalışmaya başladım. Sopam mankene her vurduğunda çıkan tok ses antrenman alanını dolduran tek sesti. Tok ses beni düşüncelerimden uzaklaştırıp düşüncelerimi toparlamama yarıyordu. Dövüşmek benim için bir nevi terapi gibiydi.

“Daha kesin ve sert hareketlerle vur.” Valorian Amcanın sesini duyunca durdum ama ona doğru dönmedim. Sana da günaydın Valorian Amca.

“Zaten öyle.” diye cevap verdim ona. Dönerek mankenin yanına geçtiğimde yanımdan hançer uçup gitti ve mankenin kafasına saplandı. Eğer hareket etmeseydim benim kafama saplanacak olan hançere değil onu atan kişiye bakışlarımı sabitledim.

“Çok iyi bir karşılama oldu, Varek.” diye homurdandım.

“Tanrı’ya şükret ki o attığın hançer Cristiana’ya saplanmadı.” Bakışlarımızı sese doğru çevirdiğimizde ekibi ve Horol’u gördük. Konuşan kişi ise en önde ekibi yöneten kişi olan Aaron’dı.

“Tasha dışındakileri tanımıyorum.” diyerek bana baktı Varek. Ona gözümü devirerek cevap verdim.

“Ejderha ekibi ve Flayes adasının varisi.” diye açıkladım.

“Şu meşhur ejderha ekibi.” diye mırıldandı Varek, Valorian Amcayla bana doğru yaklaşırken. Elimdeki sopayı yerine koyduktan sonra kollarımı göğsümde kavuşturdum.

“Flayes adasının varisini değil de Crsitiana’nın kuzeni veya Horol’u tercih ederim.” Dediğinde Horol, Varek kınında duran kılıcına doğru hamle yaptı ama elimi kaldırarak onu durdurdum. Amcam ve Horol’un yaptıklarını biliyordu ve bunun için onlara nefret besliyordu ama şu anda Horol’u öldürmesine izin veremezdim.

“Elini kılıcından uzaklaştır.” diye bir uyarıda bulundu Aaron. Aaron’ın bu tepkisine karşı Tasha göz devirdi.

“Öldürse de bence bir şey olmaz.” diyerek yanıma geldiğinde Tasha, ben, Bert ve Evan gülmemizi durdurmamızı çalışıyorduk.

“İşte bu yüzden Tasha’nın senin dostun olmasına bir şey demiyorum.” dedi Tengri, memnuniyetle zihnimden.

“Tasha!” dedi Lona, isyan edercesine. Aaron’ın sert bakışlarıyla karşılaşınca susmak zorunda kaldı ama bakışlarındaki isyan gitmemişti.

“Sağ ol ya.” diye homurdandı Horol.

“Rica ederim.” dedi Tasha gururla.

“Çok değişik bir ekip.” Varek’e katılarak başımla onayladım.

“Ejderha ekibinin farkı işte, diğer ekiplere benzemeyiz, ismini bilmediğim çocuk.” dedi Bert.

“Varek Noctar.” diyerek kendini tanıttı Varek.

“Vörük.” dedi Bert. İnsanlara lakap takmayı çok seviyordu.

“Varek.” diye düzelti Bert’i, Varek.

“Nefesini boşa harcama, insanlara istediği gibi hitap eder.” Sesim bıkkın çıkmıştı.

“Bu çocukla iyi anlaşacağayız gibi duruyor.” Varek, yüzündeki sırıtışla Bert’e bakıyordu.

“Lütfen iyi anlaşmayın.” Sesim isyan eder gibi çıkmıştı.

“Sen ne anlarsın arkadaşlıktan.”

“Sinir-küpüne laf etmen hoşuma gitmedi ama yine de bence de iyi anlaşacağız.” Bert ve Varek’in iyi anlaşması cehennemden beter bir şeydi.

“Sinir-küpü?” Varek şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

“Ben oluyorum.” diyerek kendimi gösterdim.

“Tam sana göre bir lakap.” Derken Varek, bir yandan da kahkaha atamamak için kendini zor tutuyordu. Gözümü devirdim.

“Kendi lakabını unuttun mu?” diyerek lakabını hatırlattım ona. Ellerini teslim olurcasına kaldırdı.

“Sustum.” dedi teslim olurcasına.

“Konuşmanız bittiyse antrenmana başlayalım.” dediğinde Valorian Amca, hepimiz sıraya geçti. Sıranın birkaç adım önünde rütbesi yüksek olan kişiler yani ben, Aaron, Horol ve Varel duruyordu. Benim bir rütbem yoktu. Ben hem bütün rütbelere hem de hiçbir rütbeye sahip değildim.

“Cristiana ve Tasha, siz beraber çalışın.” Bu beklendik bir şeydi. Birbirimizin dövüş tarzını ezbere biliyorduk ve Valorian Amcanın eğitimlerine alışıktık.

“Komutan, sen Varek’le çalışacaksın.” Valorian Amca bana kaçamak bir bakış attı ama onun düşündüğü gibi ona kınayan bir bakış değil elinden geleni ardına koymaması gerektiğini söyleyen bir bakış attım. Varek, Valorian Amcanın eğitimlerine daha alışıktı ve Aaron’dan daha zor eğitimler almıştı ama ben, Aaron’dan şüphe etmiyordum, tam tersine ona güveniyordum. Aaron, başarılı ve güçlü bir savaşçıydı, kendine göre bir savaş tarzı, kendine göre stratejileri vardı. Ve bu yüzden Aaron’dan bir saniye bile şüphe etmezdim.

“Evan ve varis, Lona ile Bert.” Son kalan kişileri de gruplandırdı. Herkes eşleştiği kişinin yanına geçtikten sonra Valorian Amca konuşmaya devam etti: “Önce birbirinizle dövüşeceksiniz. Sonra beraber parkuru tamamlamaya çalışacaksınız. Son olarak eşleştiğiniz kişiyle diğer eşleşenleri adada avlayacaksınız. Kazanan takım kazanmış olacak.” Ekibin şaşkınlıkla fısıltıları başlayınca Valorian Amca elini kaldırarak herkesi susturdu.

“Unutmayın, gerçek hayatta bir savaşın kazananı olmaz. Kazanmak kelimesi sadece bir kelime. Savaşta herkes bir şeyler kaybeder. Bazen kaybedilen bir yakınınız, bir eşyanız, bir uzvunuz veya ruhunuzdan bir parça olabilir. Kazanınca kimse sizi ödüllendirmez.” Valorian Amcanın dersleri böyleydi işte, yaralanmadan dersin sonuna gelirsen Tanrı’ya şükrediyorduk ve üstüne üstlük bir ödülü bile yoktu.

“Haksızlık. Sinir-küpü ve akıl-küpü beraber savaşmaya, birbirlerinin zayıflıklarını kapatmaya alışıklar.” diye isyan etti Bert.

“Sende o zaman eşleştiğin kişinin dövüş tarzını ve zayıflıklarını öğrenmeye çalış ve onları yararınıza kullanmaya çalışın.” Kimse başka bir itirazda bulunmayınca Valorian Amca konuşmaya devam etti: “Daha ne bekliyorsunuz? Pozisyon alın ve başlayın! Bugün bu antrenman bitmeden evlere gidemezsiniz!” Hepimiz yerlerimizi ve dövüş pozisyonlarımızı aldık.

“Sence kim kazanacak?” diye sordum Tasha’ya, birbirimizin etrafında dönmeye başlayınca.

“Sence bu sorunun cevabı ortada değil mi?” Haklıydı, bu sorunun cevabı çok barizdi. Tasha’yla ben bir araya geldiğimizde yenilmez oluyorduk. Tasha, bana doğru hamle yapınca hamlesinden ustaca kurtuldum. Tasha, benden zeki olabilirdi ama ben ondan daha iyi dövüşüyordum.

Dövüş sonuçları çok geçmeden belli oldu. Tasha ile benim aramda olan dövüşü ben kazanmıştım. Lona ile Bert’in arasında gerçekleşen dövüşü neredeyse beraberlikle bitecekken Lona kazanmıştı. Horol ile Evan’ın arasında gerçekleşen dövüşü ise hem Flayes adasının varisi olduğu için küçüklüğünden beri eğitim görmesi hem de sert, kesin ve acımasız bir dövüş tarzı olduğu için Horol kazanmıştı. Varek ve Aaron’ın dövüşü ise berabere bitmişti.

Sıra parkura geldiğinde Tasha’yla kenara çekilip parkuru incelemeye başladık. Parkurun başında başı engeller vardı. Engellerden sonra biraz koşmalık bir mesafe ve koşmalık kısım bittikten sonra birkaç savaşçı duruyordu. Parkurun en sonunda ise dik bir duvar ve duvarın tepesinde bir bayrak vardı. Tasha’yla bir plan oluşturduktan sonra parkurun başına, diğerlerinin yanına gittik. Hepimiz aynı anda parkuru yapacaktık ve bayrağa ilk ulaşan kazanacaktı.

“Başlayın!” Valorian Amcanın komutuyla hepimiz koşmaya başladık. Engelleri Tasha’yla sorunsuz bir şekilde tamamladıktan sonra savaşçılara doğru koşmaya başladık. Savaşçılara vardığımızda ben durup savaşçılarla savaşmaya başladım, Tasha ise hiç durmadan savaşçılardan ustaca sıyrılıp dik duvara doğru koşmaya başladı. Diğer ekipler savaşçılara gelince durmak zorunda kalmışlardı, biz ise ikiye bölünüp usta olduğumuz yerlerde hareket etmiştik. Tasha bayrağa ulaşıp onu kaldırdığında Valorian Amca galibiyetimizi herkese duyurdu: “Bayrak Tasha ve Crsitiana da, parkur etabı bitmiştir!”

Son ve yeteneklerimizi en iyi şekilde gösterebileceğimiz aşamaya geldiğimizde güneşin batmasına daha bir saat vardı. Adanın farklı yerlerine dağılmıştık. Top patladığında başlayacaktık. Tasha’yla gergin bir şekilde topun sesini duymayı bekliyorduk. Top patladı ve etrafta gök gürültüsü gibi bir ses yankılandı. Son etap başlamıştı.

“Önce plan.” dedim Tasha’ya. Beni kafasıyla onayladı ve herkese verilen Akoster adasının haritasını çantasından çıkardı ve yere serdi. Elimle bulunduğumuz yeri işaret ettim.

“Buradayız.” Harita ezberimdeydi ve bu da bizim için bir avantajdı. Elimi sürükleyerek birkaç yer daha gösterdim.

“Onlarda buralarda olmalı.” diye açıkladım Tasha’ya. Gözünü haritaya dikmiş söylediklerimi kafasında evirip çeviriyordu. Elimi bu sefer adanın ortasına yakın bir yerde olan dağa götürdüm.

“Bayrağımız, hedefimiz ise burada.” Uzaktaydık. Ekiple dövüşeceğimizi de hesaba katarsak yaklaşık bir buçuk saatlik bir uzaklıktaydık.

“Tahmini bir buçuk saatlik bir uzaklıktayız.”

“Etrafta çok görünmeden hareket edelim. Karşımıza çıkanlara zarar vermeden etkisiz hale getirelim.” Onu kafamla onayladım ve haritayı toplayıp yola çıktık.

Tahmini yarım saat sonra Evan ve Horol’u gördük. Tetikte bir şekilde dağa çıkıyorlardı. Tasha’yla bir çalılığın arkasına saklandık ve onları izlemeye başladık. Bir dakika boyunca onları izleyip plan yaptık ve planımızı başlattık. Sadağında duran oku aldım ve yayıma yerleştirdim. Nişan aldım ve sollarında kalan ağaca doğru fırlattım. Ok ağaca saplandığında dikkatleri o tarafa kaydı. Oku kimin attığını görmek için çalılığa doğru baktılar ama ben çalılıktan uzaklaşıp soldaki bir ağacın arkasına saklanmış onları izliyordum. Arkalarından Tasha çıktı ve kılıcını çevirerek onlara baktı. Onlar şaşkınlıkla Tasha’ya odaklandılar.

“Cristiana nerede?” diye sordu Horol, etrafına bakınıp beni aradı. Evan, bakışlarını Tasha’dan ayırmadan sordu: “Ne planlıyorsunuz?” Artık Horol’da gözünü Tasha’ya dikmişti ama ikisi de benim ortaya çıkma ihtimalimden dolayı tetikteydi.

“Planlarımı size açıklayacak değilim.” Tasha, özellikle planlarım demişti. Benim yakalandığım ve etkisiz kaldığımı düşünmeleri için. Buna manipülasyon deniyordu işte.

“Cristiana yakalanmış. Sen tek kaldığın sürece planım dersin.” Evan haklıydı, Tasha planım demekten hoşlanmazdı ve bu yüzden sürekli planımız derdi ama bu planımızın bir parçasıydı. Onlar konuşurken bende sessiz adımlarla onlara yaklaşmaya başladım.

“Bilemezsin.”

“Seni tanıyorum.” Evan’ın bu iddialı tavrı karşısında gözümü devirdim.

“Evet, beni tanıyorsun. Ama Cristiana’yı tanımıyorsun.” dediğinde Tasha, kılıcımın sapıyla Evan’ın kafasına vurdum. Bunu beklemeyen Evan afalladı ama Horol, ekip arkadaşını korumak için hamle yaptı. Horol’un hamlesinden dönerek kurtuldum.

“Sana zarar vermek istemiyorum. Teslim olun.” derken bir yandan da hamle yapıyordu.

“Ben pes etmem.” Dönüp Horol’un arkasına geçtim ve kınlarımın olduğu kemere asılı olan ipi aldım. Horol, arkasını dönüp dirseğiyle yüzüme vurmaya çalıştı ama eğilerek hamlesinden kurtuldum. Birkaç adım geriye gidip ondan uzaklaştım ve ipi bağlayıp büyük bir halka elde ettiğim. Horol’un hamlelerinden kaçarken halkanın iki bir kenarına ellerimi geçirdim ve ellerimi çevirerek iplerin bileklerime bağlanmasını sağladım. Artık iki bileğim ipe bağlıydı ama istediğim zaman çıkarabileceğim bir şekildeydi ve bileklerimin arasında büyük bir halka daha vardı. Horol, ne yaptığımı anlamayarak bana baktı. Onun bu afallamasını fırsat bilip kılıcına tekme atıp düşürdüm ve meydan okurcasına baktım. O da meydan okurcasına baktı ve yumruklarıyla hamle yapmaya başladı. Hamlelerden ustaca kaçtım. Horol, bana doğru bir yumruk daha attığında bileği büyük halkanın içinden geçti. Dönüp bileğini halkanın içine hapsettiğimde bir tane daha boş halka oluştu.

Diğer halkadan da bileği geçtiğinde bileklerimi olabildiğince uzaklaştırdım ve onun bileklerini sıkıca hapsettim. Kıvrak bir hareketle bileklerimi kurtardım ve iki yandan sarkan ipleri tutup çektim. Artık bu ipten kurtulamazdı. İpin uzun kısımları da ağaca bağladım ve Tasha’yla Evan’ı izlemeye başladım. Tasha, Evan’ın hamlelerine ustaca karşılık veriyordu.

“Müdahile etmen lazım mı?” diye sordu Horol.

“Bilmiyorum.” derken bir yandan da kafamı olumsuz anlamda iki yana salladım.

“Evan’la ekip olmamalıydım.” diye homurdandı. Tek kaşımı kaldırarak ona baktığımı görünce devam etti: “Ne? Şuna baksana, istese yenebilir ama yenmiyor.”

“Neden galibiyeti öylesine Tasha’ya versin ki?” Sorum karşısında Horol tebessüm etti.

“Birbirlerini sevdikleri ve birbirlerine zarar vermedikleri için.” Kaşlarımı çatıp onlara baktım. Gerçekten de birbirlerini oyalıyorlardı.

“Saçma.” diye mırıldandığımda Horol sesli bir şekilde güldü. İfadesiz bir şekilde ona baktım.

“Hâlâ âşık olmamış olmana sevindim.” diye mırıldandığında Horol, şaşkınlıkla baktım.

“İlk aşk deneyimini merak ediyorum.” Yüzünde samimi bir gülümsemeyle devam etti. “Bunu göreceğime seviniyorum.”

“Belki de görmeyeceksin ve ben tekrardan kayıplara karışacağım.” Böyle bir şey yapmayacaktım, yapamazdım da zaten.

“Yapma… Bunu bana tekrardan yapma. Eğer kayıplara karışırsan dünyadaki her yere bakıp seni bulurum, kuzen.” Bakışlarımı tekrardan Tasha’ya ve Evan’a çevirdim.

“Yapamam zaten.”

“Ne?”

“Ekip peşimden ayrılmıyor ve galiba artık ekiple hareket etmem lazım.”

“Ekibe minnettar olacağımı tahmin etmezdim.”

“Siz yokken onu akşam yemeği yapabilirim.” diye homurdandı Tengri.

“Kalsın.” diye cevap verdim zihnimden.

“Çok sıkıcısın.”

“Sadece onu yemene izin vermedim.”

“Sıkıcı.” Tengri’nin bu hâline karşı başımı iki yana salladım.

“Ben galiba aşk yaşamayacağım.” dedim konuyu değiştirmek için.

“Neden?”

“Acınmaktan nefret ederim. Dövüşürken bana acımasını değil saldırmasını tercih ederim.” Horol dediğim şey komikmiş gibi sesli bir şekilde güldü.

“Senden de bu beklenir zaten.” Tekrardan tek kaşımı kaldırarak ona baktığımda hemen “Kötü niyetli demedim.” diyerek kendini savundu.

“Lona’yla sen nasılsın peki?” Bu beklenmedik sorum karşısında afalladı.

“Lona, tatlı biri. Onu her gördüğümde sanki ben onun için yaratılmışım gibi hissediyorum. Onu her gördüğümde içimde kelebekler uçuşuyor. Ve ona bir şey olduğunda dünyayı yakıp yakacağımı biliyorum.” Düşünceli bir şekilde onu kafamla onayladım. Benim için böyle bir şey yapmazdı, yapmamıştı. Onun desteğine en muhtaç olduğum anda bana sırtını dönmüştü ama Lona için dünyaları yakıp yıkmaya hazırdı. Biri benim için böyle hissediyor muydu acaba? Sanmıyordum. Lona için seviniyordum, en azından kuzenimi adam etmişti.

“Cristiana?” diye sordu Horol, beni kırmış olmaktan korkuyormuş gibi.

“Tasha’ya yardıma gitsem daha iyi olur.” diyerek onu geçiştirdim. Tasha ve Evan’ın yanına doğru gitmeye başladım.

“Cristiana…” Horol’un pişman ve üzgün sesini duymazdan gelip yürümeye devam ettim.

“Oyun oynamanız bittiyse bayrağa yetişmemiz lazım.” Evan’ın dikkati dağılıp bana baktı ve bakışları ağaca bağlı olan Horol’a kaydı. Bu dikkat dağınıklığını fırsat bilip yumruğunu Evan’ın yüzüne geçirdi Tasha. Evan afalladığında iple onu bağladık. Evan’ı ensesinden tutup ağaca doğru nazik olmayan bir şekilde sürüklemeye başladım.

“Kural dört ve sekiz; Ne olursa olsun dikkatin dağılmasın. Kimseye acıma.” diye açıkladım yanlışlarını.

“Not edildi.”

“Edilmeli.” diye katıldı Tasha. Evan’ı ağaca doğru ittim ve onu Horol’un arkasına bağlamaya başladım.

“Şey, Tasha. Galiba biraz patakladım da sorun olmaz dimi?” diye tatlı tatlı sordum.

“Sen yaptıysan bir bildiğin vardır.” dediğinde pis pis sırıttım.

“Teşekkürler.”

“Yandım.” diye mırıldandı Evan.

“Bence de.” diye onayladım onu.

“Tasha, imdat.”

“Ağlama be!” diye çemkirdim ona. Hele bir Tasha’yı üzerse asıl o zaman canı için korkmalıydı.

“Geçmiş olsun.” dedi Tasha, sesinden güldüğü anlaşılıyordu.

“Sen iyi misin, Cristiana?” diye sordu Evan biranda. Zihnimin derinliklerine yolladığım düşünceler yine gün yüzüne çıkmıştı.

“Evet.” diyerek ipi daha fazla sıktım.

“Tüm hırsını benden çıkarma!” diye çemkirdi Evan. İpin açılmayacağından emin olup Tasha’nın yanına doğru geri geri gittim.

“Yapacak bir şey yok.” dedim yine sahte bir tatlılıkla.

“Gidelim mi?” diye sordum Tasha’ya.

“Olur. Daha ulaşmamız gereken bir bayrak var.” Horol ve Evan’ı ağaçta bağlı bir şekilde bırakıp oradan uzaklaştık.

Yaklaşık yarım saat sonra, güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı ve ben, birinin bizi izlediğini fark ettim. Tasha’ya baktığımda bakışlarını bana cevirdi ve bakışlarından onun da fark ettiğini anladım. Ona bakarak başımı hafifçe aşağıya doğru indirdim. Ne demek istediğimi anlayan Tasha, beni başıyla onayladı.

Kafamı sol omzuma doğru yatırdığımda kafamın sağ tarafından bir ok geçti. Kafamı kaldırdım ve okun geldiği yöne Varek ve onu öldürecekmiş gibi bakan Aaron’ı gördüm. Aaron, bakışlarını Varek’ten çekip bana çevirdiğinde bakışları yumuşadı. Saklandıkları yerden çıktılar ve bize doğru yürümeye başladılar.

“Bayrağa gitmenize izin veremeyiz, o bayrak bizim.” dedi Varek, sert bir şekilde.

“Bir düşüneyim.” Düşünüyormuş gibi yaptım. Ciddileşerek konuşmaya devam ettim: “Oraya ulaşmak için önce bizi yenmeniz lazım.”

“Kolay.” Omuz silkti.

“Kimseyi hafife alma, Varek.” dedi Aaron.

“Sen, benim takımımdansın komutan. Onları savunmayı kes.” Varek’in sesi isyan eder gibi çıkmıştı.

“Senin takımında olduğum için küçümsemene izin vermiyorum.” Onların kavgasını izlerken Tasha’yla bakıştık. Bana bıkkın bir şekilde baktığında yapacağı şeyi anladım ve onu kafamla onayladım.

“Kavganız bittiyse dövüşmeye başlayabilir miyiz artık?” Sesi gerçekten bıkkın ve yorgun çıkmıştı. Hepimiz çok yorulmuştuk. Kavga etmeyi kestiklerinde ancak yanımıza varmışlardı. Beş adım ötemizde durduklarında konuşmaya başladım: “Kural on dört, Varek. Kimseyi küçümseme.”

“Kural, kural, kural. Artık dövüşmeye başlayabilir miyiz?” dedi Varek. Tasha’ya kaçamak bir bakış attığımda saatler önce yaptığımız planı hatırlattım. Beni gözünü kırparak onayladı. Ben, Aaron’la dövüşecektim, Tasha ise Varek’le.

“Nasıl isterseniz.” diyerek yumruğumu Aaron’a savurdum ama o ustaca hamlemden kaçıp bileğimi yakaladı. Kolumun altından dönüp sırtım onun göğsüne yaslandığında dirseğimi hızla karın boşluğuna geçirdim. Aaron, nefesi kesilmiş bir şekilde bileğimi bıraktı ve sendeleyerek bir adım geri çekildi.

Tekrardan ona yüzümü döndüğümde bana meydan okurcasına baktı. Bende ona aynı şekilde baktığımda bana doğru hamle yaptı. Hamlesinden ustaca kurtuldum.

Bir süre daha böyle devam ettikten sonra Aaron, keskin bir hamleyle arkama geçti. Sırtımı göğsüne yaslayıp bileklerimi yakaladı; kollarımı çapraz bir şekilde iki yanda sabitleyerek beni tamamen hareketsiz bıraktı. Elinden kurtulmak için debelendim ama o kadar sıkı tutuyordu ki kıpırdayamadım. Nefes nefese kalmıştım, sırtım hâlâ göğsüne dayanıyordu. Kulağıma doğru eğildiğinde, nefesi sıcak bir şekilde kulağıma çarpıyordu.

“Yoruldun mu, gizemli kız?” diye fısıldadı kulağıma.

“Hayır ama sen yorulmuşa benziyorsun.” Başımı hafifçe ona doğru çevirdiğimde bakışlarımız birleşti. Tanrım, çok yakındık! Kalbim deli gibi atıyordu ama bunun nedeninin adrenalin olduğundan şüpheliydim. Nefes aldıkça yükselen göğsü sırtıma değiyordu. Dikkatimi toplamak adına gözlerimi kapatıp sadece nefes alışverişime odaklanmaya çalıştım ama duyduğum tek ses onun nefesleri ve kalp atışlarıydı.

“Artık dövüşe odaklanacak mısınız, yoksa sabaha kadar böyle durup aşk mı yaşayacaksınız?” Tengri’nin huysuz sesiyle gözlerimi açtım ve Aaron’ın elinden kurtulmak için bir şeyler düşündüm. Kafamda bir plan oluşturduktan sonra planı uygulamaya başladım. Aaron’ın gözlerine gözlerimi sabitledim. Her hareketimi dikkatle izliyordu.

“Canımı acıtıyorsun.” dedim fısıltıyla. Sesim canım acıyormuş gibi çıkmıştı. Aaron’ın bakışlarında korku belirdi ve bakışları kızarmış olan bileklerime düştü ve tutuşunu gevşetti. Aslında canım acımıyordu, sadece biraz sıktığı için kızarmıştı.

Ellerimi sertçe kendime doğru çekip Aaron’ın tutuşundan kurtuldum ve kafamı göğsünün üstüne geçirdim. Bir adım geriye sendeledi. Ona doğru döndüğümde bakışlarında kızgınlık ya da kırgınlık aradım ama hiçbirini göremedim. Tam tersine gözleri gururla parlıyordu. Dudaklarında ise belli belirsiz tatlı ve gururlu bir tebessüm vardı. Bir başkasına bunu yapmış olsaydım duygularıyla oynadığım için bana bağırır, nefret saçardı…

Aaron’la birbirimize tekrardan hamle yaptık. Bir yandan hamle yapıp hamlelerden kaçarken bir yandan da konuştum: “Bana kızmadın mı?”

“Hayır. Neden kızayım ki?” dedi kaşlarını çatarak, bir yandan da hamlelerimi savuşturuyordu.

“Duygularınla oynadım.” Sesim duygusuz çıkmıştı.

“Sen yapman gerekeni yaptın. Sana bu yüzden asla kızmam.” Bu açıklama içimi rahatlatmıştı. Onu düşünceli bir şekilde kafamla onayladım. Kalbim deli gibi atasa da onu görmezden gelip dövüşe odaklandım. Aaron, kesinlikle benim dikkatimi dağıtıyordu.

Belimde duran ipi çıkarırken bir yandan da dönerek Aaron’ın arkasına geçtim. O da arkasını dönünce hızlı bir hareketle bileklerini ipe geçirdim ve ipi sıktım. Artık ellerini açamıyordu. Meydan okurcasına baktım. Meydan okurcasına gülümsedi. İpleri kendime doğru çekince bana doğru sendeledi ve bana yaklaştı.

“Ben her zaman kazanırım, komutan.” diye fısıldadım kendimden emin bir şekilde.

“Biliyorum ve bu özelliğini çok seviyorum.” Bu itiraf karşısında afallasam da kendimi hemen toparlayıp Aaron’ı ağaca bağladım. Çok geçmeden Tasha da Varek’le geldi. İkisini de ağaca bağlayıp oradan uzaklaştık ve bayrağa doğru yürüdük. Varek’in söylediğine göre Lona ve Bert’i yenmişlerdi.

Güneş battığında, karanlık çöktüğünde ancak bayrağa vardık. Bayrağı zaferler Tasha’yla beraber kaldırdığımızda Valorian Amcayı gördük. Gururla bize doğru geliyordu. Gözüm bayrağı aldığımız noktaya kaydı. Bir not vardı. Notu alıp açtım ve okumaya başladım.

“Savaşçılarımı yenmiş olabilirsin Alevle Dans Eden ama unutma, ben senden daha zekiyim ve daha güçlüyüm. En değer verdiklerine dikkat et Alevle Dans Eden, çünkü bir gün onları ölü olarak bulabilirsin tıpkı Ryker da olduğu gibi.

Ölüm Tanrısı.”

Mektubu okuduğumda sanki kalbim durmuş gibi hissettim. O beni hakkımda her şeyi bilirken, ben onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Hayır, sevdiklerimi bu sefer kaybetmeyecektim. Tüm dünyaya kafa tutan savaşçıydım ben, Ölüm Tanrısından korkmayacaktım.

“Ne yazıyor? Betin benzin attı bir anda. İyi misin?” Boş bakışlarım endişeli olan Tasha’ya döndü. Kâğıdı ona uzattım. Kâğıdı okuduğunda gözleri büyüdü ve endişeliyle bana baktı.

“Bu kişiyi bulduğumuzda ona haddini bildireceğim!” dedi sinirle, dişlerinin arasından. Ben hiçbir tepki veremiyordum, hiçbir şey hissedemiyordum. Ben duygusuz bir canavardım, mutlu olmayı hak etmiyordum, sevmeyi, sevilmeyi hak etmiyordum ve ben bunu unutmuştum, şimdi de bunun cezasını çekiyordum. Bir an önce ekipten ve Flayes adasından uzaklaşmam lazımdı…

Bölüm nasıldı??? Beni çok beğendim. Umarım sizde bölümü beğenmişsinizdir. Sizce Ölüm Tanrısı kim, onun için kimler çalışıyor ve Cristiana'yla nasıl bir bağlantısı var? Düşüncelerinizi çok merak ediyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzereee.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.