Merhabaaaaaaa. Yeni bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz (Benim pek içime sinmedi.). Düşüncelerinizi belirtirseniz çok mutlu olurum. Yazım yanlışları varsa özür dilerim. Neyse sizi daha fazla tutmayayım, iyi okumalarrrrrrr.
Flashback
Valorian Amcayla beraber antrenman sahasına doğru yürüyorduk. Her gün yaptığımız gibi savaş derslerinden -o dersi de Valorian amca veriyordu- sonra Valorian Amca normalden daha ağır bir şekilde bana özel ders verecekti. Bu özel derslere Ryker katılmıyor, arkadaşlarıyla geziyordu. Ona sinir olsam da benim gibi sıkı çalışmak zorunda olmadığı için seviniyordum. Aslında birkaç kez Ryker da özel derslere katılmayı önermişti ama Valorian Amca, bu derslerin sadece bana özel olduğunu söylemişti. Peki ama neden sadece bana özeldi? Bende bilmiyordum. Valorian Amcaya sorduğumda bana sadece hayatta kalmam için gerekli olduğunu, her türlü saldırıya, işkenceye hazırlıklı olmam gerektiğini, büyük bir savaşçı olacaksam bütün bunlara alışmam gerektiğini söylemişti. Arenaya vardığımızda derin bir nefes aldım.
"Hazır mısın?" Valorian Amcayı kafamla onayladım. Hazırdım, hazır olmalıydım. Valorian Amca çalışma alanımızı hazırlarken bende ısınmak için esneme hareketlerini yapmaya başladım.
"Kaç gündür uykusuzsun?" Bu soruyu beklemediğim için afalladım. Ne?
"Üç-dört gündür, niye?" diye sordum.
"Birazdan öğrenirsin." Valorian Amca bir şeyi direkt söylemez, öğrenmemiz için o şeyi yaşatır ve hatamızı söylerdi. Her ne kadar sert bir yöntem olsa da akılda kalıcı bir taktikti. Esneme hareketlerim bitirdikten sonra Valorian Amcanın yanına gittim, elinde hançerle arenaya bakıyordu. Yanına vardığımda bile bakışlarını bana çevirmemişti. Bir anda Valorian Amca elindeki hançeri bana, boğazıma doğru savurduğunda son anda kaçabildim. Tengri'nin huzursuzluğunu hissederken bir yandan da hemen kınında duran hançerlerimi ellerime aldım. İşte, bu da benim eğitimimdi. Tengri'nin duygularını görmezden geldim. Bana ilk öğretilen şey ejderhalarımızın duygularının bizi etkilememesi gerektiğiydi, bir ejderhanın öfkesiyle saldırırsak bu bizim ölümümüz olabilirdi.
Bana doğru gelen hamlelerden kaçıyor, düşmanımı -Valorian Amcayı- gözlemleyip savaş tarzını ezberliyor ve ona göre hamlemi savuruyordum. Bana ikinci öğretilen şey gözlemdi ve bende bunda çok iyiydim.
Dönerek Valarian Amcaya bir hamle savuşturunca afalladı ve hamlemi savuşturamadı. Kolunda derin olmayan bir kesik oluşunca titrek bir nefes bıraktı. Bana üçüncü öğretilen şey, kim olursa olsun kendini korumak için ona saldırmalı, gerekirse öldürmem gerektiğiydi. Valorian Amca onca süre geçse bile benim dans gibi olan savaş tarzımı hâlâ ezberleyememişti ve bu benim en iyi avantajımdı.
Valorian Amca arkasına doğru dirseğini savurunca yine son anda kaçmıştım. Neler oluyordu bana? Neden dikkatim bu kadar dağınıktı? Bana dördüncü öğretilen şey ise savaşta dikkatin çok önemli olduğuydu. Her zaman dikkatli olmuştum ama şu an dikkat namına hiçbir şey yoktu ve eğer dikkatin dağınıksa ölmeye mahkumdun. Çeneme sert bir darbe alınca yere yığıldım. Bilincim gidip gelmeye, gözüm kararmaya başlamıştı.
"Beşinci kural: Yorgunken -üç-dört gün uykusuzlukla- dövüşme. Daha kolay yenilir, dikkatin dağılır ve kolay hedef hâline gelirsin. Şimdi kalk yerden, tekrar dövüşeceğiz ve sen beni bu hâlinle yenene kadar devam edeceğiz." İtiraz etme şansım olmadığı için yerden kalkıp dövüş pozisyonumu aldım. Akşamın sonunda ben kendimden geçince dövüşmeyi bırakmak zorunda kalmıştık.
Günümüz
Karanlık bir boşlukta nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Her yer siyahtı ve ben bu siyahların içinde kaybolmuş bir şekilde yürüyordum.
"Cristiana." Yengemin sesini duyunca duraksadım ve arkama, sesin geldiği yere doğru baktım.
"Yenge?" Tanrım, onu çok özlemiştim. Koşarak ona sarıldım.
"Uyanman lazım." Kaşlarımı çattım.
"Ne?" diye sordum anlamaz bir şekilde.
"Uyanman lazım." diye tekrarladı.
"Neden?"
"Bir amacın var ve onun için savaşman lazım." Amaç mı? Ne amacı? Bir amacım yoktu, sadece arkadaşlarımı koruyordum ben.
"Amacımın ne olduğunu bilmiyorum." Yengem görmeyi çok özlediğim samimi, sevgi dolu ve anlayışlı bir şekilde bakıp gülümsedi.
"Biliyorum ama bunun üstesinden sadece sen gelebilirsin." Kaşlarımı çattım. Neden ben? Amacım ne?
"En azından amacımı söyle." Sesim yalvarır bir tonda çıkmıştı.
"Söyleyemem ama şunu bilmeni istiyorum: Bu yolda bir sürü şey öğreneceksin ama hepsinin üstesinden geleceksin." Bu bilgiler hiçbir işime yaramazdı. Hayat zaten gizemlerle doluydu ve elbet o gizemler gün yüzüne çıkacaktı. Yengem omuzlarımı tutunca bakışlarım ona doğru döndü. Yüzünde yalvarır bir ifade vardı ve bu benim yüreğimin parçalanmasına yetmişti.
"Savaşman lazım, eğer savaşmazsan bu herkesin hayatının cehenneme dönmesi olur." Gözlerim doldu. Neden? Neden onu yıllar sonra gördüğümde bana bunları söylüyordu? Gerçek değildi ama bir rüya da değildi.
"Benim hayattım zaten öyle." Sesim çatlak ve titrek çıktı.
"Zafere ulaşan yolda kayıplar vermek gerekir, bu senden bir parça veya sen olabilir. Ama önemli olan herkesin iyi sona ulaşmasıdır, iki dünyada da." Hayatımın cehenneme dönmesi zafere giden yolda kayıp verdiğim bir parçamdı. Derin bir nefes aldım ve kararlılıkla başımı kaldırdım.
"Savaşacağım." dedim kararlı bir şekilde. Yengemin yüzüne rahatlama yayıldı ve gülümsedi.
"Aferin benim minik Cristiana'm." Yüzüme düşen birkaç parça saçı kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Seni tekrardan görebilecek miyim?" diye sorduğumda başını omzuna yatırdı.
"Elbette, ben her zaman senin yanındayım ve ne zaman bana ihtiyacın olsa hep yanında olacağım." Yengemin her bir kelimesi içimi huzurla doldurdu. Yengem silikleşmeye başladığında veda vaktinin geldiğini anladım.
"Görüşürüz." dedim dolu gözlerle.
"Görüşürüz, Alevin koruyucusu..." Kaşlarımı çattım. Alevin koruyucusu mu? Bu ne demekti? Bana niye böyle seslenmişti?
"Ne?" Sesim fısıltı şeklinde çıkmıştı.
"Cristiana!" Boğuk sesler bana sesleniyordu ama umurumda değildi.
"Yenge! Alevin koruyucusu ne anlama geliyor?" diye bağırdım yengem daha da silikleşmeye başladığında.
"Vakti gelince öğreneceksin, tatlım." Yengem sakindi ama ben bir bilinmezlikle boğuluyordum.
"Yenge!" diye bağırdım. Yengem, bana cevap vermek yerine gülümsedi.
"Cristiana!" Boğuk ses tekrardan bana seslenince yengem artık neredeyse görünmüyordu. Ona ulaşmaya çalışsam da başaramadım.
"Yenge!" diye seslendim gözden kaybolurken. Yavaş yavaş gerçek dünyaya gözümü açtığımda Aaron'ın endişeli bakışlarıyla karşılaştım.
"Hatırlat da üç-dört gün uyumadığımda herhangi bir çatışmaya katılmayayım." diye mırıldanınca görüş alanıma Horol girdi. Kaşlarımı çatıp ona baktım. İnsan ayılınca, Horol'u görünce cehenneme düşmüş gibi hissediyordu. Biri, Aaron'ın ve Horol'un kafasını ittirip görüş açıma girdi. Tasha.
"Horol'u görünce bir şüpheye düştüm ama cennete düştüm galiba." dediğimde ikimizde güldük. Bu sefer üçünün de kafası itildi ve görüş alanıma Tengri'nin koca kafası girdi. Sinirle burnundan yüzüme doğru buhar üflediğinde yüzümü buruşturdum.
"Bir daha bu kadar uykusuz kalmayacaksın." Gözlerimi kısarak ona baktım.
"Teşekkürler, iyim." diyerek homurdandım zihnimden.
"Huysuz binici." diyerek görüş açımdan çıktı. Tasha kalkmam için elini uzattı.
"Huysuz ejderha." diye cevap verirken bir yandan da Tasha'nın elini tutup yerden kalktım. Savaşçının bana benim hançerimi fırlattığım tarafa bakınca yerlerin simsiyah olduğunu gördüm.
"Hak etti. Şu Bort denilen adamda yardım etti ama olsun." diye kendini savundu. Haklıydı, hak etmişti.
"Bert." diye düzeltim onu sırtımdaki sızıyı geçirmek için esnerken.
"Her neyse işte." Gözlerimi kıstım. Ukala ejderha. Bir şeyi idrak edince ekibe döndüm.
"Ejderha göz yaşı..." diye mırıldandım. Ejderha göz yaşı çak nadir bulunan bir şeydi. Ejderhalar çok nadir ağlarlardı ve ağladıklarında genellikle bir başka ejderha veya binicisini kaybetmiş olurlardı. Ejderhalar sihirden oluştuğu için göz yaşlarının iyileştirici bir yanı vardı. Ekipteki her bir kişiyle göz teması kurdum. Horol gözünü kaçırdı.
"Babam bir şey olursa diye vermişti." diye açıklamaya çalıştı Horol.
"En yakındaki adaya Tengri iki dakikada giderdi."
"Ama..." diye karşı çıkmaya çalıştı Lona ama onu elimi kaldırıp onu susturdum.
"Zor bulunan bir şeyi patavatsızca harcayamazsınız." Sesli bir şekilde nefesimi verdim.
"Size kızacağını söylemiştim." diye homurdandı Evan.
"Sinir-küpü, kızmadın değil mi?" dedi Bert, tatlı tatlı. Kızamıyordum, herkese kızan ben onlara kızamıyordum. Cevap vermek yerine gözlerimi devirdim.
"Akoster adasına gitmeye hazır mısınız?” diyerek konuyu dağıtmaya çalıştı Aaron, başarılı da oldu. Dudaklarıma bir tebessüm yayıldı. Amcama bundan bahsetmeyi unutmuştuk.
“Ne? Oraya gideceğinizden hiç bahsetmemiştiniz.” dediğinde Horol, omuz silktim.
“Adaya varınca haberi olur.” dedim umursamaz bir şekilde.
“Ya bizimle gelirsin ya da Flayes adasına bizden önce gidip hepimizi ifşalarsın.” diye ekledi Lona. Kimliğimi Horol’a söylediğinden beri vicdan azabı çekiyordu ve hatasını telafi etmek istiyordu. Horol, bana kaçamak bir bakış attı ve sesli bir şekilde nefes verdi.
“Peki ama bunu Cristiana ve Lona için kabul ediyorum.” Horol’un cevabına karşı Lona ona aşık aşık bakarken ben ise cevabına göz devirdim.
“Ekip, ejderhalara.” diye emir verince ekip ejderhalara doğru yöneldi. Geride Horol’la tek kaldık. Bende ekibin peşine takılacaktım ki Horol’un adımı söylemesiyle ona doğru döndüm.
“İyi misin? Gerçeği bilmek istiyorum, iyiyim yalanlarını değil.” Derin bir nefes aldım. Hafif ağrım vardı ama diğer acılara göre bu bir hiçti.
“İyiyim, gerçekten.” Horol pek ikna olmuş gibi gözükmese de hafifçe kafasıyla beni onayladı ve Pushy’nin -ejderhasının- yanına doğru yola çıktı. Birkaç saniye arkasından baktım. Bu da neydi şimdi? Gerçekten beni önemsemeye mi başlıyordu? Kafamı iki yana sallayarak bu düşüncelerden kurtuldum. Horol, beni hiçbir zaman önemsememişti, şimdi de önemsemiyordu sadece numara yapıyordu. Tengri’nin sırtına çıktım. Herkes ejderhalarının sırtında yerlerini aldıktan sonra havalandık ve Akoster adasına doğru yola çıktık.
⚔
İki günlük yolculuğun ardından Akoster adasına vardık. Hepimiz bitik durumdaydık ve dinlenmeye ihtiyacımız vardı. Ejderhalarımız vadiye indiğinde Akoster adasının savaşçıları bizi karşıladılar. Beni görünce asker selamı verip hazır ola geçtiler.
“Hoş geldiniz, Bayan Cristiana.” dediler hep bir ağızdan. Onlara baş selamıyla cevap verdim.
“Valorian Silverthorn nerede?” diye sordum. Sesim yüksek çıkmamıştı ama sertti.
“Eğitimde, sizin geldiğinizi haber veririz.” diye cevap verdi içlerinden bir savaşçı. Bakışlarımı ona doğru döndürdüm. Yüzüme bir tebessüm yerleştirdim ve “Gerek yok.” diyerek onu kibarca reddettim. Beni, tebessüm ederek ve kafasıyla onayladı. Onlar uzaklaşırken ekip ve Horol’a döndüm.
“Buraya neden geldiğimizi biri açıklayabilir mi?” diye yakındı Horol. Ellerimi iki yana açarak konuşmaya başladım: “Büyüyüp eğitim aldığım adaya hoş geldiniz.”
“Sen burada mı eğitim gördün, Flayes adasına bir günlük mesafedeki adada?” Horol’un sorusuna omuz silktim.
“Evet.” dedim önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi.
“Seni her yerde aradım ve sen sadece adamıza bir saat uzaklıktaki bir adada mı kalıyordun?”
“Bazen gözümüzün önündeki şeyleri göremeyiz.” diyerek vadiden çıkmak için yola koyuldum. Tasha’yla en önden ekibe ve Horol’a yön gösteriyorduk. Biraz yürüdükten sonra eğitim alanına vardık. Yeni savaşçılar eğitiliyordu. Bir zamanlar bende burada eğitim görmüştüm ve eğitimden sonra daha ağır eğitimler almıştım.
Elimi kaldırıp ekibi ve Horol’u eğitim alanının girişinde bıraktım ve Valorian Amcanın arkasına doğru hızlı ama sesiz adımlarla yürümeye başladım. Yolun yarısında kınlarında duran hançerlerimden iki tanesini kınından çıkardım ve düşürmemek için sıkı sıkı tuttum. Valorian Amcanın arkasında geçtiğimde bir saniye bile durmadan sırtına hamle yaptım. Hamlemden kurtulup kolumu tuttu ve beni öne doğru savurdu ama ben yere düşmek yerine ayaklarımın üzerinde durdum ve bileğimi tuttuğu kolumu hafif sola olacak şekilde omzumdan destek alarak Valorian Amcayı öne doğru savururken bir yandan da yüz seksen derece dönerek sırt sırta vermemizi sağladım ve dengesini kaybetmesi için dizinin arkasına, eklem yerine gelecek şekilde tekme attım. Dengesini kaybeden Valorian Amca yere sırt üstü düştü ama üşmesiyle yana doğru dönüp doğrulmaya çalışması bir oldu. Hızlıydı ama unuttuğu bir kısım vardı: Ben ondan daha hızlıydım. Göğsüne tekme atıp onun tekrardan yere yığılmasını sağladım ve hançerlerimi hızlı bir şekilde kınlarında koyup kılıcımı çıkardım. Kılıcım Valorian Amcanın boğazını hedef aldığında bu savaşı benim kazandığım belli oldu.
Bu bizim Valorian Amcayla her zaman saldırıya hazırlıklı olmamız için yaptığımız bir şeydi. Alkış sesleri eğitim alanını doldurdu ama en yüksek alkış sesi ekipten geliyordu. Kılıcımı kınına koyarken ve Valorian Amcaya kalkması için elimi uzatırken Valorian Amcanın yüzünde gurur dolu bir gülümseme vardı. Elimi tutup yerden kalktı.
“Gayet iyiydi.” dedi Valorian Amca. Bunu ondan duymak imkânsız gibi bir şeydi, neyse ki imkânsız diye bir şeyin olduğuna inanmıyordum. Kural on bir imkânsız diye bir şey yoktur. Evet, kurallara göre eğitilip büyütülmüştüm. Kurallar işime yaramış mıydı? Evet, hem de çok.
“Arkadaşlarınla gelmişsin. Bekle… Flayes adası mı?” Şok olmuş bir şekilde bana bakınca masum masum bakıp gülümsedim.
“Tasha’nın bana ihtiyacı vardı.” Derin bir nefes verip burun kemerini sıktı.
“Seninle ne yapacağım ben?” Bana baktı ve bakışları anında yumuşadı. Beni kızı gibi seviyor, bana kıyamıyordu. Yani, eğitimler dışında kıyamıyordu, eğitimlerde kıyıyordu. Eğitimlerde gerçekle yüzleşmem için kıymak zorundaydı.
“Burada kaldığınız süre boyunca evimde kalabilirler. Senin izin almana bile gerek yok, biliyorsun benim evim aynı zamanda da senin evin.” Gülümsedim.
“Teşekkürler.” diyerek diğerlerinin yanına dönmek için yola koyuldum.
“Kaçtım zannetme, evde her şeyi anlatacaksın, küçük hanım.” diye seslendi arkamdan. Bir yandan yürürken bir yandan da arkama bakıp Valorian Amcaya cevap verdim: “Tamam.” Eve girince bir anlığına duraksadım. Buraya uzun zamandır gelmemiştim.
“Eve hoş geldiniz.” diyerek evin içine girdim. Evin içi dışarıya göre sıcaktı ama yine de şömineyi yakmak lazımdı. Elimi koltukta sürüyerek şömineye doğru gittim. Birkaç odun alıp şömineye attım. Şömineyi yakmak için etrafa baktım ama yoktu. Tam Tasha’dan çantamdaki kibriti vermesi için döndüğümde Aaron bir kibrit yaktı ve şömineye attı. Odunlar yavaş yavaş yanmaya başladığında Aaron’la diğerleri gibi koltuğa oturduk. Hepimiz yorgunluktan ölüyorduk.
“Erkekler koridorun en sonundaki odada kalacak, kızlar ise benim odamda.” Herkes beni kafasıyla onayladığında koltuktan kalktım.
“Nereye?” diye sordu Aaron, koltukta doğrulurken.
“Odaları hazırlamam lazım.”
“Yardım edelim.” diyerek ayaklandı.
“Evet, hem sende yoruldun.” diyerek Tasha da ayaklandı. Tam kendimin halledebileceğimi söyleyecekken diğerleri de ayaklanınca vazgeçtim.
“Bazen yardım almak en iyi seçenektir, mink savaşçım.” dedi Tengri.
“Sen yardım almıyorsun.” diye cevap verdim zihnimden Tengri’ye.
“Çünkü ben mükemmelim.” Egoist ejderha. Kendini övmeye bayılıyordu.
“Egoist ejderha.”
“Huysuz binici.” Hafifçe tebessüm ettim. Ekibe döndüm ve yapılacakları söyleyip iş bölümü yaptık.
⚔
Zile doğru koşarken yedi santim yakınımdan bir ok geçti ve ağaca saplandı. Hızımı artırıp daha hızlı koşmaya başladım ama bu çok uzun sürmedi. Savaşçı kılıcıyla bana doğru hamle yapınca eğildim ve kılıcı üzerimden geçti. Kınında duran bir hançerime uzanıp aldım. Kalkıp dirseğimle savaşçının kafasına vurdum ve savaşçının sersemlemesini fırsat bilerek göğsüne tekme attım. Dengesini kaybeden savaşçı yere düştü. Arkamdan gelen başka bir savaşçının hamlesinden dönerek kurtuldum. Savaşçının onun bile fark edemeyeceği bir hızda dönüp arkasına geçtim ve eklem yerine doğru tekme attım. Dizlerinin üzerine düşen savaşçının kafasına hançerimin sap kısmıyla vurdum. Savaşçı bilincini kaybederek yere yığıldı. Tekrar zile doğru koşmaya başladım. Yoluma çıkan savaşçıları yere seriyor, atılan oklardan reflekslerim ve çevik hareketlerimle kaçıyordum. Zile ulaşıp çaldığımda ekibin tezahüratları ve yenilgiyle homurdanmaya başlayan savaşçıların sesleri antrenman sahasını doldurdu.
“On iki dakika, yirmi yedi saniye.” diyerek zile ne kadar zamanda ulaştığımı açıkladı Valorian Amca. Antrenmanda en kısa sürede zili çalan ben olmuştum. Hançerler, kılıçlar ve oklar gerçekti. Birbirimizi öldürmeden zarar verebiliyorduk ve bu da bizim acıya alışmamıza, gerçek hayatı öğrenmemizle yarıyordu. Ekibin yanına gittiğimde Valorian Amca ara verdiğimizi duyurdu.
“Gayet iyiydin.” dedi Tasha. Omzuna vurup yanına oturdum.
“Seni geçebileceğimi zannetmiyordum.” diye itiraf ettim. Tasha, on beş dakika, otuz dört saniyede bitirmiş, benden ve Aaron’dan sonra en kısa sürede etabı bitiren kişi olmuştu. Aaron, on üç dakika, elli yedi saniyede bitirip ikinciliğe yükselmişti. Valorian Amcaya baktığımda baş hareketiyle beni çağırdı. Ekibe hemen geleceğimi söyleyip yanına gittim.
“Güzeldi ama mükemmel değildi.” dediğinde gözlerimi kaçırdım.
“Biliyorum.” diye mırıldandım.
“Savaşçılara olabildiğince az zarar vermeye çalıştın. Daha kısa sürede bitirebilirdin.” Haklıydı. Olabildiğince savaşçılara az zarar vermeye çalışmıştım ve bu da beni yavaşlatmıştı. Ben cevap vermeyince konuşmaya devam etti: “Yenilmek istemiyorsan mükemmel olmalısın, Cristiana. Kimseye acımamalı, ailem dediğin kişileri bile öldürebilir olmalısın.”
“Biliyorum.” derken bir yandan da başımla onayladım.
“Komutanla aranda ne var?” Bu sorusunu beklemediğim için afalladım.
“Ne?”
“Neyden bahsettiğimi çok iyi biliyorsun.” Aaron’a kaçamak bir bakış attım. Bert’in dediği bir şeye gülüyordu.
“Hiçbir şey.” diye cevapladım sorusunu. Dahası olmamalıydı zaten. Sevgi zayıflıktı.
“Unutma sevgi zayıflıktır. Ve sen şu anda altı kişiye arkadaşım diyorsun. Eğer buna uymayacaksan üçüncü kurala uy.” Üçüncü kural: kim olursa olsun hayatta kalabilmek için -kendini korumak için- saldır, gerekirse öldür bu en yakın arkadaşın veya ailen olsa bile.
“Peki.” Kollarımı kendime doladım.
“Unutma, bunları senin iyiliğin için istiyorum. Bir sürü düşmanın var ve senin hayatta kalman lazım.” Onu kafamla onayladım. Ekibe doğru baktı.
“Arkadaşlarını daha fazla bekletme.” diyerek konuşmayı bitirdi.
“Tamam.” Arkama dönüp ekibin yanına gidecekken Valorian Amca adımı seslenerek beni durdurdu: “Cristiana.” Dönüp baktığımda karşımda beni eğiten kişiyi değil, beni büyüten kişinin sıcak gülümsemesiyle karşılaştım.
“Evet?”
“Komutan bozuntusu seni üzerse ölümü olur.” dediğinde tebessüm ettim.
“Ailem olduğun için teşekkürler.” Bu dediğimde samimiydim.
“Bunun için teşekkür edecek kadar aptal olmamalısın.” Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım ve ekibin yanına giderken ona cevap verdim: “Not edildi.”
⚔
Güneş batmış, akşam olmuştu. Evden kimseye haber vermeden çıkmış, eskiden sürekli geldiğim uçuruma gelmiştim. Manzarası Flayes adasındaki kayalıkların manzarasına benziyordu ama bura kayalık yerine çimen, aşağıda deniz yerine evler vardı ve daha yüksekti. Tengri’yle olan bağı kapatmıştım. Şu anda bana ulaşamadığı için kafayı yiyor olmalıydı.
Hava soğumuştu ama ben sadece manzaraya bakarak aklımdaki düşüncelerle savaşıyordum. Sevgi zayıflıktır… Aklıma Aaron’ın gülüşü gelince gözlerimi yumup bu düşünceyi hemen uzaklaştırdım ve aklımdan tekrardan aynı kelimeleri geçirdim: Sevgi zayıflıktır. Ne oluyordu bana? Onu gördüğümde neden kalbim hızlanıyordu? Neden aklımdan çıkmıyordu? Neden ona içimi döküyordum?
“Cristiana.” Aaron’ın bana seslendiğini duyunca gözlerimi açtım. Sesin geldiği yöne baktığımda Aaron’ı gördüm. Kalbim yine yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladığında derin bir nefes aldım.
“Aaron?” Beni nasıl bulmuştu?
“İyi misin?” diye sordu ilgili bir sesle.
“Evet, sadece biraz hava almam lazımdı.” Evin duvarları üstüme üstüme gelmeye başlamıştı, bende buraya gelmiştim ve kafamın içindeki düşüncelerle savaşmaya başlamıştım.
“Anladım.” Yanıma geldi. Ben bakışlarımı manzaraya çevirdiğimde hâlâ Aaron bana bakıyordu.
“Manzara çok güzel.” dedim konuyu dağıtmak için.
“Dünyada gördüğüm en güzel manzara.” diye mırıldandı Aaron. Kafamı ve bakışlarımı ona çevirdiğimde hâlâ bana baktığını gördüm. Bakışlarımı kaçırıp kasabaya baktım.
“Kasabayı gezmeye ne dersin?” Akoster adası akşamları da hareketli bir yerdi. Çalgıcılar, mekanlar, koşuşturan çocuklar, yemek stantları… Sabahları insanlar çalışıyor, akşamları ise kendilerine vakit ayırıyorlardı.
“Senin büyüdüğün adayı gezmek benim için bir onurdur, gizemli kız.”
“Büyüdüğüm adayı sana gezdirmek benim için bir onurdur, komutan.” İkimizde bir süre birbirimize baktıktan sonra daha fazla ciddi kalamadık ve gülmeye başladık.
Kasabaya indiğimizde bizi tabak çanak ve gülen insan sesleri karşıladı. Aaron’la sohbet ederek yürümeye başladık. Mekanların önünden geçerken çalışanlar bize gülümsüyor, mekanlarına davet ediyorlardı. Hepsini hafif bir baş selamı ve tebessümle karşılık verip yolumuza devam ediyorduk.
Bir müzik sesi yavaş yavaş duyulmaya başladığında çalgıcıya yaklaştığımızı anladım. Çalgıcıya yaklaştığımızda etrafını insanların çevrelediğini gördüm. Hareketli bir şarkının son kısımlarını da çaldıktan sonra alkış sesleri yükseldi.
“Çalgıcıyı dinlemeye ne dersin?” diye sordum Aaron’a.
“Olur.” dedi heyecanla Aaron. Onun bu merakına ve heyecanına gülümsemeden edemedim. İnsanlardan izin alıp öne geçtiğimizde genç çalgıcılar yeni bir şarkı çalmak için hazırlanıyordu. Çalgıcılar müziğe giriş yaptıklarında şarkıyı hemen tanıdım: Rockhill. Aaron bana doğru döndü.
“Benimle dans eder misiniz, gizemli kız?” diyerek elini bana uzattı. Elini tutarak cevap verdim: “Tabii ki de komutan.” Kalabalığın çalgıcılar için açtıkları boşlukta dans edebileceğimiz bir yer vardı. Aaron beni oraya götürdü ve çalgıcıların çaldığı müzik biraz hareketli bir şarkıydı. Aaron, bir eliyle belimi diğer eliyle ise elimi tuttu. Bende boşta kalan elimi Aaron’ın omzuna yerleştirdim ve dans etmeye başladık. Şarkı hızlandıkça bizde hızlanıyor, yavaşladıkça bizde yavaşlıyorduk. Şarkı sona erdiğinde ikimizde nefes nefese kalmış bir şekilde gülüyorduk. İnsanların alkış sesleri duyulduğunda tek olmadığımızı hatırladım. Etrafa baktığımda insanların kalabalıklaştığını gördüm. Aaron’la hızlı bir şekilde insanlara selam verdikten sonra kalabalıktan çıkmayı başardık. Ve o akşam hiç olmadığı kadar yaşadığımı hissettim. Tanrım, galiba âşık oluyordum...
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Romantik sahneleri yazamıyormuşum gibi hissediyorum, sizce yazabiliyor muyum? Bu bölüm benim içime pek sinmedi ama olsun, yavaş yavaş geliştireceğim kendimi. Bu süreçte yanımda olduğunuz veya olacağınız için teşekkürler. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.