İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 14 · 15 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 14

14.Bölüm

Yeni bir bölümle karşınızdayım. Umarım bölümü beğenirsiniz. Yazım yanlışları varsa şimdiden özür dilerim. İyi okumalar :))))))

Flashback

Tasha’ya bu adayla ilgili bilgi verdikten sonra o ekibin yanına ben ise onları izleyebileceğim bir tepeye gitmiştim. İçimden bir his kötü bir şey olacağını söylüyordu ama o hissi görmezden gelmek zorundaydım.

Ekip sakince ilerlerken arkalarında bir hareketlilik olunca dikkatimi oraya verdim. Ağaçlardan tam olarak orada ne olduğu anlaşılmıyordu. Hareketliliğin anlamını çözünce sırtımda duran sadaktan -sırta asılan ok kılıfı- ok çıkarıp yayıma yerleştirdim ve ekibi uyarmak için önlerine fırlattım. İstediğim gibi ekip tetiğe geçti ve asıl uyarmak istediğim kişi -Tasha- göndermek istediğim mesajı aldı: ‘Tehlike var dikkatli olun.’

Aaron, ekibe bir şeyler dediğinde ekip savaş pozisyonuna geçti. Tam da istediğim gibi. Çok geçmeden etrafları sarıldı ama ekip buna zaten hazırlıklıydı. Sadağa uzanıp bir ok daha aldım ve yayıma yerleştirdim. Nişan aldım ve oku bıraktım. Ok düşman komutanın ayağının dibine düştü. Uyarı atışım sayesinde komutanın dikkati dağıldı. Bu dikkat dağınıklığını fırsat bilen Tasha kınından hançerini çıkarıp komutana fırlattı. Hançer, komutanın boğazına saplandığında savaş başlamış oldu.

Savaşçılar ekibe saldırıyor, ekip ise onlara karşılık veriyordu. Ekibe oklarımla yardım ediyordum ama bu ancak bir yere kadar işe yarardı. Yanlarında savaşmaya karar verip koşarak tepeden inmeye başladım. Gizlice savaşa sızıp onlara yardım edecektim.

“Dikkat et minik savaşçım.” Tengri’nin endişeli sesi zihnime doldu.

“Merak etme.” diye cevapladım onu zihnimden.

“Başın derde girdiğinde yardım isteyeceğin için mi?” Tengri’nin sesi zihnimde o kadar ukala bir şekilde yankılandı ki gözlerimi devirmeden edemedim.

“Huysuz ejderha.” diye homurdandım zihnimden.

“İşine gelmedi değil mi?” Tengri’nin sorusunu cevaplamak yerine “Seninle şu an konuşmuyorum.” dedim. Bu cevabımı duyan Tengri’nin kahkahası zihnimde yankılanınca istemsizce gülümsedim.

Kılıcımı kınından çıkarıp savaşçıların arasına sızdım ve ekiple beraber savaşçılarla savaşmaya başladım. Birine çarptığımda çevik bir hareketle arkamı döndüm ve Aaron’ın savurduğu bana doğru gelen kılıç hamlesinden eğilip arkasına geçerek kurtuldum. Aaron arkasını dönüp bana bir hamle savuşturamadan savaşçıların arasına sızdım. Beni düşman zannetmişti.

Düşmanın hamlesinden dönerek kaçındım ve Tasha’yla sırt sırta verdik. Beraberken hep daha güçlüydük. Düşmanları teker teker savuşturduk. Etraftaki savaşçılar azalmaya başladığında gitme zamanımın geldiğini anladım. Tasha’ya bir baş hareketiyle gideceğimi haber verdikten sonra onların beni göremeyeceği ama benim onları rahatlıkla görebileceğim bir yerden onları izlemeye devam ettim.

Günümüz

“Yarın sabah Chef’e haber veririz. Saat geç oldu istersen burada kalabilirsin.” Aaron’ın teklifi çok cazip gelse de biri bunu öğrenirse neler düşüneceklerini, ne gibi ithaflarda bulunacaklarını biliyordum ve bu ikimizin açısından da hiç iyi olmazdı.

“Her şey için teşekkürler ama biri…” diyecek oldum ama Aaron lafımı bitirmeme izin vermeden araya girdi: “Kimin ne dediği gram umurumda değil, Cristiana.” Aaron’ın dediği şeyle bir an afallasam da hemen toparlandım. Başımı omzuma doğru yatırıp gözlerimi kıstım ve sinsice gülümsedim.

“Kardeşinin ve arkadaşlarının da mı ne dediği umurunda değil?” dediğimde afallama sırası ondaydı. Kendini toparlayıp o da sinsice gülümsedi.

“Nereye hamle yapacağını gerçekten iyi biliyorsun.” dedi etkilenmiş ve meydan okur bir sesle. Ardından ciddi bir sesle konuşmaya devam etti: “Ama insanları fazla takıyorsun. Bırak konuşsunlar. Onlar konuşsun, sen başarılarınla karşılarında dimdik dur. Bırak konuşsunlar ki sen parla, seslere aldırış etme ki kendini dinle, umursama ki dans edebileceğin bir müziğin olsun.”

“Peki ya dik durmaktan yorulduysam… Sesleri susturmaktan, parlamaktan, dans etmekten yorulduysam.” Bu itirafı hem kendime hem de Aaron’a etmiştim. Her şeyi o kadar derinlere gömüyordum ki bazı şeyleri ben bile fark etmiyordum. Aaron, yüzüme düşen birkaç saçı kulağımın arkasına sıkıştırarak yüzümün tamamen görünmesini sağladı.

“O zaman izin ver de yaslanabileceğin duvarın, fırtınalı havalarda sığınabileceğin limanın, evin olalım.” Aaron’ın sesi yalvarır gibi çıkmıştı. Aaron, içimdeki fırtınayı görmüş, kendi kendimi yok etmemden, zarar vermemden korkuyordu.

“Ya da ejderhanın kanatları altında dinlen.” Tengri’nin sesinde çok nadir kullandığı bir naziklik vardı ve bu ses tonu benim bütün olumsuz duygularımdan arınmama neden oluyordu.

“Teşekkürler.” dedim ikisine birden. Derin bir nefes alıp konuşmaya devam ettim: “Tasha meraklanmadan dönsem iyi olur.”

“Nasıl istersen.” dedi Aaron ve beni yolcu etti.

⚔

“Chef, öğleden sonra bizi kahvaltıya bekliyor, Cristiana.” dedi Aaron. Kahvaltımızı yapmış kahvelerimizi içiyorduk.

“Tamam.” diye onayladım onu. Tasha, endişe ve merakla bana doğru döndü.

“Neden?” diye sorduğunda her şeyi baştan sona anlattım. Bir süre sessiz kaldıktan sonra sessizliği bozan kişi Tasha olmuştu: “Valorian Amca olmasa biz bitmiştik.”

“Katılıyorum.” Valorian amca olmasaydı bunu çözemezdim.

“Şu Valorian denen adamı sen de mi tanıyorsun?” diye sordu Evan, Tasha’ya.

“Cristiana’yı hiç ziyarete gitmediğimi düşünmüyordun, değil mi?” Evan, Tasha’nın dediğini düşünceli bir şekilde reddetti.

“Valval denen adam da kim?” Bert’in sorusuyla gözler ona doğru döndü.

“Valorian.” diye düzeltti Tasha.

“Benim hem savaş öğretmenimdi hem de bir nevi beni büyüten kişi.” diye açıkladım Bert’e.

“Vay be, sinir-küpü de bizim gibi savaşmayı başkasından öğrenmiş.” Bert, bunu sanki inanamıyormuş gibi söylemişti.

“Yani, isterse seni yenebilir mi?”

“Sanmıyorum, bana savaşmayı öğretmiş olabilir ama onun öğrettiğinin üstüne çok fazla şey ekleyip savaşta ustalaştım ve dövüş tarzlarımız çok farklı.” Valorian Amca, bana çok şey katmıştı ama dövüş tarzlarımız, savaş planlarımız, stratejilerimiz çok farklıydı.

“Bir gün ziyaretine gidelim.” Tasha’nın teklifi oldukça cazipti ama yakın zamanda gidebileceğimizi sanmıyordum.

“Katılıyorum.”

“Hangi adada kalıyor?” Aaron’ın beklenmedik sorusuyla Taha’yla bakıştık ve bakışlarımızı Aaron’a döndürdük.

“Akoster adası.” diye yanıtladım.

“Gideceğimiz adanın rotasında, dönüşte istersen uğrayabiliriz.” Aaron’a cevap verecekken araya Evan girdi: “Chef’e ne diyeceğiz? O hayatta izin vermez.”

“Ondan izin isteyen yok.” Sesim istemsizce sert çıkmıştı.

“İstese de istemese de izin vermek zorunda.” Tasha’nın sesi de benimki kadar sertti. Bizim kızgınlığımız ekibe değil amcamaydı.

“Siz ne çeviriyorsunuz yine?” Aaron’ın sesi şüpheci ve meraklı çıkmıştı.

“Annem ağzından bir şeyler kaçırdı, onları koz olarak kullanıyoruz diyelim.” Diye yanıtladı Tasha, Aaron’ı.

“Ne kozu?”

“Chef varisi benim.” Bu itirafım karşısında hepsi dumura uğradı.

“Ne?”

“İnanamıyorum.”

“Bende.”

“Bayan Cristiana ve komutanım, Chef sizi toplantı salonuna çağırıyor.” Ejderha ordusunun savaşçısıyla kendilerini toparladılar.

“Hemen geliyoruz.” diyerek gitmesini işaret etti Aaron. Savaşçı gidince konuşmaya başladım: “Öğleden sonraya daha dört saat var, neden toplantıyı şimdi yapmaya karar verdi ki?”

“Hiçbir fikrim yok.” diye mırıldandı Aaron. Ardında “Gidelim mi?” diye sordu.

“Olur.” Cevabımla birlikte aynı anda ayaklandık.

“Seviliyorsun.” dedi Tasha, biz masadan ayrılmadan.

“Sende.” diye cevap verdim Tasha’ya ve savaşçılar için ayrılan salondan çıktık. Toplantı salonuna girdiğimizde herkes yerine oturmuş bizi bekliyordu. Amcamın sağ çaprazındaki -Horol’un karşısındaki- yerime oturdum. Aaron’da her zamanki gibi yanıma oturdu.

“Sonunda.” diye homurdandı amcam. Dalga geçiyor olmalıydı.

“Toplantının şimdi yapılması daha uygun olduğu için toplantıyı erkene aldık.” diye açıkladı Horol. Onu başımla hafif bir şekilde onayladım.

“Toplantıya başlayalım mı?” Aaron’ın sorusuyla bakışlar ona döndü. Onunda benim gibi cehresinde en ufak duygu kırıntısı yoktu.

“Dinliyorum.” diyerek toplantıyı başlattı amcam.

“Skomas adasına gideceğiz.” Konuyu uzatmayı sevmediğim için direkt olarak söylemiştim ve bu da amcamın bir an afallamasına sebep olmuştu. Amcam hemen kendini toparladı ve konuşmaya başladı: “Hayatta olmaz, Skomas adası çok uzakta ve en son adadan ayrıldığınızda ne olduğunu biliyorsunuz.”

“Gitmezsen daha kötü şeyler olacak.” diye ısrar ettim.

“Hayır dedim.”

“Savaşçıları tembihleyeceğiz ve biz yokken nasıl savaşmaları gerektiğini göstereceğiz.” dedi Aaron.

“O ada tehlikeli bir ada ve bizim düşmanımız. Sizi gördükleri ilk anda öldürürler ve ben bunu göze alamam.” Amcam, ben olduğum için değil, ejderha ordusunun beş üyesini kaybetmekten korktuğu için bunu göze alamazdı.

“Skomas adası gibi adalarla tek başıma savaştım, kendimi koruyabilirim ve diğerleri de koruyabilir.” diye tekrardan ısrar ettim.

“Kabul etmiyorum.” Amcamın sesi yükselmeye başlamıştı.

“Bu toplantıyı sizden izin istemek için değil, size gideceğimizi haber vermek için istedik.” Sesim sert ve kararlıydı. Amcam gözlerini kapadı ve derin bir nefes aldı.

“Neden Skomas adası?”

“Melodnon.” Amcamın sorusunu bir kelimeyle cevaplamıştım ama bu bir kelime her şeyi anlatıyordu. Amcam kapadığı gözlerini açıp inanamıyormuş gibi bana baktı. Tabii ki de çözebileceğimi düşünmüyordu.

“Sen nasıl… İmkânsız.” diye reddetti amcam. Başımı omzuma doğru yatırdım.

“İmkânsız diye bir şey yoktur, amca.”

“Bende geliyorum.” Horol’un bu ani kararı herkesi afallattı. Amcamın gitmemize izin vereceği beliydi ama Horol’un böyle bir şey söyleyeceğini hiç düşünmemiştim.

“Hayır, gitmiyorsun.” Amcamın sesi sertti.

“Onları tek başına oraya gönderemem.” Bana kaçamak bir bakış atıp amcamın gözlerinin içine bakmaya devam etti. Horol’u ilk defa bu kadar kararlı görüyordum.

“Düşmanımın adasına oğlumu göndermeyeceğim.”

“Yeğenini gözün kapalı gönderiyorsun ama.” Horol’un söylediği karşısında yerimde kıpırdandım. Aaron, masanın altından beni rahatlatmak ve destek olduğunu göstermek adına elimi tutu. Bakışlarımı Horol ve amcamdan çekip Aaron’a çevirdim. Aaron’ın bakışlarındaki şey kalbimi hızlandırdı ve içimin bir an için huzurla dolmasını sağladı ama bu huzur amcamın dediğiyle bozuldu: “O farklı.” Bakışlarımı tekrardan Horol’la amcama çevirdim.

“Bende. Onlarla. Gidiyorum.” Horol, her bir kelimenin üstüne basa basa konuşmuştu.

“Gitmiyorsun!” Amcam kendini tutamayıp bağırmıştı ama bu Horol’u kokutmak yerine onun kararlılıkla başını kaldırmasına sebep olmuştu.

“O zaman Cristiana da gitmiyor.” Horol’un başından beri Lona için bizimle gelmek istediğini düşünmüştüm, öyle olmasını istemiştim ama hayır, Horol, benim için gelmek istiyordu. Bana orada bir şey olmasını engellemek için gelmek istiyordu. Bu farkındalık kalbimi sızlattı. Onu affetmek istedim ama yapamazdım. Tekrardan beni paramparça etmesine izin veremezdim.

“Horol!” Amcamın bağırışı düşüncelerimden sıyrılmama ve gerçekliğe dönmeme sebep oldu.

“İyi misin?” diye sordu Aaron, fısıldayarak. Ona baktığımda elini sıktığımı fark ettim.

“Ne var?” diye gürlerken Horol, bende Aaron’ın elini sıktığım elimi gevşettim.

“Özür dilerim.” diye fısıldadım bende Aaron gibi.

“Özür dilemene gerek yok, Cristiana.” Aaron’a başımı salladım. Amcam ve Horol’un kavgası kızışmıştı ve ben bunu durdurmazsam daha da kızışacaktı.

“İşinize duygularınızı karıştırmayın. Şu anda toplantıdayız ve siz herkesin önünde özel hayatınızı, duygularınızı tartışıyorsunuz.” Sesim amcam ve Horol’un sesini bastırıştı.

“Bende sizinle geliyorum. Toplantı bitmiştir.” diyerek ayaklandı Horol.

“Toplantı daha bitmedi.” Amcam bağırmamıştı ama bakışları ateş saçıyordu.

“Toplantı sona erdi.” diyerek ayağa kalktım. Benle birlikte Aaron ve Kaldor da ayaklanmıştı. Sözümün amcamın sözünden daha fazla geçmesine bir an şaşırsam da bu olayı sonra sorgulamaya karar verdim.

“Kaldor’u çıkartabilir misin?” diye fısıldadım kimsenin duyamayacağı bir sesle yanımdaki Aaron’a.

“Sen?”

“Onları sakinleştireceğim.”

“Ama…” diye itiraz edecekken lafını devam ettirmesine izin vermeyerek konuşmaya başladım: “İyi olacağım.” Aaron derin bir nefes verdi.

“Yakınlarda olacağım, Tasha da öyle.” deyince tebessüm ettim.

“Teşekkürler.” dediğimde Aaron, Kaldor’a döndü ve “Kaldor, seninle biz yokken ki planlamaları konuşmam lazım.” dedi.

“Tabii.” Kaldor ve Aaron dışarı çıktığında sert bakışlarım Horol ve amcama döndü.

“Toplantının ortasında kavga etmek ne?” Bağırmamıştım ama sesim yine de toplantı salonunu doldurmuştu.

“Senle de tartışıyoruz, neden oğlumla tartışmam gözüne battı ki?” Amcamın sert sesi beni hiç etkilememişti çünkü benimle hep bu ses tonuyla konuşmuştu.

“Biz seninle iş için tartışıyoruz, özel hayatımızı veya duygularımızı işin içine sokmuyoruz.” dediğimde ikisi de bir şey söylemedi. Kimse konuşmayınca ben konuşmaya devam ettim: “Horol, bizimle geliyor. Oğluna bir şey olmasından korkuyorsun ama önümüzde büyük bir savaş olduğunu unutuyorsun. Horol, kendini koruyabilecek bir savaşçı.”

“Ama hâlâ yarası tam olarak iyileşmedi.” diye itiraz etti amcam.

“Ben gayet iyiyim.” Horol’un dediğini görmezden gelerek amcamı cevapladım: “Yaralıyken de savaşmayı öğrenmeli.”

“Böyle bir zorunluluğu yok.” Amcamın sesi yine yükselmeye başlamıştı.

“Kaçırılıp işkence görürse nasıl kaçacağını planlıyorsun?” Bunu yaşamıştım ve zorla alıştırılmıştım. Hayatımı acılarımı görmezden gelerek yaşamayı öğrenmiştim ve bu hayatta kalmamı sağlamıştı.

“Tanrım…” diye mırıldandı Horol.

“Biraz gerçekçi ol, amca.” Diyerek amcamla konuşmaya devam ettim. Amcamın yüzü bembeyaz olmuştu, oğlunun başına böyle bir şey gelmesinden inanılmaz korkuyordu ve bu korkusunu saklayamıyordu.

“Sen yaralıyken kaçmak zorunda kaldın mı?” Horol’un sesi endişeliydi.

“Konu ben değilim, sensin.” diye yanıtladım onu. Ardından “Konuşma burada bitti. Akşam yola çıkıyoruz.” diyerek toplantı salonundan çıktım.

⚔

Üç günlük yolculuğun ardından Skomas adasına vardık. Hepimiz inanılmaz yorulmuştuk ama yine de adaya ayak basar basmaz adanın haritasını çıkartmış bir plan yapıyorduk. Akşam olduğu için rahatlıkla adaya sızmıştık.

“Bence biraz dinlenebiliriz.” derken bir yandan da esnedi Bert. Aralarında en enerjik olan ben ve Aaron’dı.

“Düşman adasındayız, fark edilme riskine giremeyiz.” dedim Bert’e.

“Tengri, bizi fark eden birileri var mı?” diye sordum zihnimden Tengri’ye. Skomas adası ejderhaları sevmezlerdi bu yüzden onlar en yakındaki adaya doğru uçacaklardı.

“Fark edilmediniz.” Bu iyi haberdi. Ardından ekledi: “Bir şey olursa yirmi dakikalık uçma mesafesindeyim.” O mesafeyi Tengri beş dakikada gelebilirdi ama diğer ejderhalar gelene kadar mücadele etmemiz gerekecekti.

“Tam olarak ne bulmaya geldik buraya?” diye sordu Horol, haritaya bakarak.

“Skomas adası, Ölüm Tanrısı isimli düşmanımızın müttefiki mi onu öğrenmeye geldik.” diye açıkladım.

“Ölüm Tanrısı da kim?” Kaşlarını çatmış ve anlamaz bir şekilde sormuştu bunu Horol.

“Bilmiyoruz.” dedi Aaron ve tekrardan haritaya döndü.

“Ekiplere ayrılalım, böylece daha kısa sürede daha fazla yeri incelemiş oluruz.” diye bir öneri sundum.

“Daha savunmasız oluruz o zaman da.” diye karşı çıktı Evan.

“Bunu tüm dünyaya kafa tutan savaşçıya mı diyorsun?” diye sordu Tasha, başını omzuna yatırarak.

“Bunu bir savaşçıya diyorum.” diye cevap verdi Evan, başını omzuna yatırarak.

“Kusacağım galiba, gidin ötede flört edin.” diye homurdandı Bert. Tasha tekrardan haritaya dönerken yanakları al al olmuştu. Onun bu hâline tebessüm etmeden edemedim.

“Aslında ayrılmak mantıklı, biz ayrılırsak adanın savaşçıları da bizim gibi ayrılmak zorunda kalır.” diye bana katıldı Aaron.

“Kim kim ayrılıyoruz?” diye sordu Lona.

“Ben, Cristiana ve Lona.” dediler aynı anda Horol ve Aaron. Gözlerimi devirdim. İş yine bana kalmıştı.

“Lona ile Tasha. Bert ile ben. Horol, Evan ve Aaron.” diye takımları oluşturdum. Tasha memnunsuz bir şekilde baktı ama bu takımlar en iyisiydi.

“Komutan ve ben mi?” diye sordu Horol.

“Evet, bir sakıncası mı var?” dedim sert bir şekilde. Horol pes ederek basını iki yana salladı. Gideceğimiz yönleri de belirledikten sonra yola çıktık. Bert’le bir yandan sohbet edip bir yandan da etrafı araştırıyorduk. İçimi bir huzursuzluk kapladı. Sanki biri bizi izliyormuş gibi geldiği için arkaya baktım ama kimse yoktu. Kaşlarımı çattım.

“Bir şey mi oldu, sinir-küpü?” diye sordu arkaya bakarak.

“Tetikte kal, biri bizi izliyor olabilir.” dedim bir yandan da kınlarındaki hançerlerimi kontrol ederken.

“Bir sorun mu var, minik savaşçım?” diye sordu Tengri, endişeli bir sesle.

“Şu anlık her şey yolunda.” diyerek onu rahatlatmaya çalıştım ama içimdeki huzursuzluk gittikçe büyüyordu. Birden olduğum yerde durdum ve etrafıma baktım. Bu ani duruşum yüzünden Bert iki adım ötemde durdu ve kılıcını çekti.

“Etrafımız sarıldı.” dedim Bert’e. Görünürde kimse yoktu, etrafımızdaki ağaçlar onları saklıyordu. Adada gürültülü bir ses yankılandı. Savaş borazanları… Bu sesle saklanan savaşçılar saklandıkları yerden çıktılar. Kılıcımı sırtımda duran kınından çıkardım. Toplam elli yedi kişiydiler. Hepsi sinsice gülümsüyordu.

“Tanrı Tarafından gönderiliş savaşçı…” Savaşçı yüzünü buruşturdu ve konuşmaya devam etti: “Ölüm Tanrısı tarafından gönderilmediği ortada.”

“Ölüm Tanrısının müttefikleri.” dedim başımı omzuma yatırıp sinsice gülümserken ama sesim gülümsememin aksine tiksinti doluydu. Bunu bir hakaret olarak söylediğim için cehrelerindeki sinsi gülümseme kayboldu.

“Ölüm Tanrısı için çalışmak bizim için bir onur.”

“Onurunuz var mı ki?” dedi yanımdaki Bert, gülmemek için kendini zor tutuğu belliydi.

“Ölümü tattığınızda da böyle konuşabilecek misiniz acaba?” Savaşçının sesi tehditkâr çıkmıştı. Bert bir elini kalbine götürdü ve dudaklarını büzdü.

“Kalbimi kırıyorsun.” Tanrım. Bu çocuk hiç ciddi kalamıyordu. Savaşçıların sinirlendiği çok belliydi.

“Kızı sağ bırakın.” dedi içlerindeki bir savaşçı bana bakarak gülümserken.

“Ölüm Tanrısına bir mesajımı iletin: Alevle dans eden birine karşı savaş açmak yaptığı en büyük hatta.” Kınımda ki hançeri bir hışımla çıkartıp savaşçının kafasına attım. Hançerim savaşçının kaşlarının arasına saplandı ve savaşçı yere düştü. Savaşçıların bir anlık afallamalarıyla Bert’i peşimden sürükleyerek koşmaya başladım.

“Keşke onu en sona bıraksaydık, acı çekerek ölmesi en iyisi olurdu.” dedi Bert. Az önceki eğlenen hâlinden eser yoktu.

“Öldü bile.” Koşabildiğimiz kadar hızlı koşuyorduk.

“Yola çıktım.” Tengri’nin sesi sinirli ve endişeli çıkmıştı. Karşımıza savaşçılar çıkınca başka bir yola saptık. Diğerlerini bulmamız lazımdı. Önümüze tekrardan savaşçılar çıkınca Bert’le ayrılmak zorunda kaldık. Bir süre daha koştuktan sonra izimi kaybettirdim.

Hızlı ve dikkatli adımlarla ekibi ve Horol’u bulmak için etrafta gezinmeye başladım. Savaşçıların uzaktan gelen sesini duyduğumda adımlarımı hızlandırdım. Bir taşın yanından geçerken biri bileğimden yakaladı. Taş ve dağ arasında kalan iki kişinin rahatlıkla sığabileceği yere doğru çekti ve beni taşa yaslayarak ağzımı kapadı. Taşla onun arasında kalmıştım. Onu sola doğru itip kınında duran hançerimi çıkardım ve onu taşla kendi aramda sıkıştırdım ardından hançerimi boğazına götürdüm. Beni pusuya düşürmek isteyen savaşçının yüzüne kafamı kaldırıp baktım. Hayır, beni pusuya düşürmek için değil beni korumak için buraya çekmişti. Aaron, hayranlıkla kafasını hafifçe eğmiş bana bakıyordu. Aramızda yirmi santim vardı -benim boyum 1.70ti, Aaron’ın ise 1.90- ama ilk defa -dövüşmemiz dışında- ona bu kadar yakın olduğum için o yirmi santim bana daha uzun gibi geldi. Hançerimi boynundan çektim.

“Seni öldürebilirdim.” dedim fısıldayarak.

“Biliyorum.” Bu umursamaz tavrına tam söylenecekken dışarıdan savaşçıların sesi geldi. Aaron, beni tekrardan taşla arasına aldı. Biri bizi fark ederse kendini benim için siper edecekti. Savaşçılar uzaklaşınca fark etmeden tutuğum nefesimi serbest bıraktım.

“Şükürler olsun, iyisin.” dedi Aaron rahatlayarak. Ardından kaşlarını çatarak “Bert nerede?” diye sordu.

“Bende aynı şeyi soracaktım, Horol ve Evan nerede?” Aaron, cevabımla gerildi.

“Savaşçılar yüzünden ayrılmak zorunda kaldık.” Bende gerildim. Bize tuzak kurmuşlardı. Hepimizi teker teker avlayacaklardı. Vücudum dehşetle gerildi. Tasha…

“O ve diğerleri iyi.” Tengri’nin dediğiyle az da olsa rahatladım.

“Diğerlerini bulmamız lazım.” diye fısıldadım.

“Katılıyorum.” Aaron’la el ele tutuştuk ve saklandığımız taşın arkasından çıktık. Adaya ayak bastığımız yere gidince orada Bert, Evan ve Tasha’yı gördük. Horol ve Lona neredeydi? Aaron’la adımlarımız yavaşladı tam o sırada görüş alanımıza Lona ve Horol girdi. Onlarda bizim gibi el eleydi. Tasha’ların yanına vardık. Tengri uzakta olsa da silüeti belliydi.

“Çok şükür iyisiniz.” dedim rahatlayarak.

“Ejderhalarımız gelince bu lanet adadan defolup gidebilir miyiz?” dedi Bert.

“Öğrenmemiz gereken şeyleri öğrenemedik.” diyerek karşı çıktı Horol. Tasha, bazı belgeler gösterdi.

“Ölüm Tanrısı adına çalışıyorla-“ Sırtımın üst kısmından bir sızı yayılınca cümlemi tamamlayamadım. Acı tüm bedenimi kaplayıp beni nefessiz bıraktı.

“Cristiana!” Tengri’nin sesi zihnimde gürledi ardından etrafta Tengri’nin gürlemesi yayıldı.

“Cristiana…” Aaron’ın endişeli sesiyle ona doğru döndüm. Ayaklarım beni daha fazla taşıyamadı, tam yere düşecekken Aaron beni belimden yakaladı ve ayakta durmama yardım etti.

“Ölüm Tanrısının sana bir yanıtı var Alevle dans eden. Cehennemde görüşürüz.” Arkama doğru baktığımda öldürdüğüm savaşçının arkadaşı olduğunu düşündüğüm savaşçıyı gördüm. Beni, kendi hançerimle yaralamıştı. Bilincim kapanmak için ısrar etti ama bilincimi açık tutmak için elimden geleni yaptım.

“Seni cehenneme kendi ellerimle yollayacağım!” Bert, savaşçıya doğru koşup kılıcıyla ona hamle yaptı. Gözüm kapandı ama bilincimi açık tutmak için savaşmaya devam ettim.

“Cristiana, yalvarırım gözünü aç.” Aaron’ın yalvaran sesiyle az da olsa gözlerimi araladım.

“Cristiana, lütfen yaşa.” Horol’un sesi titredi. Biri elimi tutunca kendimi o tarafa doğru bakmaya zorladım. Tasha, elimi tutmuş, endişeyle bana bakıyordu.

“Ben istemeden kimse beni öldüremez.” Sesim fısıltıdan da alçak çıkmıştı ama duymuştular. Bilincim kapanmadan önce Tasha’nın acı içinde dediğim şeye tebessüm ettiğini, Horol’un ve Aaron’ın sicim sicim akan göz yaşlarını gördüm.

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Sonu biraz üzücü oldu ama olsun -kalbim sızladı yazarken-. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.