İçeriğe geç

Alev Serisi

Bölüm 13 · 16 dk okuma

Alev Serisi

Bölüm 13

13.,Bölüm

Merhaba, yeni bölümle karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. Yazım yanlışları varsa bana saygı çerçevesi içinde belirtirseniz sevinirim ve şimdiden yazım yanlışları için özür dilerim. İyi okumalar.

Flashback

Mağarada ilerliyordum. Etrafı aydınlatan tek şey elimdeki meşaleydi. Bu mağarayı şans eseri keşfetmiştim ve şu an merakıma yenik düşüp mağarayı keşfe çıktığım için çok pişmandım.

“Tengri.” diye seslendim zihnimden ama ses yoktu. Mağaraya girdiğimden beri Tengri’ye ulaşamıyordum, sanki bağımızı görünmez bir duvar kesmiş gibiydi. Arkamdan ses gelince panikle oraya doğru dönüp oraya ışık tuttum ama kimse yoktu.

Flayes adasından ayrılalı iki yıl olmuştu ve o iki yılda beni öldürmek isteyen savaşçılar takılmıştı peşime. Hepsini bir şekil atlatmıştım ama burada bana saldırsalar kesin ölürdüm, bu yüzden tetikteydim. Gerçi beni öldürmek isteyen savaşçılar Valorian amca sayesinde azalmıştı. Clark olduğumun unutulmasını sağlamış ve sadece ismimi kullanmamı sağlamıştı. Onu sadece üç aydır tanıyordum ama bana çok yardımı dokunmuş, bana evini açmıştı. Daha on yedi yaşımdaydım ve ondan öğreneceğim çok şey vardı. Acaba Ryker ve Valorian amca beni merak etmiş miydiler? Merak ettiyseler şu an her yerde beni arıyor olmalılardı.

Bir süre daha yürüdükten sonra mağaranın sonuna ulaştım. Tam geri dönecektim ki mağaranın sonundaki duvarda bir şeyler olduğunu görünce duraksadım. Duvarda bazı semboller vardı. Duvara yaklaşacağım sırada arkamdan ses geldi ve biri bana doğru atıldı. Elimdeki meşaleyi yere düşürerek kendimi yana attım ve bana saldıran kişinin hamlesinden kurtuldum. Kınında duran hançerlerimden ikisini aldım. Saldırgan bana tekrardan atak yaptığında bu sefer kaçamadım. Saldırgan beni yakaladığında elinden kurtulmak için çırpındım ama nafile.

“Bırak beni!” diye bağırdım, hâlâ çırpınırken.

“Cristiana?” Valorian Amcamın sesini duyunca çırpınmayı bıraktım. Serbest kaldığımda arkamı dönüp bana saldıran kişiye şok içinde baktım. Valorian Amcaydı. İkimizde birbirimize şok olmuş bir şekilde baktık.

“Senin burada ne işin var? İyi misin?” diye sordu.

“Şans eseri buraya geldim. Senin ne işin var?” diye sordum. İkimizde hâlâ şoktaydık.

“Buraya birinin girdiği bildirildi.” Derken arkamdaki sembollere kaçamak bir bakış attı. Bu kaçamak bakışı karşısında kaşlarımı çattım. O semboller önemli olmalıydı yoksa neden böyle bir mağarada olurlardı ki hem neden buraya biri girdi diye Chef, Valorian Amcayı göndersin ki?

“Sembollerin bir önemi var?” Bu soruyu daha çok tahminimi teyit etmek için sormuştum.

“Evet, var.” diye onayladı beni.

“Ne anlama geliyor?”

“Her şeyi bilmene gerek yok.” Elbette, gerek vardı. Bilgi her şeydi, gizem ise çözülmesi gereken bir tehdit. Benim hayatta kalmamı gizem değil bilgi sağlayacaktı ve bu sembollerin anlamı gelecekte işime yarayacak gibi geliyordu.

“Elbette var.” diye ısrar ettim. Pes etmeyecektim, etmemeliydim…

“Güç, bilgidir ama aynı zamanda bilgi tehlikedir.” Haklıydı bilgi tehlikeydi ama ben zaten tehlikedeydim.

“Zaten tehlikedeyim.”

“Daha fazla tehlikeye girmene izin veremem.” Bunu o kadar içten söylemişti ki kalbim sızladı. Öz amcam, beni böyle korumak istemezken üç aydır tanıdığım adam beni korumak için elinden geleni yapıyordu.

“Her adımım tehlike doluyken senin korumana ihtiyacım yok.” İki iyi lafa yumuşamayacaktım, en azından yumuşadığımı belli etmeyecektim.

“Bana hâlâ güvenmiyorsun değil mi?”

“Evet.” Ona güvenemezdim, onu ailem bilemezdim, gizemler varken hiçbir şey yokmuş gibi davranamazdım…

“Ne olduğunu söylersem güvenir misin?” Bu teklif karşısında kalbim deli gibi atmaya başladı.

“Çalışırım.” dedim bir saniye düşünmeden.

“Tamam o zaman.” Derin bir nefes aldı ve sembollere döndü. Anlatmaya başlayınca bütün dikkatimi ona verdim: “Bu sembollere melodnon deniyor. Melodnonlar bir adanın başka bir adaya olan sadakatini sembol eder, bir nevi barış antlaşması gibidir. Bu antlaşmaların sembollerle yazılış amacı gizliliktir. Eğer bura keşfedilirse müttefiklerimizin gizli kalması için sembollerle yazılmıştır. Her adanın çevirisi farklı olduğu için adanın Chef’leri, Chef varisleri ve birkaç önemli kişi dışında kimse sembolleri çözemez.”

“Sen biliyor musun?” diye sordum merakla.

“Evet.”

“Ne yazıyor?” Sınırları zorladığımı biliyordum ama bunları bilmem gerekiyordu.

“Bunu sana söyleyemem.”

“Karşıma böyle bir şey çıktığında çözebilmem için en azından mantığın bilmem gerekir.”

“Peki.” dedi teslim olur gibi. İşaret parmağını sembollerin başına götürdü ve sembolleri çevirirken parmağını sürükledi: “Akoster adası, sadakatini temsil etmek amacıyla Melodnon antlaşmasıyla gizli tuttuğu müttefiki…” Müttefikin ismini geçmişti. Müttefikleri umurumda olmadığı için sorgulamadım ve o okumaya devam ederken onu dinlemeye devam ettim: “Resmi olarak melodnon antlaşmasıyla açıklıyor. Bu melodnon Chef, Chef varisi, ordu komutanları, Chef’in sağ kolu dışında kimse bilmeyecektir. Sadakati bozulan ada yok olmaya mahkumdur.”

“Teşekkürler.” dedim memnun bir şekilde. Bana tatlı bir tebessüm gönderdi. Bu tebessümüne karşılık olarak bende tebessüm ettim.

“Rica ederim. Şimdi çıkalım buradan, yoksa Ryker, yokluğumuzu fark ederse etrafı yıkar.” Ryker’ın beni bulamayınca panik olup etrafta panikle dolaşma ihtimali aklıma gelince yüzümü buruşturdum. Adadan kovulmamak için o yokluğumu fark etmeden yanına gitmeliydim.

“Bence de.” dediğimde Valorian Amcayla, mağaradan çıkıp Ryker’ın yanına gidene kadar sohbet ettik.

Günümüz

Kızlarla salonda otururken yorgun bir şekilde gözlerimi ovuşturdum. Yine dün akşam hiç uyumamıştım. Tüm gece amcamın bana neden hakaret gibi yengeme benzediğimi söylediğini, savaş raporlarını, mağarada bulduğumuz sembolleri çözmeye çalışmıştım. Savaşta nasıl yanlışlıklar yapıldığını çözmüştüm ama diğerleri hâlâ bir bilinmezdi.

Pusky adasıyla yapacağımız toplantıya daha bir saat vardı. Kızlarla oturmuş sohbet ediyorduk. Kızlar, benim akşam uyumadığımı görünce önce azarlamış, sonrada kafamı işten kaldırmam için bin bir çabayla benimle sohbet etmişlerdi. Arada kafam işlere gittiğini bunu fark edip farklı bir konu açıp konuya beni de dahil ediyorlardı.

Kapı çaldığında Tasha’nın lafı bölündü. Birbirimize bakıp birini bekleyip beklemediğimizi çözmeye çalıştık ama üçümüzün de meraklı bakışları birini beklemediğimizi ortaya koyuyordu.

“Evan’lar gelmiştir.” diye fikir yürüttü Tasha. Kalkıp kapıya baktığında Lona ve benimde meraklı bakışları oraya doğru döndü. Aaron’ı gördüğümde merakım daha çok artmıştı. Aaron’ın bakışları beni bulduğunda kalbimin daha hızlı attığını hissetim ama nedenini çözemedim.

“Hazırsan çıkalım mı?” Aaron’ın sorusuyla saate kaçamak bir bakış attım. Toplantıya Aaron’la beraber gidecektik ama toplantının başlamasına daha bir saat vardı.

“Tabii.” diyerek hiç bozuntuya vermeden oturduğum yerden kalktım ve kapıya doğru ilerledim. Aaron’ın yanına vardığımda kızlarla vedalaştım. Evden uzaklaşana kadar ikimizde konuşmadık.

“Toplantının başlamasına daha bir saat var?” Sessizliği bozan ben olmuştum ama beni erkenden almasının sebebini merak etmiştim.

“Hiçbir soru sormadan geldin ama.”

“Evet, geldim. Çünkü bir nedeni olduğunu anladım.” Aslında içimden ‘Evet, geldim, sen çağırdığında her zaman gelirim.’ demek gelmişti ama bu düşünceyi kafamdan hızlı bir şekilde atmıştım. Ne oluyordu bana? Neden böyle düşünüyordum? Bana bir cevap vermeden önce gözlerimin içine bakıp düşündü. Gerçeği söyleyip söylememe arasında kalmıştı. En sonunda derin bir nefes verip konuşmaya başladı: “Seninle biraz vakit geçirmek istedim.” Bu itirafı beklemiyordum.

“Bunu bana daha önceden söyleseydin daha erken buluşurduk, komutan.” Bunu dediğime inanamıyordum. Komutanın bende gerçekten garip bir etkisi vardı.

“Bu senin de benimle vakit geçirmek istediğin anlamına mı geliyor, gizemli kız?” dedi meydan okurcasına.

“Olabilir.” dedim meydan okurcasına. İkimizde bu hâlimize güldük.

“Kayalıklara gidelim mi?” diye sordu Aaron.

“Olur.” Cevabıma gülümsedi ve bana elini uzattı. Uzattığı elini tuttum ve kayalıklara doğru ilerlemeye başladık. Kayalıklara doğru giderken ki sohbetimiz kayalıklara varınca da devam etti. Aaron’la vakit geçirmeyi sevdiğimi fark edince kendime şaşırsam da bu şaşkınlığımı dışa yansıtmadım. Toplantı saati yaklaştığında isteksizce toplantı salonuna gitmek zorunda kaldık.

Toplantı salonuna girmeden önce duraksadım. Amcamla toplantı vermeye hazır mıydım? Tukenda adasına gitmeden öncede toplantı yapmıştık ama bu ondan daha farklıydı, bu müttefiklik için bir toplantıydı. Daha önce yüzlerce toplantıya katılmıştım ama bu çok farklıydı. Amcamın yargılamalarına, küçümsemelerine, egosuna katlanabilir miydim? Hayır. Amcamın diyeceklerini sineye çekip susacak mıydım? Hayır. Aaron, içimde kopan fırtınayı fark edip elime dokunduğunda düşüncelerimden sıyrıldım.

“Benim desteğime ihtiyacın olmadığını biliyorum ama şunu unutma, ben senin yanındayım ve gerekirse tüm dünyayı bile karşıma alırım.” Aaron’ın bu sözleri az da olsa rahatlamama yardım etti.

“Teşekkürler.” Kapıyı açıp içeri girmeden önce kendime hatırlattım: Sen Cristiana’sın, Tanrı tarafından gönderilmiş savaşçı, tüm dünyayı karşısına almış, yüzlerce ada gezmiş ve yüzlerce savaşa katılmış, en saygın ve korkulan savaşçısın.

Derin bir nefes aldım ve içeri girdik. İçeride Kaldor, amcam ve Horol vardı ve masaya oturmuş Bay Earthsoul’u ve bizi bekliyorlardı. Amcam her zaman olduğu gibi masanın başına oturmuştu. Amcamın solunda Horol, onun yanında ise Kaldor oturuyordu. Onların önündeki iki sandalyenin bizim olduğunu bildiğimizden oraya doğru yöneldik. Amcamın sağındaki sandalyeye oturduğumda, Aaron da yanımdaki sandalyeye oturdu.

“Sen Pusky adasının Chef’ini nereden tanıyorsun?” Amcamdan gelen bu soruya gram şaşırmamıştım.

“Adasında savaş kazandırdım. O günden beri müttefikim.” Amcamın gözünde bana olan nefreti bir saniye belirdi ve hemen ortadan kayboldu. Başarım onu daha fazla kızdırıyordu. Amcam tam bir şey diyecekken toplantı salonunun kapısı açıldı. Amcam diyeceği şeyden vaz geçerken hepimiz ayağa kalkıp Pusky adasının Chef’ini ve komutanlarının masaya yaklaşmasını bekledik. Onlarda yerlerine geçtiklerinde aynı anda oturduk.

“Adamızı beğendiniz mi, Bay Earthsoul?” diye sordu amcam.

“Evet. Başlayalım mı, Bay Clark?” Bu cevapla toplantı başlamıştı.

“Tabii.” diyerek adamızın bulunduğu haritayı masaya açtı amcam. Haritaya adamıza saldırılan yerler ve düşman savaş gemilerini temsil eden noktalar çizilmişti.

“Bu hangi ada?” diye sordu Pusky adasının ordu komutanı.

“Tukenda.” diye yanıtladı Horol.

“Konuyu uzatmayacağım. Savaşımız tek Tukenda adasıyla değil.” Diye ben anlatmaya başladım olayı. Uzatmayı sevmezdim, boşa burada vakit kaybedeceğime daha yararlı bir şey yapardım.

“Nereden biliyorsunuz, Bayan Cristiana?” Bu sefer konuşan Chef’ti.

“Çünkü sadık oldukları biri var.” diye açıkladım.

“Kim?”

“Ölüm yemini ettikleri için söylemek yerine intihar ettiler.”

“Bizden ne istiyorsunuz?” Chef’le konuşmamızı bölen ejderha ordu komutanına çevirdim bakışlarımı.

“Müttefikimiz olmanızı. Bu savaşın büyüyüp başka adalarında dahil olacağını biliyoruz.” Bu sefer yanımdaki Aaron konuşmuştu.

“Bayan Cristiana bizim müttefikimiz, ona güveniyoruz ama Clark’lar…” diye sesli düşündü Chef.

“O da bir Clark.” Diyerek beni gösterdi amcam. Onun bu hareketine göz devirmemek için kendimi zor tuttum. Sinirini ve kıskançlığını hiç saklayamıyordu.

“Soyadı Clark olabilir ama o bir Clark değil. Sizin gibi korku saçan değil saygı duyulan olmayı seçmiş biri.” Chef’in dediği karşısında amcam bir şey söyleyemedi.

“Flayes adasına güvenebilirsiniz. Sizi temin ederim, müttefikimiz olursanız savaşlarınızda sizin yanınızda savaşır, size zafer getiririz.” dediğimde tekrardan herkesin dikkati üzerime döndü.

“Sizin bunu yapacağınızdan eminim, yaptınız da ama amcanız…” Haklı olarak kafasında soru işaretleri vardı. Benim bile kafamda soru işaretleri varken onlarda olmamasını bekleyemezdim.

“Bay Earthsoul, sizin müttefikiniz olmak istemeseydik çağırmazdık.” Kaldor toplantı başladığından beri ilk defa konuşmuştu.

“Çağırırdınız çünkü müttefike ihtiyacınız var.” Haklıydı, çağırırdık, çağırdık da.

“Flayes adasının ejderha komutanı olarak sizin için savaşmak bizim için bir onurdur.” Chef’in bakışları Aaron’a döndüğünde bakışlarındaki kararlılığın kırılmaya başladığını gördüm.

“Emin olun, sizi çok iyi anlıyorum, Bay Earthsoul ama yüzünüzü kara çıkarmam.” Chef, bunu bildiğini gösterir gibi hafifçe başını salladı.

“Clark olarak korkulan olabiliriz ama müttefiklerimize sadığızdır.” Horol’un söylediği şeyle Chef ikna oldu.

“Bayan Cristiana size güvendiyse yüzümüzü kara çıkarmaz.” dediğinde rahatlayarak tebessüm ettim.

“Teşekkürler.” Hepimiz ayaklandık, bu toplantının sonlandığı anlamına geliyordu.

“Sizin yanınızda savaşmak bizim için bir onur olacak.” diyerek amcamın elini sıktı Chef.

“O onur bize ait.” dedi amcam. Chef, bakışlarını bana çevirip bir süre baktı. Amcama dönüp konuşmaya başladı: “Bay Clark, Bayan Cristiana’ya bu müttefiklik için bir teşekkür borçlusunuz. O olmasaydı kabul etmezdim.” Bu onun toplantı salonundan çıkmadan önce söylediği son sözlerdi. Amcam ve Kaldor da çıktıklarında toplantı salonunda sadece Aaron, Horol ve ben kaldık. Horol bana doğru bir adım attığında Aaron aramıza girdi.

“Cristiana’nın, senin korumana ihtiyacı yok.” dedi Horol, aramızda duran Aaron’a.

“Biliyorum.” dedi Aaron sert, duygusuz bir sesle.

“Çekil.” Horol’un sesi Aaron kadar sert ve duygusuz çıkmıştı. Sesli nefes verip toplantı odasından çıktım. Toplantıdan dolayı gerilmiştim, birde onların güç gösterilerine katlanamazdım.

“Cristiana!” Tasha’nın sesini duyunca ona doğru döndüm. Yanında Lona’yla bana doğru geliyorlardı.

“Toplantı nasıl geçti?” diye sordu Lona, yanıma geldiklerinde. Derin bir nefes alıp her şeyi anlatmaya başladım.

⚔

Masadaki tabakları kaldırırken bir yandan da Diana Teyzeyle -Tasha’nın annesi.- konuşuyorduk. Diana Teyze, bizi akşam yemeğine çağırmıştı. Şu anda ise yemeğimizi yemiş, masayı toparlamada Diana Teyzeye yardım ediyorduk. Sonunda masayı toparlamamız bittikten sonra salona geçip oturduk.

“Sen, Chef’lik için mi geri döndün?” diye sordu Diana Teyze. Chef’lik mi?

“Chef’lik, Chef’in oğlu olduğu için Horol’a geçiyor.” dedim anlamaz bir şekilde.

“Bilmiyor musun?” Diana Teyzenin bu sorusuyla Tasha’yla bakıştık. O da bir şey bilmiyordu.

“Anne, neyden bahsediyorsun?” Tasha’nın sorusuyla Diana Teyzenin bakışları ona doğru döndü.

“Cristiana, Chef’in kızı.” Bu bir kelimeyle dumura uğradım. Chef’in kızı mı? Chef, amcamdı, o zaman ben amcamın kızı mıydım?

“Ne?” dedik Tasha’yla aynı anda.

“Brendon, Chef’ti. O ölünce Chef’liğin sana geçmesi lazımdı ama sen o zaman beş yaşında olduğun içinsen büyüyene kadar Arthur Chef’liğe geçti. Şu anda Chef varisi Horol değil, sensin.” Babam Chef miydi? Amcam bize bunu neden daha önce söylememişti? Neden hep Horol Chef olacakmış gibi davranmıştı? Bunu öğrenemeyeceğimi mi düşünmüştü? Bu gerçeği daha önce öğrenseydim her şey nasıl olurdu? Bu öğrendiğim gerçekle kafam karışmıştı.

“Her şey iyi olacak, minik savaşçım.” Tengri’nin sesiyle kendime geldim.

“Umarım.” diye cevap verdim ona, zihnimden.

“Arthur’un senden bunu saklayacağını düşünmemiştim, böyle öğrendiğin için üzgünüm.” Diana Teyzenin sesi mahcup bir şekilde çıkmıştı. Üzülmesine gerek yoktu, ben bile artık kendime üzülmüyorken başkalarının benim için üzülmesine ihtiyacım yoktu. Bu üzgünlük iyi niyetten olsa bile.

“Üzülmene gerek yok. Eninde sonunda öğrenecektim zaten, bunu senden öğrenmem benim için daha iyi oldu.” Derin bir nefes alıp bu bilgiyi hazmetmeye çalıştım. Aklıma bir plan geldiğinde bakışlarımı yerden kaldırıp Tasha’ya baktım. Annesiyle konuşan Tasha, bakışlarımı hissedince bana baktı ve bir planım olduğunu anladı. Diana Teyzenin evinden ayrılıp Tasha’nın evine doğru giderken planımı detaylı bir şekilde Tasha’ya anlattım…

Sabah olduğunda ilk işim amcamın yanına gitmek oldu. Toplantı odasında Horol’la savaşla ilgili konuşuyorlardı, ben kapıyı bile çalmadan içeri girince konuşmaları yarım kaldı.

“Böyle pat diye giremezsin buraya, Cristiana.” dedi amcam.

“Elbette, girebilirim.” Sesim kararlıydı.

“Ne hadle benimle bö-“ diyecek oldu amcam ama lafını böldüm: “Chef varisi olarak.” diye yanıtladım bitirmesine izin vermediğim sorusunu.

“Ne?” Horol dumura uğramış bir şekilde amcamla bana bakıyordu.

“Sen nasıl…” Amcam, bunu öğrenebileceğim bütün kişileri kafasında tarttığını biliyordum ama Diana Teyzeyi ifşalamayacaktım.

“Cidden öğrenemeyeceğimi mi sandın?” diyerek amcamın sorusunu görmezden geldim.

“Neler oluyor?” Hiçbir şey anlamayan Horol, birimizin açıklama yapmasını bekliyordu.

“Babam Chef’miş. Öldükten sonra yaşım küçük olduğu için amcama, ben büyüyene kadar Chef’lik verilmiş.” Bunu duyan Horol’un gözlerinde öfke belirdi. Öfkesini bana yansıtacağını sanmıştım ama o öfkeli bakışlarını amcama çevirdi.

“Bunu bizden sakladın mı?” dedi bağırarak.

“İyiliğin için saklamalıydım.” Amcamın sarf ettiği her cümle Horol’u daha çok sinirlendiriyordu.

“Böyle iyilik olmaz oldun.” diye gürleyince amcamın da kaşları çatıldı ve bakışları öfkeyle kaplandı.

“Horol!” diye bağırdı amcam bu sefer.

“Ne var?”

“Ne olursa olsun Chef sen olacaksın.” Amcamın dediği şeyle dumura uğradım. Bu kararı kime sorarak almıştı? Benim iznim olmadan böyle bir şeye kalkışamayacağını bilmiyor muydu?

“Ben kuzenimin hakkı olan Chef’liği istemiyorum!” Horol’un sesi her geçen saniye daha fazla yükseliyordu.

“Eğer Chef olmamı istemiyorsan, istediğim şeyleri yapacaksın, amca.” diye araya girdim. Sinirli olmama rağmen sesim alçak ve tehditkâr bir tonda çıkmıştı. Aslında Chef olmak istemiyordum ama bunu onların bilmesine gerek yoktu. Arkadaşlarımı korumak için bunu kullanmam lazımdı yoksa amcam arkadaşlarımı bana karşı koz olarak kullanabilirdi.

“Cristiana…” dedi Horol yalvarır bir sesle. Chef’liği benim hak ettiğimi düşünüyordu ama hayır, hak etmiyordum. Küçüklüğümüzden beri Horol, Chef olmak için yetiştiriliyordu ve ben bunu bir anda elinden alamazdım.

“Beni tehdit mi ediyorsun?”

“Hayır, Chef olursam istediğimi zaten elde ederim. Kuzenimin emeği çöp olmasın diye bir anlaşma sadece.” dedim basit, önemsiz bir şeymiş gibi. Amcam sesiz kalınca dudaklarıma sahte bir gülümseme yerleştirip konuşmaya devam ettim: “Ne oldu amca? Tehdit eden taraf sen olmayınca işler değişti mi?”

“Bir canavara dönüşmüşsün.” derken bunu kınıyormuş gibi kafasını iki yana salladı. Amcama yaklaştım ve kısık ama tehditkâr bir sesle konuşmaya başladım: “Bu canavarı sen yarattın, amca.”

“Peki. Ne istiyorsun?” diyerek kabul etti.

“Arkadaşlarıma bulaşmayacaksınız, yoksa hem Chef’liği kaybedersiniz hem de canınızı.” diye tehdit ettim amcamı. Amcam bir cevap bile veremeden “Bu konuşma burada bitmiştir.” diyerek toplantı odasından çıktım.

“Cristiana.” Horol’un bana seslendiğini duysam da yürümeye devam ettim. Horol, bana yetişip yanımda yürümeye başladı.

“Ne var, Horol?” diye sordum.

“Ben, senin Chef varisi olduğunu bilmiyordum, gerçekten.” diye kendini açıklamaya çalıştı.

“Biliyorum.” dedim duygusuz bir sesle.

“Chef olmak istersen… Ben, senin arkandayım.” Horol’un böyle bir şey demesini beklemediğim için afalladım.

“Teşekkürler.” dedim ne diyeceğimi bilmeyerek.

“Dünkü Aaron’la kavgamız içinde özür dilerim.”

“Horol, Aaron’la kavgalarınız beni ilgilendirmez ama işin içine beni sokmayın.” dediğimde beni kafasıyla onayladı. Onu orada bırakıp sembolleri çözmek için Tasha’nın evine gittim.

⚔

Saatlerdir sembolleri çözmek için uğraşıyordum ama nafile. Tasha yatalı baya olmuştu ve ben hâlâ sembolleri çözmeye çalışıyordum. Aklıma yıllar önce Valorian Amcayla yaşadığım olay geldi. Bunu nasıl çözeceğimi göstermişti, tabii her adanın çözüm şekli farklıydı ama mantıkları aynıydı. Semboller anlamlı bir şey çıkartana kadar bir sürü olasılığı denedim ve en sonunda doğru olanı buldum. Zafer gülümsemesiyle cümleye baktım.

“Tukenda adasının Chef’i -Fenrik Ravencrest- tarafından Skomas adasına ve edahsmirg suniavrom namı diğer Ölüm Tanrısına sadakatimizi temsil eden ölüm yemini ettik. Bu yemini bozan kişi işkencelere maruz kalmaya mahkumdur.”

Bir yer anlamsız geldiği için kaşlarımı çattım. Edahsmirg suniavrom mu? Bir ada ismine benzemediği için -birde sonuna adası diye belirtmediği için- ada olduğunu sanmıyordum. Biri bunun çevrilme ihtimaline karşı ismini şifrelemişti.

Notlarımı ve sembollerin olduğu kağıtları alıp Aaron’ın evine doğru yola çıktım. Sembolleri ben ve Aaron dışında kimse bilmiyordu. Aaron’ın evinin kapısına geldiğimde kapıyı tıklattım. Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve karşımda yarı çıplak bir şekilde Aaron belirdi. Terden ıslanmış saçları spor yaptığını belli ediyordu.

“Cristiana? Bir şey mi oldu?” diye sordu panikle.

“Herkesi böyle mi karşılarsın, komutan?” diyerek elimle onu kenara doğru hafifçe ittirdim ve içeri girdim.

“Akşamın bu saatinde genellikle misafirim olmuyor.” derken Aaron, koltukta duran kıyafetini alıp onun yüzüne fırlattım. Aaron, fırlattığım kıyafeti ustaca yakalayıp bir çırpıda üstüne giyerken bende salonda duran masaya notlarımı koydum. Aaron, arkamda durup masaya doğru baktığında kolum onun göğsüne değiyordu.

“Bunlar ne?” diye sordu merakla. Yakınımdan gelen yorgun sesi doğru düzgün uyuyamadığını gösteriyordu. Nefes alıp verişleri dikkatimi dağıtıyordu. Kafamı hafifçe ona doğru çevirdiğimde yüzlerimizin arasında sadece birkaç santim vardı. Aaron’ın keskin bakışları doğruca gözlerimdeydi. Bakışlarımı kaçırıp notlara tekrar döndüğümde bile Aaron’ın bakışları hâlâ üzerimdeydi.

“Tukenda adasında bulduğumuz sembollerin anlamı.” diye yanıtladım sorusunu. Notlarımdan sembollerin çevrili olduğu kâğıdı alıp ona verdim. Kâğıdı okuyan Aaron’ın kaşları çatıldı.

“Edahsmirg suniavrom mu?” Bakışlarını kâğıttan kaldırıp bana çevirdi. Onu kafamla onayladım.

“Evet, ismini gizlemiş.” diye onayladım onu.

“Ölüm Tanrısı…” diye mırıldandı.

“Ölümün Tanrısına karşı Alevle dans eden.” dediğinde kaşlarımı çattım. Alevle dans eden mi?

“Alevle dans eden?” diye tekrarladım merakla.

“Ejderhanın üzerindeki ve savaşırken ki hareketlerin dans gibi, alevle dans ediyor gibisin.” Kafamı omzuma doğru yatırıp dediklerini düşündüm. Savaş tarzım dansa benziyordu ama hiç bu yönden düşünmemiştim.

“Alevle dans eden…” diye mırıldandım, ardından gülümseyerek ekledim: “Sevdim bunu.”

“Alevle dans eden minik savaşçım.” Tengri’nin sesinden bu lakabı beğendiği anlaşılıyordu.

“Skomas adasının nerede olduğunu biliyor musun yoksa haritada aramamız mı lazım?” diye sordum. Aaron’ın bakışları benden tekrardan sembollerin çevrilişine baktı.

“Bunu nasıl çevirdin?” Merakı sesine yansımıştı.

“Yıllar önce bunun gibi bir şeyle karşılaşmıştım, savaş öğretmenim adaların ismini vermeden çevirip mantığını anlamamı sağladı.”

“Bilmediğin bir şey var mı senin?” diye homurdanınca gülümsemeden edemedim.

“En bilgili insanın bile bilmediği bir şeyler vardır.” Aaron, beni kafasıyla onayladıktan sonra bir harita getirdi. Bu harita Dünya haritası olduğu için baya büyüktü bu yüzden salonda yere serip teker teker adalara baktık.

Yarım saat sonra adanın yerini bulduktan sonra Adanın Chef’inin kim olduğunu bulmak için Aaron’ın Chef’lerle alakalı bütün notlarına, kitaplarına baktık. Saatler birbirini kovaladı, iki saat sonra güneş doğacaktı ve biz hâlâ araştırıyorduk. Yarım saatin sonunda Skomas adasının Chef’inin, ejderha ordu komutanının ve ordu komutanının isimlerini bulmuştuk.

Chef’i: Lucian Adler

Ejderha ordu komutanı: Alaric Draven

Ordu komutanı: Gregor Voss

Aaron’la birbirimize baktığımızda ikimizde birbirimizin ne düşündüğünü biliyorduk. En kısa sürede Skomas adasına gidecektik…

Aaron’la birbirimize baktığımızda ikimizde birbirimizin ne düşündüğünü biliyorduk. En kısa sürede Skomas adasına gidecektik…

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Okuduğunuz için teşekkürler, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.