Merhaba, Aelev Serisi'nin ikinci bölümüyle karşınızdayım. Yazım yanlışları olabilir. Bu yerleri saygı çercevesinde bana söylerseniz veya beğenmediğiniz yerleri saygı çercevesi içinde söylerseniz bende hem kendimi geliştirmiş olurum, hem de size daha kaliteli bölümler sunmuş oluru. İyi okumalar, umarım beğenirsiniz>
Flashback
“Cristiana iyi misin tatlım?” Başımı olumsuz bir şekilde iki yana salladım. Az öce Juno beni yengem ve amcamın yanına bırakmıştı ve şu an yengem bir yerimde yara var mı diye endişeli gözlerle beni inceliyordu. Yengeme sarıldım.
“Annemle babamı bir daha görebilecek miyim?” diye sordum yengeme, ağlarken. Yengem bana sıkıca sarıldı ve saçımı okşadı. Bu bana az da olsa iyi gelmişti.
“Artık gitmemiz lazım.” Amcamın sesiyle yengemden ayrılıp yengemin elini tutum. Yengemin diğer tarafına Horol geçti ve hızlı adımlarla yürümeye başladık.
Yengem, Horol'la beni güvenli bir yere götürmeye çalışırken amcam ise bizi koruyordu. Tıpkı annem ve babam gibi… Amcamın yarattığı vahşeti umursamıyordum. Hâlâ annemle babamın ölü bedenleri gözümün önündeydi. Bedenlerine saplanan kılıcın çıkardığı iğrenç ses kulaklarımda yankılanıyordu. O an anladım, o sesi asla unutamayacağımı. Ağlamaktan harap olmuştum.
Ben bunları düşünürken ayağım bir şeye takılınca tökezledim. Düşüncelere o kadar dalmıştım ki yerde yatan cansız bedeni bile fark edememiştim. Biri kolumdan tutunca çığlık attım. O tarafa doğru baktığımda kollarında kesikler olan, yüzü dövüşmekten param parça olmuş, sağ elinde kılıcı olan ve sol eliyle de benim kolumu yakalamış zırhlı adamı gördüm. Onu görünce dehşete düştüm. Adamdan kurtulmak için debelendim ama bir işe yaramamıştı.
Yengem beni tutan kişiye doğru saldırdığında adam kolumu bırakıp yengeme saldırmıştı. Dilim lâl kesilmiş, korkudan dumura uğramıştım. Artık kendimde konuşacak veya yürüyecek enerjiyi bulamıyordu.
Yengemle adam dövüşürken Horol'la sadece izledik, ikimizin de hareket edecek durumu yoktu. Amcam yengemin zor durumda olduğunu görünce müdahale etmeye kalktı ama geç kaldı...
Adam hızlı hareketlerle yengemin boğazına hamle yaptığında yengem karşılık veremedi. Boğazı kesilince kan boğazından aktı, yengem can çekişti, gözlerindeki aklar gözüktü ve yere düştü... Bu manzara karşısında çığlık attım. Yengem kendi kanında boğulmuştu ve bu benim suçumdu…
"Lily!" Amcamın haykırışı etrafta yankılandı. Aynı akşam içerisinde önce ailemi sonra ise yengemi kaybetmiştim. Kalbim sıkıştı, başım döndü. Ne yapacağımı bilemedim.
Horol, beni kolumdan tutup sürüklemeye başladı. Nereye gidiyorduk bilmiyordum, umurumda da değildi. Bir akşamda ailemden üç kişi kaybetmiştim. Horol beni mağara gibi bir yere götürdü. Buraya giremezlerdi. Girişi küçüktü anca biz girebiliyorduk.
Horol'a baktım o da benim gibi ağlamaktan harap olmuştu. İkimizde çok yorulmuştuk. Bu kâbustan uyanmayı diledik. Sabaha kadar bu mağaradan çıkmadık, birbirimize sarılıp sabah olmasını bekledik. Bir akşamda ikimizin de hayatı mahvolmuştu.
Günümüz
Sabah ilk işim topladığım eşyaları Tengri'nin sırtına yerleştirmek oldu. Çok heyecanlı ve endişeliydim. Bu heyecanımın ve endişemin başıma bir iş açmamasını diledim.
Chef'le vedalaşmak için gittiğimde Oscar'la da karşılaşacaktım ve bu çok sinir bozucuydu. Oscar Chef'in oğlu olduğu için Chef'in yanına gittiğimde onunla da karşılaşıyordum. Yanlarına gittiğimde ikisi de bana döndü. Oscar endişeli ve üzgün gözlerle beni süzdü. Bu manzara karşısında göz devirmemek için kendimi zor turtum.
"Efendim beni ağırladığınız için çok teşekkür ederim." Uzatmayı sevmezdim bu yüzden direkt konuya girmiştim. Zaten uzatmanın da bir manası yoktu.
"Gidiyor musun?"
"Evet efendim." derken başımla da onayladım bir yandan da.
"Bu adaya çok yararın dokunduğu için biz teşekkür ederiz." Chef'in söylediği şeyler karşısında istemsizce gülümsedim. Ama maskem olduğu için bunu onlar göremedi.
"Her zaman gelebilirsin." dediğinde Oscar, ona doğru döndüm. Üzgün ve hayal kırıklığına uğramış gözüküyordu. Gideceğimi biliyordu ama bu kadar kısa bir sürede gideceğimi tahmin etmemiş gibiydi. Onu başımla onayladıktan sonra tekrardan Chef’e döndüm.
"Tekrardan görüşmek üzere efendim." Chef'le vedalaştıktan sonra Oscar'a döndüm. Kulağına yaklaşıp. "Bir daha görüşmemek üzere." diye fısıldadım. Oscar'dan uzaklaşıp tekrardan Chef'e teşekkür edip Tengri'nin sırtına bindim.
Tengri'yle uzun bir yolumuz vardı. Flayes adasına çok uzaktık. Oscar'dan kurtulduğum için mutluydum. Ama benden daha çok Oscar'dan kurtulduğu için mutlu olan bir kişi vardı. Tengri.
Saatler su gibi akıp gitti. Bu süre zarfında Tengri'yle sohbet etmiş, onun sırtında dolaşmıştım. Tengri adaya inince bir süre cesaretimi toplayıp tekrardan adaya ayak basmam uzun bir vaktimi almıştı.
Tengri'nin sırtından inip on bir yıl sonra Flayes adasına ayak basmıştım. Derin bir nefes alıp kendimi toparladım. Tasha'yı bulmam lazımdı. Sonra ne yapacağıma bakardım.
Adada başıboş dolaşmaya başladım. On bir yıl boyunca insanlar dışında hiçbir şey değişmemişti. Bir süre yürüdükten sonra ordunun ve ejderha ordusunun antrenman yaptıkları yere geldiğimde tanıdık birilerini gördüm.
Aaron.
Evan.
Bert.
Lona.
Tasha.
Hepsi ejderha ordusundandı. Beraber göreve çıktıklarında Tasha'ya yardım etmek için bende gizliden gittiğimde. – Birde Tasha'nın da bahsettiği kadar.- Onların davranışlarını, hareketlerini ve nasıl biri olduklarını öğrenmiş ve tanımıştım.
Gözlerim Tasha’ya takıldı. Siyah beline kadar gelen saçları gün ışığıyla parlıyordu. Maviye kaçan gri gözlerini arkadaşlarına dikmiş onları izliyordu. Üstünde diğerlerinde de olan gri bir zırh vardı. Onu aylardır görmemiştim.
Tasha'nın beni fark etmesi için ayak ucuna kınından çıkardığım hançerimi attığımda korkuyla sıçradı. Diğerleri beni fark etmemesi için ağacın arkasından gizlice izliyordum.
Tasha önce etrafa bakındı sonra eğilip hançeri aldı. Hançeri inceledikten sonra imzamı fark etmiş olacak ki dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Kendi yaptığım kılıç, hançer gibi şeylere kendi imzamı kazıyordum.
Tasha bana doğru gelmeye başlayınca bende ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladım. Çok geçmeden Tasha beni buldu.
"Dayak yemek istiyorsun sen herhalde!" Hançerimi sertçe bana uzattı. Hançerimi kınına yerleştirirken. "Dikkatini çekmem lazımdı." dedim eğlenir bir sesle.
"Geleceğini düşünmemiştim." Benimde aklımın ucuna gelmezdi aslında böyle bir şey yapmak.
"Seni bu savaş cehenneminde tek bırakacağımı mı sandın? Unuttun mu her kıyamette, her cehennemde beraber yanıp beraber öleceğiz. Ve söylediğine göre sıkça saldırıya uğruyorsanız seni asla ölüme terk etmem." Yıllar önce böyle bir söz vermiştik birbirimize. İkimizde bu söze bağlı kalmıştık, kalmaya da devam edecektik. Çoğu savaşta beraber olamamıştık ama her önemli savaşta beraberdik.
Birimizin yardıma ihtiyacı olduğunda gözümüz kapalı birbirimize yardım etmiş, birbirimize hep destek olmuştuk.
"Tabii ki de sözümüzü unutmadım, asla da unutmam. Ama bu senin için zor bir seçimdi." Haklıydı buradan kaçmak için o kadar sebebim vardı ki... Ama konu en yakın arkadaşım, tek ailem olunca gözüm hiçbir şeyi görmez olmuştu. Benim, Tasha dışında başka kimsem yoktu ve onu da kaybetmeyi göze alamazdım. Hem belki de artık güçlü durup yüzleşmem gereken şeylerle yüzleşmem lazımdı.
"Ne yapabilirim ki konu sen olunca gözüm hiçbir şey görmüyor." dediğimde Tasha'nın çehresine yerleşen tebessümü görünce bende ister istemez tebessüm ettim. Ekibin sesini duyunca ikimizin de tebessümü kayboldu.
"Benim gitmem lazım. Daha fazla oyalanırsam yakalanırız." Onlar tamamen aklımdan çıkmıştı.
"Tamam görüşürüz. Seviliyorsun." Tasha'dan her ne kadar ayrılmak istemesem de ayrılmak zorundaydık.
"Sende seviliyorsun. Görüşürüz, akşam yanına gelirim." Onu kafamla onayladım ve onun gidişini seyrettim. Şimdi sonraki adımımı planlamam lazımdı.
Derin bir nefes alıp Tengri'nin yanına döndüm. Yerleşmem lazımdı, burada kaç gün kalacağım belli değildi.
Tengri'nin sırtından eşyalarımı indirip bir sahil kenarına yerleştim. Buraya çok fazla insan gelmezdi bu yüzden bura en ideal yakalanmadan kalacağım yerdi.
Akşam olduğunda bitmiş bir durumdaydım. Nasıl hareket etmem gerektiği hakkında çok düşünmüş ve beynimi yakmıştım. Ondan önce adaya yerleştiğim için her tarafım ağrıyordu. Harap olmak tabiri bir insan olsaydı kesinlikle şu an ki halim olurdu. Görüş alanıma Tasha girince kendimi az da olsa toparladım.
"Adanın en ücra köşesini seçersen seni nasıl bulmamı bekliyorsun?" Tasha söylenerek yanıma oturdu.
"Haber vermedim değil mi sana?" Sesimde benim kadar bitkin çıkmıştı. Tasha kaşlarını çatıp beni dikkatle süzdü.
"Tanrım, neyin var senin? Çok bitkin gözüküyorsun." Parmaklarımla şakaklarımı ovuşturdum. Tasha bitkinliğimin sebebini anlamış gibi sesli bir şekilde nefes verdi.
"Kendini bu kadar harap etme." Onu kafamla onayladım.
"Burada kalmayacaksın değil mi?" Tasha'nın sorusuyla etrafıma bakındım. Bence gayet iyi bir yerdi.
"Nesi var ki buranın?" Saçma bir soru sormuşum gibi kaşları havalandı.
"Nesi mi var buranın? Tanrım! Cristiana sen iyi misin? Cidden dışarıda mı kalacaksın?"
"Evet. Çoğu gittiğim adada dışarıda kalıyorum." Bu durum soğuk yerlerde zor oluyordu ama genellikle seviyordum dışarıda kalmayı.
"Aklımdan çıkmış özür dilerim." Derin bir nefes aldım.
"Özür dileyecek bir şey yapmadın ki." dediğimde cehresinde tebessüm belirdi.
"Neyse benim gitmem lazım. Buraya geldiğimden kimsenin haberi yok ve ekiple bu akşam buluşacağıma söz verdim. Üzgünüm seni hep tek bırakmam gerekiyor."
"En azından seninle vakit geçirebiliyorum." dediğimde içi biraz rahatlamış gibiydi.
"Görüşürüz." dediğinde ona gülümsedim.
"Görüşürüz. Seviliyorsun."
"Sende!" Ayağa kalkıp benden uzaklaşmaya başladığı için bana bağırarak cevap vermesi gerekmişti.
Çok yorgundum ve bir an önce uyumak istiyordum. Daha ilk günden bu kadar yorulduysam diğer günleri düşünmek bile istemiyordum.
⚔
Sabah olduğunda ilk işim Tengri'yle sabah uçuşu yapmak oldu. Sabahın erken saatlerinde olduğumuz için kimse bizi görmemişti. -En azından ejderha ordusundan kimse görmemişti.-
Ejderha ordusu sabah uçuşu saati gelene kadar uçmuş, ejderha ordusunun uçuş saati yaklaştığında ise antrenman alanına gidip antrenman yapmaya başlamıştım.
Antrenman yaparken ardından tanıdık birinin sesini duydum.
"Sen burada yeni misin?" Bu Horol'du. Arkama dönüp baktığımda yanında duran amcamı gördüm. Maskemi ve kapüşonumu taktığım için şükrettim. Tengri huzursuzca homurdandı ama onu umursamadım.
Gözüm amcamda takılı kaldı. Onu görünce ne Horol'a cevap verebilmiştim, nede bir şey yapabilmiştim. Horol'u arada sırada görevlerde görüyordum ama amcamı... Onu on bir yıl sonra ilk defa görüyordum. Resmen dumura uğramıştım.
Amcamın kırışmış ve eskisinden daha sert bakan cehresine baktıkça onun bana yaptıkları aklıma geldi.
Küçükken amcam bana sürekli şiddet uygulardı. Benden neden bu kadar nefret ettiğini asla anlamamıştım. Tüm gün Chef’lik görevlerini yapar akşam eve geldiğinde ise tüm hıncını benden çıkartırdı. Horol'a yardım etmesi için yalvardığımda bana yardım etmez, sadece izler dururdu. Tengri'yle bağ kurduktan sonra daha fazla dayanamamış ve buradan kaçmıştım.
"Hey! Sana diyorum." Horol'un uyaran sesiyle anılardan sıyrılıp zar zor bir şekilde Horol'a bakabilmiştim.
"Daha dün geldim efendim." Nefret duygumu zoraki bir şekilde saklamış, onun yerine ciddi bir ses tonuyla konuşmuştum.
"Adın ne ve neden maske takıyorsun?" Bunu soracağını tahmin etmiyordum. Yani en azından bu kadar çabuk soracağını tahmin etmemiştim. Derin bir nefes alıp kendimi toparladım.
"Clara." dedim hızlı bir şekilde.
"Adım Clara. Yüzümün gözükmesini istemediğim için maske takıyorum." Aklıma başka bir şey gelmemişti. İnanmaları için Tanrı’ya yalvardım içimden.
"Sana nasıl güveneceğiz?"
"Güvenemezsiniz." dedim. İkisinde kaşlarını çattı ve meraklı gözlerle bana bakmaya başladılar. Onları umursamamaya çalışarak devam ettim: "Güvenemezsiniz ama bir şans verebilirsiniz. En ufak bir hatamda veya en ufak bir şüphenizde beni sürgün edebilirsiniz ya da zindana atabilirsiniz. Ben size yardıma geldim ister bu yardım teklifini reddedin ister kabul edin." Bir an durup düşündüğünde içimi bir heyecan kapladı. Bana inanacaklardı.
"En ufak bir hatanda zindanı boylarsın." dediğinde amcam, dudaklarımda sinsi bir sırıtış peydah oldu ama yüzümde maske olduğu için anlamadılar. İşte, onları da kandırmıştım.
"Çok iyiydin." Tengri'nin sesi zihnime doldu. Amcamla Horol'un yavaş adımlarla benden uzaklaşmasını izledim. Onlar gözden kaybolunca bende hızlı adımlarla kaldığım sahil kıyısına gittim. Ellerim titriyor, bir türlü sakinleşemiyordum. On bir yıl sonra onlarla iletişime geçmek... Kafamı iki yana salladım. Sakin olmazsam her şeyi elime yüzüme bulaştıracaktım.
"Sakin ol." Tengri, sakinleşmem ve daha rahat hissetmem için yanıma geldi. Ona doğru döndüm ve istemsizce gülümsedim.
Her ne kadar şu an onları kandırabiliyor olursam olayım bir gün beni tanıyacak ve hayatımı tekrardan cehenneme çevireceklerdi. Bunu bende, Tengri'de, Tasha'da çok iyi biliyordu.
Ben düşüncelere dalmışken Tasha'nın bana doğru geldiğini zar zor fark etmiştim. Onu görünce derin bir nefes aldım ve ona sarıldım.
"Düne göre daha iyi görünüyorsun." Düne göre daha kötüyüm. Bunu söyleyip kurtulmak istedim ama kendimde o gücü bulamayınca sustum.
"Bir şey mi oldu?" Tasha'nın meraklı sorusu karşısında gözümü kaçırdım.
"Cristiana!" Söylersem kendini kötü hissederdi. Daha fazla dayanamadım ve söylemeye karar verdim. "Horol ve amcamla karşılaştım ama beni tanımadılar." Bunu duyunca dumura uğradı. Bir şey diyemedi, sadece bakmakla yetindi.
"İyi misin peki?" diye sordu endişe ve merakla.
"İyim. Sadece amcamın bana eskiden yaptıkları geldi aklıma." Kafamı iki yana salladım ve devam ettim: "Boş ver. Hayatımı tekrardan cehenneme çevirmesin de."
"Bu sefer hayatını cehenneme çeviremeyecek. Bu sefer izin vermeyeceğim. Çevirse bile her kıyamette her cehennemde beraber yanıp beraber ızdırap çekeceğiz." Dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. Bir kez daha anlamıştım, Tasha her zaman bana destek olacaktı.
Umarım ikinci bölümü beğenmişsinizdir. Bu bölümde ana kadroyu tanımaya başladını. Hepinizi çok seviyorum haftaya cumartesi üçüncü bölümle beraber görüşürüz.