Merhabalar, bu benim ilk kitabım bu yüzden yazım yanlışları olabilir. Beğenmediğiniz veya yazım yanlışı olan yerleri bana saygı çerçevesi içinde söylerseniz bende kendimi geliştirebilirim. Umarım kitap hoşunuza gider. Okuyan herkese teşekkürler ve iyi okumalar.
21 yıl önce
Annem telaşlı bir şekilde beni uyandırdı. Güneş daha doğmamıştı. Aceleyle üstümüze bir şey bile almadan evden dışarı çıktık. Babam kapının önünde bizi karşıladı. Uykulu gözlerle ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Koşar adımlarla ilerlemeye başladık.
Etrafa göz gezdirince dumura uğradım. Adadaki çoğu ev yanıyor, insanlar sağa sola kaçışıyor, ejderhalar havada telaşla ilerliyordu. Cehennemde gibiydik. Sertçe yutkunup bunun bir kâbus olmasını diledim.
“Anne, neler oluyor?” Annem elimden sertçe tutmuş, beni bir yerlere sürüklüyordu. Soruma cevap vermeden kesin adımlarla yürümeye devam etti. Annemle babamı ne bu kadar tedirgin etmiş olabilirdi ki? Babam benim kahramanımdı ama kahramanlar hiçbir şeyden korkmazdı ki. Peki o zaman benim babam neden korkuyordu ki? Bütün bu olanlara anlam veremeden koşar adımlarla yürümeye devam ettim. Ama o an aklıma bir şey geldi. Tasha. O benim en yakın arkadaşımdı. Peki ama o neredeydi?
“Anne, Tasha…” diye aklıma gelen soruları dile getirecekken annem durdu. Bana bir süre baktıktan sonra gözlerimdeki korkuyu görmüş olacaktı ki benim boyuma gelebilmek için önümde eğildi.
“Sana söz veriyorum tatlım, yarın tekrardan onla oynayabileceksin.” Kafamı onaylarcasına salladım. Anneler her şeyi bilirlerdi. Değil mi?
“Hadi güvenli bir yere gidelim.” Babam da yanıma gelmişti. İkisine de gülümsedim çünkü onlarda bana gülümsüyordu ve onların gülümsemesi beni rahatlatıyordu. Annem tekrardan ayağa kalkıp beni sürüklemeye başladı.
Rüzgâr estiğinde titrediğimi fark ettim. Hava soğuktu ve benim üzerimde sadece pijamalar vardı. Dişlerim birbirine çarpıyor, titriyordum ama gene de koşar adımlarla yürümeye devam ediyordum. Çok yorulmuştum ve artık bu koşuşturmaya dayanacak gücüm kalmamıştı.
“Anne çok yoruldum.” Buz tutmuş yüzümden sicim sicim akan göz yaşlarımı durduramadım. Çok yorgun ve üşümüştüm. Bir süre sonra kimsenin olmadığı bir sahil kıyısına geldiğimizde sonunda durduk. Babam, benimle aynı boya gelmek için dizlerinin üzerine çöktü.
“Seni çok seviyorum biriciğim.” Alınıma bir öpücük bırakıp bana sarıldı. Babamın bu hareketi beni iyice panik etmişti. Neden veda eder gibi konuşuyordu ki?
“Neler oluyor baba?” Sesim bir fısıltıdan ibaretti. Endişem daha çok artmış, boğazım düğümlenmişti.
“Her şey yoluna girecek biriciğim.” dedi ve ardından ayağa kalkıp anneme sarıldı. Annemde artık ağlıyordu. Annem ağladığında kötü bir şey olmuş demekti, öyleyse babama bir şey mi olacaktı? Bütün bu aklımdaki sorularla beraber babamı da sahil kenarında bırakıp ormana doğru ilerledik.
Ormanda ilerlerken ileriden ayak sesleri geldiğinde durduk. Annem sağa sola bakındı. Bir şeyler mırıldanıp geri geldiğimiz sahil kıyısına ilerlemeye başladık. Çok geçmeden sahil kıyısına varmak üzereydik ki durduk. Sahil kıyısında babam birkaç tanımadığım adamla dövüşüyordu. Nutkum tutuldu.
“Baba...” diyebildim fısıldayarak. Annemin elimi tutan eli bir anlığına gevşedi ama hemen toparladı. Elimi daha sıkı tutup ormana sürükledi. Bu sefer çok fazla gitmemiştik. Benimle aynı hizaya gelmek için dizlerinin üstüne çöktü.
“Şimdi seninle bir oyun oynayacağız tatlım tamam mı?” Onu başımla onayladım. Koşuşturmaktan nefes nefese kalmıştı.
“Bu çalılığa saklanıp.” -arkamdaki çalılığı işaret etti.- “Ne olursa olsun çıkmayacaksın anladın mı?” Başımla onayladım. Konuşacak mecalim kalmamıştı. Arkamdaki çalılığa girdiğimde dallar yüzümü ve kollarımı çizdi. Annem görünmediğimden emin olup hızlıca babamın yanına gitti.
İkisi de görüş alanımdaydılar. Annem, adamlarla mücadele eden babamın yanına vardı ve o da sırtındaki kılıcını çekip dövüşmeye başladı. Onların her bir hareketinde nutkum tutuluyor, lâl kesiliyordum. Çok geçmeden saklandığım çalılığın yanından adamlar geçti ve onlarda diğerleri gibi annemle babama saldırmaya başladı.
Adamlar annemle babamı yakaladıklarında kalbim duracak gibi oldu. Adamların elinden kurtulmaya çalışsalar da başaramadılar. Adamlar annemle babamı daha sıkı tutular. İki adam gelip aynı anda kılıçlarını annemle babama sapladıklarında kulağıma iğrenç vıcık vıcık bir ses doldu.
“Anne, baba!” Haykırışım ağızımdan feryat oldu. Çalılıktan çıkıp onlara doğru koşmaya başladım. Adamlar beni görünce bana doğru gelmeye başladı. Onları umursamadan annemle babamın yerde hareketsiz yatan bedenlerine doğru koşmaya devam ettim.
Bir şey beni kollarımdan yakalayıp havaya kaldırdı. Beni kaldıran şeye baktığımda Juno -annemin ejderhası- olduğunu fark ettim, beni annemle babamdan uzaklaştırıyordu. Bakışlarımı Juno’dan ayırıp annemle babamın yerde yatan bedenlerine çevirdim.
Hani kahramanlar ölmezdi? Benim babam ölmüştü. Yoksa kahramanlarda mı ölürdü? Masallar hep mutlu sonla biterdi. Peki ama annemle babamın hikayesi neden mutlu sonla bitmemişti? Aklımda bir sürü soru vardı ama artık sorabileceğim bir annem ve babam yoktu…
Haykırmak, hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum ama yapmadım, yapamadım. Onlar ölürken sadece izlemek dışında bir şey yapamamıştım. Bu oyunun bitmesini istiyordum.
Bu oyunu sevmemiştim…
Günümüz
Serin rüzgâr yüzümü yalıyordu. Tengri'nin sırtında ayağa kalktığımda bir anlık dengemi kaybedip sendeledim ama hemen kendimi toparladım.
"Dikkat et." diye homurdandı Tengri. Bunu yapmamdan hiç hoşlanmıyordu. Ama savaşlarda ekstra zaman kazandırıyordu.
"Ben her zaman dikkatliyimdir." dediğimde alaycı bir şekilde homurdandı. Aslında endişelenmesi gayet normaldi, bunda uzmanlaşmak için yıllardır çalışıyordum ve bazen ölümle burun buruna geldiğim olmuştu.
Dikkatli bir şekilde Tengri’nin sırtında yürümeye başladım. Hava akımı çok fazlaydı ama ben alışmıştım. Tengri’yle bağımız düşmememi engelliyordu. Kesin adımlarla Tengri'nin sırtında yürümeye devam ederken suratımı yalayan rüzgârın tadını çıkarıyordum. Bir süre sonra Tengri'yle ormanlık alanda dinlenmeye karar verdik.
Tengri açıklık alana inince bacağından kayıp çimenlere indim. İkimizde yorulmuştuk. Dinlenmek için bu adadaki bana göre en güzel yer buraydı. Etrafta renk renk çiçekler, yeşilin en canlı tonundaki çimenler vardı. Bura bana Tengri’yle bağ kurduğumuz yeri anımsatıyordu.
Çimenlere uzanıp güneşin tadını çıkarırken sağ taraftan bir ses gelince hemen ayaklandım ve elimi en yakındaki hançerime götürdüm. Tengri de sesi duymuş olacak ki başını kaldırıp o da sesin geldiği yöne doğru bakıyordu.
Sesler yaklaşınca istemsizce elim kınındaki hançerimi tutu. Ormanlık alanda bir figür belirince kınındaki hançerimi çıkardım ve figüre doğru tutum.
Figür karşımda durunca onu tanıdım. Chef'in -adayı yöneten kişinin- oğluydu. Oscar. Tengri homurdanarak başını gene yere yatırdı.
"Rahatımı bozdu." Tengri'nin söylenmelerine gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Hançerimi tekrardan kınına yerleştirdim.
“Seni öldürebilirdim.”
"Ne? Seni görmek istedim." Bu söylediğine karşı göz devirip Tengri'nin sırtına binmek için yola koyuldum.
"Dur! Sana iyi bir haberim var." dedi neşeli bir sesle. Durup arkamı döndüğümde bana pişkin pişkin sırıtıyordu.
“İlgini çekeceğini biliyordum.” dediğinde sesli bir iç çektim.
“Söylemeyeceksen gidiyorum.” diye tehdit ettim.
“Tamam tamam. Söylüyorum.” Ellerimi göğsümde birleştirip ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verdim.
"Yarın İgor gelecekmiş adaya." Tek nefeste söylemişti bunu. İgorun gelmesini iple çekiyordum. Tasha'yla ancak İgor sayesinde mektup gönderip iletişim kurabiliyorduk.
"Harika, yakında buradan kurtuluyorum demek oluyor bu." dedim neşeli bir sesle. Oscar'ın yüzündeki pişkin gülümseme kayboldu yerine hayal kırıklığı aldı.
"Gitmek zorunda değilsiniz. Benden istediğin kadar nefret et ama beni sensiz bırakma." Ciddi miydi bu?
"Ben hiçbir yere ait değilim." Ses tonum sertti. Bunu demek her ne kadar canımı yaksa da bu bir gerçekti. Doğup büyüdüğüm adaya bile ait değildim ben.
“Sen bana aitsin.” Tengri’nin sesi o kadar nazik çıkmıştı ki zihnimde, bir an onun olduğuna inanamamıştım.
"Biz birimize ait olabiliriz." dedi. Derin bir nefes aldım.
"O yüzden mi dün akşam partide Luna'yla flörtleşiyordun." Erkeklerin hepsi aynıydı, kadınları bir basamak ya da ulaşılması zor bir ödül gibi görüyorlardı. İşleri bitince de başkasına geçiyorlardı. Erkeklerin gözünde kadınlar bir hiçti.
Adaya geldiğimden beri peşimi bırakmamıştı. Benden hoşlandığını söylediğinde hiç şaşırmamıştım. Ona karşı hiçbir duygu beslemememe rağmen peşimde koşmaya devam etmişti.
"Partiye gelmeyeceğini söylemiştin." İnkâr etmeye bile tenezzül etmemişti. Bütün erkekler aynıydı. Ya bir bahane bulur ya da suçu sana atarlardı.
"Baban çok ısrar etti, bende kıramadım." Adaları Chef'ler yönetirdi. Benimde burada kalmama ve burada olduğum süre boyunca ejderha ordusunu yönetmeme izin vermişti. Bu yüzden de onu kıramamıştım. Aslında partilerden nefret ederdim. Partiler bana saçma ve sıkıcı gelmişti hep.
"Sandığın gibi değil." Derin bir nefes verdim. Şimdide inkâr ediyordu. Bu çocuk beni gerçekten deli edecekti.
"Senin kimle olduğun beni ilgilendirmez. Birkaç güne beni bir daha hiç göremeyeceksin zaten." Buradan gideceğim için üzgün değildim. Hayatım boyunca yüz yirmi iki ada gezmiştim. Birçoğunda burada olduğu gibi iyi karşılanmıştım ve hepsi bana bir şeyler katmıştı.
"O zaman maskeni ve kapüşonunu çıkar." Tanrım beni delirtecekti bu çocuk. Gözümü devirdim. Ona cevap vermeden Tengri'nin sırtına binmek için tekrardan harekete geçtiğimde beni engellemeye çalışmadı veya beni durdurmak için bir cümle kurmadı, sadece izledi.
⚔
Tengri'yle sabah uçuşumuzu yaptıktan sonra İgor'un gelmesini bekledik. Her zamanki gibi çok heyecanlıydım. Tasha'yı çok özlemiştim ve uzun zamandır da ondan mektup almıyordum. Bir yandan ona bir şey olup olmadığını merak ediyordum bir yandan da eğer iyiyse bana cevap vermeyip sözümüzü bozduğu için ona kırgındım. Acaba bu sefer bana mektup yazmış mıydı?
"Yazmıştır " Tengri'nin sesiyle yerimden zıpladım.
"Bir dahakine beni korkutmasan olmaz mı?" diye homurdanınca zihnimde gülme gibi bir ses yankılandı. Ejderhalar binicileriyle zihin yoluyla etkileşime geçerdi. İlk başlarda buna alışmam uzun sürmüştü, şu an ise hiç yadırgamıyordum...
Pelerinimin kapüşonunu kapattım ve maskesini takıp evlerin olduğu yere doğru yürümeye başladığımda insanlar iskeleye doğru yürüdüklerini gördüm. Onları takip edip İgor'un gemisine ulaştım.
Gemi çok kalabalıktı. Ucuz eşyalar almak için birbirlerini itip kakanlar, bir eşya için kavga edenler ve etrafta koşuşturan küçük çocuklar vardı. Durdum ve etrafa bakınarak İgor'u aramaya başladım. Görüş alanıma tanıdık biri girince dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. İgor biriyle konuşuyordu. Ona doğru yürümeye başladım. Beni görünce yüzüne sinsi bir gülümseme yerleşti ve müşteriden uzaklaşıp bana doğru yürümeye başladı.
"Cristiana en sevdiğim müşterim." Adımı uzatarak söylemişti. Maskemi indirdim.
"Tasha'dan mektup var mı?" Sesim istemediğimden daha sert çıkmıştı. İgor’a hiçbir zaman güvenememiştim ama Tasha’yla başka bir şekilde iletişim kuramazdık.
"Sana da merhaba." dediğinde gözümü devirdim. İgor cebinden mektup çıkardığında dikkatimi ona doğru yöneltim. Yazmıştı. Üç hafta sonra bana cevap yazmıştı.
"Ne kadar?" İgor'un yüzündeki sinsi gülümseme daha çok büyüdü.
"Yedi altın." Yedi altın mı? Bu çok pahalıydı.
"Yedi altın mı? Saçmalamayı bırak da fiyatı söyle."
"Fiyat bu Cristiana'cım. Ama istemiyorsan..." Mektubu geri çekince. "Dur!" diye ciyakladım. Cebimden yedi altın çıkarıp İgor'un eline koydum. Mektubu bana verip altını saymaya başladığında maskemi geri takıp ilerlemeye başladım.
"İyi pazarlıktı gene beklerim!" diye arkamdan bağırdı İgor. Ona cevap vermedim
"Ukala." Tengri'nin söylediğine güldüm ve onun yanına doğru yol aldım.
Tengri'nin yanına ulaştığımda heyecandan ölecektim sanki. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Kötü bir şey olmasından çok korkuyordum. Derin bir nefes alıp mektubu nazikçe açtım ve okumaya başladım:
"Merhaba Cristiana.
Mektuplarını aldım ama cevap veremedim üzgünüm.
Adaya saldırılar oluyor. Birkaç aydır bununla uğraşıyordum. İki ayda adaya üç saldırı oldu. Kim saldırıyor bilmiyoruz. Yakaladığımız adamlar konuşmayı reddediyor. Sana ihtiyacımız var. Sana daha önceden söylemediğim için üzgünüm. Eğer adaya yardıma gelirsen yakalanma ihtimalinin de olduğunu biliyorum ama Tengri'nin ne kadar güçlü olduğunu biliyorsun. Ve senin de ne kadar iyi bir savaşçı olduğunu.
Sevgilerle Tasha"
Benden bunu sakladığı için ona kızmıştım. Her ne kadar ben, amcamdan ve kuzenimden kaçsam da ona yardıma gidecektim. Tengri en güçlü ejderha türündendi. Ve elbet ki yardımımız dokunurdu.
"Gidecek miyiz?" diye sordu Tengri. Cevabı biliyordu zihnimde ki her şeyin biliyordu. Ona doğru döndüm.
"Tabii ki de gideceğiz. Tasha benim en yakın arkadaşım." dedim kararlı bir sesle. Tengri'yle bağ kurduktan sonra adayı -amcamı, Horol'u ve geçmişimi- terk etmiştim. Adaya geri döndüğümde terk ettiğim şeylerle yüzleşmekten çok korkuyordum. Ama belki de bu benim için yeni bir başlangıç demekti. Belki Horol ve amcam değişmişti. Bu ihtimal az bile olsa değişmiş olabilirlerdi. Derin bir nefes alıp boşa hayal kurmayı bıraktım. Onlar asla değişmezdi. Yarın yola çıkacaktık ve benim eşyalarımı toplamam lazımdı.
"Hadi oyalanma." Tengri'nin dediğini onayladım ve kaldığımız yere doğru ilerlemeye başladım. Yarın zor bir gün olacaktı hem benim için hem de Tengri için.
Umarım ilk bölümü beğenmişsinizdir. Dediğim gibi yazım yanlışları varsa üzgünüm. Diğer bölümler daha heyecanlı ve daha komik olacak. Okuyan herkese teşekkürler. Umarım bu serüvende yanımda olursunuz.