“Anıl abi?”
“Ece iyi misin? Bu yanındakiler kim? Sana zarar verdiler mi?” Ses tonundan telaşlandığı belli oluyordu. Siyah saçları gecenin karanlığında belli belirsizdi. Kahverengi gözleri gölgenin de etkisiyle simsiyahtı. Beyaz teni ile birleşince adeta bir vampiri andırıyordu. Yanımdaki Kuzey’in sesini duydum,
“Bunu belinde silah olan bir adamın söylemesi ne kadar mantıklı?” Gözlerini o kadar devirmişti ki. Sanırım bu adam gözlerini devirmeden duramıyordu.
“Uzatmayın kardeşim kimsiniz söyleyin.”
“Biz arkadaşıyız da, sen kimsin asıl?” Güney’in bir şeylerden işkillendiği açıktı.
“Bu sizi ilgilendirmez.” Gözleri bana döndü, yüzünde en ufak bir duygu bile yoktu, ya da ben görememiştim. “Gidiyoruz.”
Yürümeye başladığında Güney’e sonra anlatırım diye sessizce her şeyin yolunda olduğunu temenni edip sessizce peşinden gittim. Sonunda abimin olduğunu anladığım siyah arabanın arka kapısını benim için açtığında içinde onun da olduğunu görmek beni çok şaşırtmamıştı zaten. Harika diye geçirdim içimden. Binmekten başka çarem yoktu.
“Anıl, nedir vaziyet?”
Bunu sorarken içten içe kıskandığım açık kahverengi saçlarını düzeltiyordu. Ben ve abim arkada, ki bunun bilinçli olduğunu anlamak için Sherlock olmaya falan gerek yoktu, Anıl ve şoför öndeydi. Yok ya, şoför arkada mı oturacaktı gibi düşünceleri boş verirsek, ses tonu şimdi bile korkunç gelmeye başlamışken ölüm tehlikesi atlatmayı bırak ölümden kılpayı sıyrıldığımı öğrenince ne olacağını düşünemiyordum. Acaba arabadan kaçsa mıydım? E nasıl kaçacağım peki? En iyisi huyuna gitmekti ama içimden bir ses beni bu durumdan Yasin abinin bile kurtaramayacağını söylüyordu.
“Ece!”
Evet, ses tonundan ben düşüncelere dalmışken her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğrendiği anlaşılıyordu. Hepimiz bir anda yerimizde sıçradık. Tamam, arabanın içindeki herkes buna alışkındı da bu kadarına değildi.
Birden garip bir şekilde sakinleşti. “Bunu sonra konuşacağız.” dedi tehditkar bir tonlamayla.
Ne olduğunu anlamasam da o an rahatladığımı iliklerime kadar hissettim. Telefonumu çıkarıp Güney’e iyi olduğumu belirten bir mesaj attım. Polise gitmelerini istemiyordum.
Çağrı KIRAÇ
“Lan o topa öyle mi vurulur! O herifi de böyle bir maça almazsın be! Abi uzatmada gol yedik! Al, bir kupadan elenmediğimiz eksikti zaten!”
Evet. Atay’ın söylenmelerinin açıkça beyan ettiği üzere Trabzonspor uzatmalarda yediği gol ile beraber 2-1 mağlup olmuştu. Emir maçın ortasında ayrıldığı için üçümüz mekanı yıkmasını engellemeye çalışıyorduk. Gerçi olsa bile uğraşmazdı sanırım. Dört kişi bile beceremediğimiz işi üç kişi yapmaya çalışırken, herkesin bakışlarının üstümüzde olduğunu hissedebiliyordum. Zaten tüm kahvenin moral yerlerdeydi. O sırada telefonum çaldı. Bir susmamıştı ki. Baktım, Kuzey arıyordu.
“Eğer neden gelmediğimi soracaksan kapat Kuzey.”
“Ben Güney miyim, umurumda bile değil. Neyse mesele başka…” kısa bir an duraksadı. “Ekip göndermen gerekebilir.”
“Ne ekibi Kuzey ne oluyor! Düzgünce açıkla şunu! Güney nerede, Ece iyi mi?”
Ece SOYKAN
Salona girdiğimde beni bir sürpriz bekliyordu. Daha doğrusu biri. Tekli koltukta daha önce hiç görmediğim bir adam oturuyordu. Bana baktıklarını farketince sessizce boş olan koltuğa oturdum.
“Ece, Buğra bundan sonra senin koruman olacak.”
“Ne! Neden?” Bir korumaya ihtiyacım yoktu.
“Acaba neden! Olanları ne çabuk unuttun!”
Unutmamıştım. Üstünden daha yalnızca iki saat geçmişti. Lakin olayı öğrenen soluğu telefonda aldığı için onlara iyi olduğumu anlatmaktan başka bir şey yapamamıştım. Haliyle biraz yorgundum. Özellikle Çağrı ve Yasin deliye dönmüştü. Bu gece rüyalarında herife işkence yapacaklardı sanırım.
“İtiraz istemiyorum. Ben dışarıdayım ikiniz tanışırsınız.” Bunları dedikten sonra yürüyüp gitti. Kapı arkasından kapandığında karşımdaki kişiye tekrardan baktım.
Sarı, dağınık saçları ela gözlerini gölgede bırakıyor, tüm ilgiyi kendisine çekiyordu. Beyaz bir tişört altına da siyah bir kot pantolon giymişti. Bu sıcakta kot pantolon giydiğine göre görünüşüne çok önem veriyor olmalıydı. Ya da sadece deliydi.
“Merhaba Ece hanım. Geçmiş olsun. Büyük olay atlatmışsınız diye duydum.”
“Sadece Ece diyebilirsiniz. Tüm köy öğrenmiş anlaşılan.” Son cümleyi homurdanarak söylemiştim. Gülümsedi.
“Yarın görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz.”
Emir SOYKAN
“Emir.”
“Kutay?”
“Ben de tam senin eve geliyordum.”
“Ne oldu?”
“Çağrı adamı araştırıyor ya.”
“Eee?” Yolun ortasında duruyorduk. Ama ya heyecandan ya da başka bir şeyden farkında değildi.
“E işte diyorum ki,”
“Kutay yolun ortasındayız ne diyeceksen çabuk de.”
“Ha, doğru. O zaman gel şu banka oturalım.” Oturunca konuşmaya devam etti. “İşte o adam ya başka köydense.” Mantıklıydı. Karaçam köyünden biri intikam için kardeşime zarar verecek kadar ileri gitmiş olabilir miydi? Pekala olabilirdi. Telefonumu çıkarıp Turgut Ağa’nın zorunluluktan aldığım numarasını tuşladım. Madem arkadaştılar o zaman yardım etmesi gerekiyordu. Telefon nihayet beşinci çalışında açıldı.
“Alo.”
“Ula şimdi mi arayacağın tuttu!” Arkadan boğa sesi yükseldi. “Çok acilse Ömer’i ara beni uğraştırma!” Ses daha da artınca hızlıca telefonu kapattım. Düşündüm, acil miydi? Kesinlikle. Eğer hızlı olmazsak adam şehirden kaçabilirdi. Sinirle Ömer’i aradım. Bu sefer ikinci çalışta açıldı telefon.
“Alo Öme…”
“Ne oldu. Uyuyoruz şurada.”
“Bu saatte?”
“Yarın nöbetim var. Ne istiyorsan çabuk söyle.”
“Kardeşim Ece saldırıya uğradı. Turgut Ağa’ya da söyle sorun soruşturun o herifi bulun!”
“Turgut Ağa zaten Ece’nin ismini duyunca ortalığı birbirine katar da… Eşkalı ne bu herifin?”
“Bilmiyoruz, çok iyi gizlenmiş.”
“O zaman iş biraz yaş.” Derin bir nefes verdi. “Ne yapabileceğimize bakarız. Siz diğer civar köylere de haber verin yine de.”
“Teşekkürler. Sabah görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Kutay’a döndüm. İkimizin de yüzü ümitliydi sanki. “Hadi madem sabah ola hayır ola.” dedi gülümseyerek.
Çağrı KIRAÇ
“Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı.
Ben nasıl unuturum seni, can bedenden çıkmayınca!”
“Murat! Şu şarkıyı bana doğru söylemeyi keser misin!”
“Şarkıyı sana ithaf etmedim mi? Veli’ye bakarak mı söyleyeyim?”
“Sen mümkünse hiç söyleme kardeşim. Hem ben ne alaka?”
Barış Manço hastası Murat’ın iki yıldır Işık’a aşık olduğunu büroda bilmeyen yoktu. Barış Manço her yeni şarkı çıkardığında yaptığı gibi, bu yaz çıkan albümdeki şarkıların hepsinden bir kısmı Işık’a ithaf ederek söylüyordu. Ama yok, çekemiyordu kızın ilgisini.
“Kara sevda, kara sevda! Dedikleri daha ne ola-”
“Murat tamam abartma sen de!” diye müdahale etme ihtiyacı hissettim. “Arkadaşlar fazladan mesaiye kaldığınız için hepinize teşekkürler. Dağılabilirsiniz.”
“Ne demek komiserim.” dedi Murat. Duraksadı. “Yalnız çıkmadan önce ben son bir şarkı daha söylesem.” Hepimizin ona baktığını görünce vazgeçti.