Emir SOYKAN
“Abi. Bırak geberteyim o herifi.”
Bunu derken bir yandan da elindeki falçatayı ustaca sallıyordu Kutay. Bıkkınlıkla derin bir nefes verdim. Salonda 7 kişiydik. Ben, Kutay, Atay, Anıl, Buğra ve maalesef ki Turgut ile Ömer. Yasin savcı ve Çağrı polis olduğu için onları odadan kovmuştum.
“Kutay sağ kolun tamam, Buğra Ece’nin koruması ona da tamam, Anıl’ın namını zaten bilmeyen yok. Ama bu adam ne alaka?” Turgut’un halihazırda gergin olan ortamda aniden yükselişiyle yüzünü buruşturdu Atay. Verecek iyi bir cevabı olmadığından olsa gerek sessiz kalmayı tercih etti. Onun yerine Kutay girdi araya.
“Biz neden bahsediyoruz sen neden bahsediyorsun? Aloo, o herife bir şey yapacak mıyız? Madem yapmayacağız neden bulduk!”
“Aslında işi Çağrı ve Yasin Abi’ye mi bıraksak?” Buğra’nın içinde bulunduğumuz duruma göre biraz fazla masum kaçan önerisiyle gözlerimi devirdim. O sessizliğin içinde Anıl’ın gözlerini üzerimde hissedince ise odağımı ona yönelttim.
Ona baktığımı görünce bakışlarını benden ayırmadan başını hafifçe eğerek kaşlarını belli belirsiz kaldırdı. Büyük ihtimalle Buğra’nın planını rezalet bulmuştu, ve o herifi kendi öldürmek istiyordu. Gözlerimle onaylar gibi bir haraket yaparken başımı farketmesi güç bir şekilde yana yatırdım. Daha sonra konuşuruz demeye çalışıyordum. Biraz da geçiştirmek için yapmıştım gerçi.
Bu sırada diğerleri bulduğumuz adamın kaçma ihtimalinden ve kaçabileceği yerleri tartışıyordu. Önemli bir noktayı kaçırmadığımdan emin olarak dahil oldum konuya.
Çağrı KIRAÇ
“Gel!” diye seslendim oturduğum koltukta dikleşirken. Ofisimde, önümdeki evrakları inceliyordum. Sırf polis olduğum için konuya dahil olamamak canımı sıksa da yapabileceğim bir şey yoktu. Tesellim, her ne kadar bencilce gelse de, ortamdan tek kovulan olmamaktı.
Eşzamanlı olarak kapı açıldığında gelenin Işık olduğunu gördüm. Kapıyı kapatarak masanın önündeki koltuklardan birine yönelmesiyle anladım sıradan bir konu olmayacağını. En sonunda daha fazla merakta bırakmadan konuya girdi biraz da tereddütle.
“Biraz şahsi bir mesele…”
“Murat hakkında mı?” Cevap vermek yerine sessiz bir mırıltılıyla onayladı. Tam ağzını açacağı sırada kapının çaldığını işittim. “Gel!”
Giren Murat’tı. İçeride Işık’ın da olduğunu fark edince duygusuz yüzüne bir aydınlanma geldi. “Aşk,” diye geçirdim içimden. “Bana haram olan o duygu.”
Şaşırtıcı olan ise normalde tepkisiz kalan Işık’ın da yüzünün kızarmasıydı. Murat’a baktım tekrardan, kim bilir ne yapmıştı. Polis olmanın da etkisiyle kafamda silik de olsa bir senaryo oluşuyordu ama…
Gözlerimiz birbirine kilitlendi Murat’la. Sırıtmakla yetindi. Bu bile bir şeyler döndüğünün işaretiydi.
“Ben çıkayım,” duraksadı. “sonra anlatırım komiserim.”
Gülümseyerek onayladım onu. Kapı kapandığında uzaklaştığından emin olmak için içimden yavaşça ona kadar saydım. Saymayı bitirdiğimde artık yüzümdeki gülümseme yerini sert bakışlara bırakmıştı. O da ciddileşti benimle beraber.
“Başaramadım komiserim. Öldürdüler onu, tıpkı annemi öldürdükleri gibi. Dayanamıyorum, ayakta duramıyorum. Durmak için bir sebebim de kalmadı artık. Annem öldüğünde kardeşim için durmuştum, şimdi…”
Duyduklarımla yutkundum. Murat kız kardeşini, kalan tek akrabasını da kaybetmişti. Annesi öldüğünde şarkılara sığınan adam, bu sefer sığınmak değil harap olmak istiyordu sanki.
“Var. Işık var. Onun için dik durmak zorundasın. Sen sanıyor musun o kız seni kaybettiğinde hayatına kaldığı yerden devam edecek.” Anlamıştım, intihar etmeyi düşünüyordu. Ellerimi masaya vurdum sertçe. “O kız seni seviyor! Sen de onu! Anladın mı? Git yanına konuş o zaman!” Kelimelerimi seçe seçe konuşuyordum. Her ne kadar çok sert olmak istemesem de o an gereken buydu.
Ben mesleğim için sevdiğim kadından vazgeçmiştim, ve yıllarımı “Değer miydi?” sorusuna cevap arayarak geçirmiştim. Onun da benim yaptığım hatayı yapmasına izin vermeyecektim.
Ece SOYKAN
Bir kurabiye daha attım ağzıma. Köy meydanındaki bir masanın etrafına dizilmiş dedikodu yapıyorduk. Kulağım sevgilisinin ne kadar odun olduğunu anlatan Güneş’teydi. Yanımda oturan Umay da lafa girdi pakete uzanırken.
“İtiraf et unutamadın onu, o yüzden hiç kimse seni tatmin etmiyor.” Kaşlarımı kaldırarak baktım ona. Her ne kadar söyledikleri doğru olsa da bunlar çok acı gerçeklerdi.
“Ne! Dost acı söyler.” diye aklımı okumuşçasına verdiği cevapla Güneş ayağa fırladı.
“Yok öyle bir şey! Anladınız mı, yok! Mesleğini bana tercih eden o herifi özleyecek halim yok!”
Turgut Öztürk
Üzerimdeki yaralara baktım. Ağır değildi ama bu işin bir an önce bitmesi gerekiyordu. Ece yarın okulda fark ederse endişelenebilirdi. Gülümsedim, acaba şuan ne yapıyordu. Toplantı için gittiğimde görüşmüştük ancak çıkalı dört saat falan olmuş olmalıydı. Bu süre zarfında hem köye dönmüş hem de çatışmaya girmiştim.
“Abi!” diye seslenen Umut’a cevap vermek üzereydim ki hissettiğim acıyla lafım yarım kaldı. Bilincim çok hızlı bir şekilde kapanıyordu. Son bir gayretle gözlerimin önüne Ece’yi getirmeye çalıştım.
Ömer Arslan
“Ömer Abi! Turgut Abi vuruldu!” Duyduklarım karşısında sakin kalmaya çalışarak diğerlerine seslendim.
“Kimseyi sağ bırakmayın! Umut, Sertaç! Yardım edin hastaneye götürelim.”
“Bizimki mi yoksa…”
“Diğeri!” Umut yarım kalan sorusuna verdiğim sinirli cevapla arabaya koşarken Sertaç Turgut’un yanına doğru gidiyordu. Telefonuma baktım, saat gece yarısıydı. Dudağımı hiç yapmadığım serçe ısırken çabuk açmasını umarak Emir Ağa’yı aradım. Neyse ki ikinci çalışta açıldı.
“Alo?” Hiç uzatmadan konuya girdim.
“Turgut Ağa vuruldu. Gözüne çok yakın bir yerden, büyük ihtimalle beynine de etki eden bir konumda.” Beyin cerrahı olduğundan olsa gerek, konunun ciddiyetini kavraması hızlı olmuştu.
“İki dakika içinde hastanede olurum. Telefonu kapama, yol ne kadar sürer?”
“Ben de doktorum farkındaysan. Yedi dakika civarı ama hızlı süreriz.” Bunu derken bir yandan da arabaya biniyordum.
Sertaç’a öne oturmasını işaret ettiğimde itiraz etmeden Turgut’u yanımdaki koltuğa bıraktı. O öne yerleşirken telefonu Umut’a uzattım, o da kenara bıraktı. Acil bir durum anında müdahale edebilmem ve Emir’in sesini duymam gerekiyordu.
“Bilinci yerinde mi?” diye sordu. Arkadaki seslerden onun da araba sürdüğü belli oluyordu.
“Hayır.”
“Abi neden bizim hastaneye gitmiyoruz?”
“Bizim hastanede beyin cerrahı olmadığı için olabilir mi?” Umut’un bana sorduğunu tahmin ettiğim soruya Sertaç yanıt vermişti. Büyük ihtimalle uğraşıp dikkatimin dağılmasını istemiyordu.
“Sinem Abla var ya?” Bu sefer ben yanıtladım sorusunu.
“Sinem Abla’nın kendisine hayrı yok. Gelen hastaları başka yere yönlendiriyoruz eğitimde, meşgul, izinli diye diye.” Bir yandan da nabız kontrolü yapıyordum.
“Emir? Bu nabzın hızlı mı atması gerekiyordu yavaş mı?”
“O nasıl soru lan! Nasıl doktorsun oğlum sen?”
“Emir! Bırak sorgulamayı da bana stresten bir şeyleri yanlış hatırladığımı, yavaş atması gerektiğini söyle!” Kısık sesli bir küfür duyuldu hattın diğer ucundan.
“Dakikada kaç?”
“20.” Bu, olması gerekenin üçte biri demekti.
