Ece SOYKAN Yasin abi karşımda her zamanki anlayışlı ifadesi ile bakıyordu. Abimin fikrini değiştirebilecek tek kişi oydu. Ne yapıp edip kendi tarafıma çekecektim. Turgut’a baktım Yasin’e sinirli görünüyordu ama saygısızlık yapmak istemediği için susuyordu. “Evet gençler anlatın bakalım.” “Abi, aramızda bir şey yok. Sen de duydun.” Turgut kendisine bakıldığını fark edince onaylarcasına başını salladı. Ne diyeceğini düşünüyor gibiydi. “Eğer aranızdaki arkadaşlıktan ibaretse sıkıntı yok. Ama abini de anlaman lazım Ece, düşünsene köyün ağasının kardeşi karşı köyün ağasına aşık diye dedikodu çıkacağını.” Bıkınca nefesini verdi. “Abin ile konuşacağım, ancak seni uyarıyorum Turgut Ağa. Eğer bu kızı üzersen karşında yalnızca bir abisini görmezsin. Olanları engellemeyi bırak seve seve yardım ederim! Anladın mı?” “Oldu bilin savcım.” Turgut’un sözlerinden sonra bizi yalnız bıraktı. Benim aklım başka bir şeyde kalmıştı. Turgut ağa mıydı? Meraklı bakışlarım beni ele vermişti anlaşılan. Gülümsedi, “Merak etme daha çok şey konuşacağız.” Bir süre önce… Çağrı KIRAÇ “Ufuk?” “Komiserim. Bir araç durdurduk da içinden ceset çıktı. Sanırım bıçaklanarak öldürülmüş. İşi cinayet büro devraldı, aracın daha önceden cezası falan var mı diye soruyorlar. İzniniz varsa dosyalara bakacaktım.” Kafamı salladım. İş çok acildi anlaşılan. Nefes bile almadan konuşmuştu. Koşarak uzaklaştı yanımdan. Telefonumun çalmasıyla düşüncelerim yarım kaldı. “Atay?”
Şimdiki zaman… Emir SOYKAN “Yasin sen benumle dalga mı geçersun da! O herifin kardeşimle arkadaş olmasına izin mi vereceğum!” Genelde verdiği kararları sorgulamazdım ama bu başkaydı. Beşimiz mesaiden sonra toplanmıştık. Osmanlı’daki divan kurulundan üye sayısı dışında çok bir farkı yoktu. Aynı ciddiyet! Sanki ülke yönetiyorduk. Adamlar koskoca imparatorluğun kaderini belirliyordu, biz? “Eğer aralarında arkadaşlıktan başka bir şey olur, yada bu arkadaşlık Ece’nin kalbini kırarsa o zaman düşünürüz. Ancak şuanlık bunun kimseye bir zararı yok. Tabi yalnızca okulla sınırlı kalacak.” Bu herif bir şekilde sürekli mantıklı konuşmayı başarıyordu. Her zamanki gibi ikna olmuştum. “Tamam öyle olsun bakalım. Şimdi, başka bir konu?” “Karaçam ile olan toplantı ne zaman?” Kutay’dı bunu soran. Sağ kolum olarak o da yanımda olacaktı. Sadece o ikisi hakkında değil Ömer’in bizim hastanede çalışması ve ne zaman gideceği hakkında da konuşmamız gerekiyordu. “Yarın.” O olaydan sonra hastaneye dönünce Ömer ile hastayı tedavi etmiştik. Her fırsatta benimle yakınlaşmak istemese oldukça iyi bir doktordu. Ama gerçekten ortası yoktu. Gördüğüm en sinir bozucu insanlardan biriyken iş başındayken benden bile ciddi oluyordu. Çoklu kişilik bozukluğu tanısı bile konulabilirdi yani. Düşüncelerden sıyrılarak kalktım yerimden. “Hadi bakalım, sabah görüşürüz.” Ece SOYKAN “Çağrı abi?” “Ooo Ece, gel istersen bırakayım gideceğin yere kadar.” dedi arabayı işaret ederek. Yolda yürürken yanımda durmuştu. Rahatsız etmek istemediğim için geçiştirdim. “Yok abi senin yolunun üstü değildir. Köy meydanına gidiyorum zaten.” “Biz de oraya gidiyoruz, o zaman inat etme de beraber gidelim.”
O kişinin kim olduğunu anlamasam da herhalde tanıdıktır diye düşünüp kafamı sallayarak arabaya bindim. O sırada arka koltukta tanımadığım iki kişinin olduğunu fark ettim. Kaşlarımı çattım neredeyse birbirlerinin kopyasıydılar. “Merhaba. Çağrı bizi ön koltuğa oturtmadı.” dedi bana yakın tarafta oturan, gözlerini devirerek. “Sanırım senin oturmana bir şey demez.” Çağrı ön taraftan bağırınca bir kulağım sağır oldu. “Hayatta olmaz üçünüz de küçüksünüz! Ece sen de arkaya otur.” Bu sefer ben de gözlerimi devirdim. Saçmalıyordu. Aramızda yalnız üç yaş vardı, otuz değil. “Bu arada ben Güney.” dedi az önce konuşan. “Bu da ikizim Kuzey.” Kuzey ve Güney adları zıt yönlerden geldiği gibi galiba kişilikleri de birbirinin zıttıydı, Güney hemen konuşmaya başlamışken Kuzey sadece dik dik bana bakıyordu. Biraz dikkatli bakınca aralarındaki tek farkın gözleri olduğunu gördüm. İkisi de kahverengi saçlıydı ancak Güney’in gözleri Akdeniz gibi mavi, Kuzey’in gözleri Karadeniz’in ormanları gibi yeşildi. Bizim burada renkli göz çok bulunmazdı. Genelde herkes kahverengi gözlü olurdu. Güney kardeşinin konuşmayacağını anlayınca iç çekip devam etti. “Ankara’dan iş için geldik. Baba mesleğini devralacağız.” Kemal amca yani Çağrı’nın babası itfaiyeciydi. Onu devralmaları mümkün olmadığına göre başka biriydi. Ama kim olduğunu anlayamamıştım. Kafamın karıştığını anlamış gibi Çağrı girdi söze. “Rıza amca denizciydi. Babamla aralarındaki anlaşmazlıktan dolayı işi gücü bırakıp Ankara’ya yerleşti. Abine anlatma tepeme biner sonra.” Evet abim bir Karadenizlinin, özellikle arkadaşının ailesinden birinin gidip de İç Anadolu’ya yerleştiğini duymamalıydı. Gözümde “Bizim neyimiz eksik lan Ankara’dan!” diye bağıran hali canlanınca daha da emin oldum. Bu minik bir sır olarak kalabilirdi. Asıl sorun bir denizcinin neden gidip de Ankara’ya yerleştiğiydi. “Ben de Ece.” dedim gülümseyerek. “Sadece ikiniz mi geldiniz?” “Hayır. Bir de kız kardeşimiz var ama o şuan dinleniyor.” Konuşan yine Güney’di. Kuzey ağzını açmamaya yemin etmiş gibiydi. Güney de aynı şeyi düşünmüş olacak ki kardeşine döndü. “İki kelam etsen ölmezsin farkındasın değil mi!” Kuzey iç çekti ve arabaya bindiğimden beri ilk kez konuştu. “Bana bak. Kimsin kimlerdensin umrumda değil. Neden bizimle geldiğini de bilmiyorum. Ama benimle konuşmaya çalışma.” “Kuzey!” diye bağırdı Çağrı abi. Güney kardeşine garip bir şekilde bakıyordu. Bu tavrı için sinirlendiği belliydi. Ama sanki başka bir şeyler daha vardı. O her ne ise kardeşine sinirlenmesine engel oluyor gibiydi. O sırada araba durdu, meydana varmıştık. “Siz inin benim geri dönmem gerek, karakoldan aradılar.” Sanırım telefonu biz konuşurken çalmıştı. Acil bir şey olmalıydı ki indiğimiz anda taşı toprağa katarak yanımızdan ayrıldı. “Adama bak F1 yarışçısı sanki!” dedi Güney. Kuzey kardeşini görmezden gelip, “Hadi o zaman, madem geldik gezelim biraz.” dedi. “Evet rehber hanım nereye gidiyoruz?” “Bilmem, şu sokağın sonunda hediyelik eşya satan bir yer var, oraya gidebiliriz.” “İyi fikir. Kuzey?” “Farketmez.” Çağrı KIRAÇ Yarım saat sonra işim bitmişti. Bu saatten sonra diğerlerine katılmanın bir manası yoktu. Kutay maçı izlemek için kahveye çağırınca oraya gitmeye karar verdim. Yanlarına vardığımda maç daha başlamamıştı. Ancak çok az kalmış olmalıydı ki herkesin bir gözü ekrandaydı.
“Ne maçı bu?” “Trabzonspor-Galatasaray.” Karadeniz takımı olduğu için Ordulu olsak da Trabzonspor’u tutacaktık. Ancak Atay Trabzonluydu, hem onun hem de bizim akıl sağlığımız için takımın kaybetmemesi gerekiyordu. Televizyondan spikerin sesi yükselince tüm gözler aynı anda, maç bitene kadar ayrılmamak üzere ekrana döndü. Ece SOYKAN “Off hem gelelim dediniz hem de hiçbir şey almadınız.” “Ne yapalım bulamadık işte bir şey. Güney sen de bir şey desene!” “Vakit öldürmüş olduk işte boşver.” Umursamazlıkları beni öldürecekti! Yarım saattir bir şey seçmelerini bekliyordum. Meğer onlar yalnızca zaman geçirmek için bakıyorlarmış. O sırada karşımızdaki ara sokakta bir gölgenin hareket ettiğini gördüm. Bize doğru yaklaşıyordu, biraz daha yakınlaşınca elinde bıçak olduğunu gördüm. “Güney, Kuzey…” “Defol yoksa silah kafanda patlar.” Bu sesle beraber cümlem yarım kaldı. İkisinin de başı bize dönmüştü. Bana ve elinde silah tutan adama, diğeri koşarak uzaklaşıyordu. Adam silahı belindeki kını olduğunu tahmin ettiğim yere soktu. Ardından kapüşonunu indirdi...