Masalara ana yemekler servis edilirken, dekan ve Haldun Hoca’nın olduğu protokol tarafında hararetli bir eğitim reformu muhabbeti dönüyordu. Hocaların dikkatini tamamen oraya verdiğini gören Baran, sandalyesini Aras’ınkine doğru yanaştırdı. Bakışları hâlâ karşı masada, yemeğini asilce yiyen Hivda’nın üzerindeydi.
"Oğlum Poyraz," diye seslendi Baran, sesini masanın diğer ucuna ulaştırarak. "Böyle iki masa uzaktan laf yetiştirmekle tasarım vizyonu falan gelişmez. Hocalar da kendi aleminde zaten. Şunları bizim masayla birleştirsek ya? Hem ortam şenlenir."
Poyraz, zümrüt yeşili elbisesinin içinde tabağıyla oynayan Belinay’ı izlemekten zaten yorulmuştu. Baran’ın teklifi resmen duymak istediği şeydi. "Bence de," dedi Poyraz ceketinin kollarını düzeltirken. "Mimarlık ve iç mimarlık etle tırnak gibidir sonuçta, ayrı masalarda oturmamız fakülte ruhuna aykırı. Aras, ne diyorsun?"
Aras elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp arkasına yaslandı. Gözleri anında karşı masada, lavabodan döndüğünden beri yüzü hafif pembe kalan ve bakışlarını inatla kendisinden kaçıran Efsun’a kaydı. Dudaklarının kenarında o karanlık, muzaffer tebessüm yeniden belirdi. "Bana hava hoş," dedi sesi buz gibi ama iddialı bir tonda. "Gelsinler bakalım, alanlarını genişletelim biraz."
Mimar tayfası masaları fiziksel olarak nasıl çekeceklerini planlarken, karşı masanın en huzurlu köşesinde bambaşka bir dünya yaşanıyordu.
Açelya, etraftaki o gergin atışmalardan ve masaların arasındaki elektrikli havadan tamamen soyutlanmış bir şekilde, hemen yanındaki Duman’ın varlığıyla sarhoş gibiydi. Duman, o simsiyah takım elbisesinin içinde o kadar heybetli ve korumacı duruyordu ki, Açelya içten içe onun sevgilisi olduğu gerçeğiyle bir kez daha gurur duydu.
Duman, masanın altından Açelya’nın elini kavradı. Büyük, sıcak avucu genç kızın ince parmaklarını tamamen sararken, başını Açelya’nın kulağına doğru hafifçe eğdi. Tenine değen sıcak nefesi Açelya’nın ürpermesine yetti.
"Benden gözünü alamıyorsun bakıyorum." diye fısıldadı Duman, sesindeki o sadece Açelya’ya özel olan yumuşak, boğuk tonla.
Açelya, masanın altından Duman’ın elini hafifçe sıkarak ona doğru döndü. Dudaklarında duru, cilveli bir tebessüm vardı. "Ne yapayım? İçerideki bütün kızlar gözleriyle seni yiyecek gibi bakıyor. Tapulu malıma sahip çıkıyorum fena mı?" diye mırıldandı, gözlerini muzipçe kırparak.
Duman, Açelya’nın bu tatlı ve sahiplenici çıkışına karşı dayanamayıp hafifçe güldü. Onun o nadir görülen gülüşü Açelya’nın kalbini yine eritti. Duman, masanın altındaki elini bırakmadan, boşta kalan elinin parmak uçlarıyla Açelya’nın yanağına dökülen bir tutam saçı nazikçe kulağının arkasına itti. Parmak ucu kızın boynuna hafifçe değdiğinde Açelya’nın nefesi kesilir gibi oldu.
"Kim nereye bakarsa baksın güzelim," dedi Duman, sesini daha da alçaltarak doğrudan kızın gözlerinin içine baktı. "Benim gözümün de, aklımın da bu salonda kimde olduğu belli. Şu pudra pembesinin içinde o kadar güzelsin ki, yemeği falan bırakıp seni buradan kaçırmamak için kendimi zor tutuyorum."
Açelya’nın yanakları bu kez utançtan ve heyecandan kıpkırmızı oldu. Elini Duman’ın göğsüne koyup hafifçe itti, kalbinin onun ceketinin altında nasıl gümbür gümbür attığını hissedebiliyordu. "Duman... Dur valla abartma, kızlar bakıyor şimdi," diye fısıldadı, ama gözlerindeki o mutlu parıltı her şeyi ele veriyordu.
Tam o sırada Nisa’nın "Oha, ne yapıyorsunuz siz orada?" diyen sesiyle Açelya hızla toparlandı. Çünkü tam o saniyede Poyraz ve Baran, iki masanın ortasındaki boşluğu fırsat bilerek kendi masalarının ucunu kapıp bizim kızların masasına doğru yanaştırmaya başlamışlardı bile. Restorandaki garsonlar bile bu tasarım öğrencilerinin aniden masa düzenini değiştirmesine müdahale edememişti. Masalar birleştiğinde, Aras tam Efsun’un, Baran Hivda’nın, Poyraz ise Belinay’ın karşısına denk gelecek şekilde yerleşmişti.
Masaların bacakları mermer zeminde gıcırddayarak birleştiğinde, iki farklı bölümün öğrencileri bir anda burun buruna gelmişti. Baran, sandalyesini Hivda’nın tam karşısına yerleştirip ceketinin önünü açarak kuruldu; Poyraz ise yüzündeki o centilmen gülüşle Belinay’ın tam çaprazına yerleşmişti. Aras ise tam karşı karşıya geldikleri o saniyede, gözlerini bir an bile ayırmadan doğrudan Efsun’un gözlerinin içine bakarak sandalyesine oturdu.
Salondaki herkes bu ani kaynaşmaya ayak uydurmuş gibi görünüyordu ki, Efsun elindeki çatalı porselen tabağa sertçe bıraktı. Çıkan ses, masadaki o ani uğultuyu bıçak gibi kesti.
Efsun, çenesini her zamanki mağrur ve dik duruşuyla yukarı kaldırıp doğrudan Baran ve Poyraz’a baktı. Gözlerinde lavabo koridorundan kalan o darmadağın halden eser yoktu; tamamen savunma moduna geçmişti.
"Bir dakika, ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?" dedi Efsun, sesini olabildiğince net ve mesafeli tutarak. "Burası okulun kafeteryası değil, resmi bir fakülte yemeği. Kimse size masaları birleştirme yetkisi vermedi. Lütfen masalarınızı eski haline getirin, biz kendi bölümümüzle gayet rahat oturuyorduk."
Hivda da hemen Efsun’un arkasından destek vererek Baran’a ters bir bakış attı. "Aynen öyle. Kendi alanımızı tasarlamayı biz gayet iyi biliriz, sizin bu emrivaki alan genişletmelerinize ihtiyacımız yok."
Masada bir anlık bir sessizlik olurken, Aras arkasına yaslandı. Kollarını göğsünde bağladı, lacivert ceketinin altından omuzları her zamankinden daha geniş duruyordu. Gözlerindeki o karanlık, iddialı parıltıyla Efsun’un kızgın yüzünü süzdü. Dudaklarının kenarına o buz gibi, insanı çileden çıkaran ukala tebessümünü kondurdu.
"Alan ihlalinden bu kadar korkma iç mimar hanım," dedi Aras, sesi masadaki herkesin duyabileceği ama sadece Efsun’un damarına basacak kadar derinden ve pürüzsüz bir tonla. "Biz sadece iki bölümün ölçeğini eşitleyelim dedik. Ama görüyorum ki lavabo koridorundaki o sıcak havadan sonra, buradaki rüzgar seni biraz üşütmüş. Masanın yaklaşması vizyonunu genişletir korkma, projelerini gelip burada yırtacak halimiz yok."
Aras’ın "lavabo koridorundaki o sıcak hava" imasıyla birlikte Efsun’un kalbi tekledi, yanaklarına ani bir hararet bastı. Çocuğun herkesin içinde o gizli yüzleşmeye gönderme yapması resmen açık bir savaştı.
O sırada yan tarafta, kucağındaki peçeteyle oynayan Belinay, Aras’ın bu fena halde laf çakan, gizemli ve imalı sözlerini duyunca gözlerini fal taşı gibi açtı. Efsun’un yüzündeki o ani kızarıklığı da fark edince dayanamadı, dirseğiyle Nisa’yı dürterek masanın ortasına doğru sesli bir şekilde haykırdı:
"Ooo! Lavabo koridoru mu? Orada neler kaçırdık biz acaba? Aras bey, iç mimarlık katına fena pas atıyorsunuz ama Efsun bu şutları yemez, söyleyeyim!"
Belinay’ın bu neşeli ve ortalığı kızıştıran "Ooo"lamasıyla masada bir anda gülüşmeler yükseldi. Arda bıyık altından sırıtırken, Baran "Bak sen bizim fırlamalara," der gibi Aras’ın omzuna vurdu. Duman bile Açelya’nın elini tutarken bu atışmaya karşı hafifçe tebessüm etmişti.
Efsun ise masanın altından Belinay’ın ayağına sertçe basmamak için kendini zor tuttu. Gözlerini kısarak, tam karşısında ona zafer kazanmış bir komutan gibi bakan Aras’a dikti. "Rüzgardan falan korktuğum yok Aras. Ama senin o devasa egon bu masaya fazla gelir, sığamayız diye düşündüm," diyerek son kozunu oynadı.