Efsun’un, Aras’ın göğsüne dokunup onu iterek yanından geçmesi, aralarındaki o görünmez ipleri tamamen koparmıştı. Tam koridorun çıkışındaki ağır ahşap kapının kulbuna elini uzatmış, o boğucu gerilimden kurtulacağını sanıyordu ki, arkasından gelen ani bir rüzgarla her şey tersine döndü.
Aras, tek bir uzun adımla aralarındaki mesafeyi kapattı. Efsun daha ne olduğunu anlayamadan, Aras’ın sıcak ve güçlü parmakları kızın ince bileğini kavradı. Canını yakmayacak ama oradan kaçmasına da izin vermeyecek kadar sıkı, net bir tutuştu bu.
Efsun, bileğinde hissettiği o ani baskıyla irkilerek durdu. Kalbi adeta göğsünden fırlayacak gibi atmaya başlarken hızla arkasına döndü. "Aras, ne yapıyorsun? Bırak bileğimi!" diye çıkıştı, sesini dışarıya duyurmamaya çalışarak.
Aras kızı bırakmadı. Aksine, bileğinden hafifçe çekerek Efsun’u mermer duvarla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. Yüzü, Efsun’un yüzüne o kadar yakındı ki, çocuk nefes aldıkça lacivert ceketinin yakası Efsun’un gece mavisi elbisesine sürtünüyordu. Gözlerindeki o deli fişek öfke gitmiş, yerini insanı akıl tutulmasına uğratacak kadar derin ve karanlık bir ciddiyet almıştı.
Efsun’un gözlerinin tam içine baktı. Sesi pürüzsüz, fısıltı kadar kısık ama koridordaki mermerleri çatlatacak kadar ağırdı.
"O Mert denen herif sana bakarken benim ne hissettiğimi sormuştun ya..." dedi Aras, bakışları bir anlığına Efsun’un titreyen dudaklarına kayıp yeniden gözlerine tırmanırken. "Söyleyeyim iç mimar hanım. O gevşek herifin elini senin elbisene, senin saçına sürme ihtimali bile benim bu salondaki herkesi birbirine katmama yetiyor. Bunun adı kıskançlık değil... Benim olan şeye başkasının dokunamayacağını bilmek."
Efsun duyduğu kelimelerle adeta çarpılmışa döndü. Beyni o saniye durdu, kelimeler boğazına dizildi. Aras’ın o buz gibi egosunun arkasından gelen bu devasa, filtrenmemiş itiraf, kızın bütün savunma mekanizmasını darmadağın etmişti. "Ben senin..." diye kekeledi ama gerisini getiremedi. Gözleri şaşkınlıkla irileşmiş, nefesi kesilmişti.
Aras, kızın bu nadir gelen afallamış halini izledi. Yüzünde o kibirli, muzaffer gülüşlerden biri belirdi ama bu sefer çok daha hırslıydı. Parmaklarını Efsun’un bileğinden yavaşça kaydırarak bıraktı, elini ceketinin cebine geri koydu.
"Şimdi gidebilirsin kızların yanına," dedi Aras, başıyla kapıyı işaret ederek. "Tabii hala düzgün yürüyebiliyorsan."
Efsun, bileğindeki o sıcaklığın yok olmasıyla derin bir nefes alabildi. Kendini hızla Aras’ın çekim alanından kurtarıp kapının kulbunu indirdi. Arkasına dönüp tek bir laf bile edecek mecali kalmamıştı; kalbi kulaklarında güm güm atıyordu. Kapıyı hızla itip koridordan çıktı ve kendini ana salonun o gürültülü, kalabalık ışıklarının altına attı.
Topuklularının üzerinde dengesini zor bela sağlayarak masaya doğru yürürken, yanaklarının alev alev yandığını ve ellerinin hafifçe titrediğini hissedebiliyordu. Aras arkasından gelmiyordu ama koridorda söylediği o sözler, Efsun’un zihninde çoktan bir deprem etkisi yaratmıştı.
Kızların masasına ulaştığında, Nisa onun bu darmadağın olmuş halini anında fark edip kaşlarını kaldırdı. "Efsun? Kızım ne oldu sana, hayalet görmüş gibi bakıyorsun?" diye fısıldadı.
Efsun sandalyesine çökerken gece mavisi elbisesinin eteklerini sıktı, masadaki su bardağına uzandı. "Hiç..." dedi sesi titreyerek. "Sadece... içerisi biraz fazla sıcaktı."
Efsun masada titreyen elleriyle su bardağına uzanıp derin nefesler almaya çalışırken, iki masa ötedeki mimarların tarafında da hareketlilik başlamıştı. Aras, lavabo koridorundan çıkıp salona geri döndüğünde yüzünde o az önceki gergin, öfkeli havadan eser yoktu. Ceketinin önünü tek eliyle ilikledi, gayet cool ve ne yaptığından emin adımlarla masasına geçip sandalyesine kuruldu.
Göz ucuyla Efsun’un darmadağın olmuş halini süzüp bıyık altından sırıtırken, yanındaki Baran durumun farkındaydı ama onun hedefi bu kez başkaydı.
Baran, bakışlarını Aras’tan çekip doğrudan kendi masalarının tam çaprazında, siyah maskülen takımının içinde bir kuğu gibi asil ama bir o kadar da sert duran Hivda’ya çevirdi. Hivda, Mert’in gidişinin ve Efsun’un tuhaf bir şekilde masaya kızarmış dönmesinin ardındaki gizemi çözmeye çalışıyor, gözleriyle salonu tarıyordu.
Baran elindeki çatalı tabağın kenarına bırakıp bardağından bir yudum aldı. Ardından oturduğu sandalyede tamamen Hivda’nın olduğu yöne doğru döndü. İki masa arasındaki mesafe çok uzak değildi, salondaki müzik sesi de azaldığı için sesini biraz yükseltmesi yetecekti.
"Hivda Hanım," diye seslendi Baran, sesindeki o her zamanki fırlama ve oyuncu tonla. Masadaki diğer kızlar (Nisa, Belinay ve Açelya) anında kafalarını o tarafa çevirdi.
Hivda, ismini duymasıyla birlikte keskin bakışlarını Baran’a dikti. "Ne var Baran?" dedi, sesini olabildiğince mesafeli tutmaya çalışarak.
Baran, elini çenesine yaslayıp Hivda’nın o jilet gibi ceketini ve saçlarını süzdü. "Diyorum ki, içerideki o ağır protokol havası senin şu simsiyah, maskülen tarzının yanında epey sönük kaldı. Şantiye şefleri gibi giyinip geleceksin sanıyordum, resmen ters köşe yaptın. Ama o omuzlarındaki vatkalar biraz fazla sert durmuyor mu? Proje çizerken omuzların tutulacak diye korkuyorum."
Hivda, çocuğun herkesin içinde ona kıyafet üzerinden sataşmasıyla birlikte oturduğu yerde dikleşti. Siyah ceketinin yakasını hafifçe düzelterek Baran’ın gözlerinin içine baktı. "Benim omuzlarımın sertliği projedeki tavan yüksekliklerini taşımaya yetiyor Baran, sen kendi paftalarını düşün," dedi, lafı kütüphanedeki o kesit mevzusuna getirerek. "Ayrıca burası resmi bir yemek. Sizin gibi her yere şantiye kılıfıyla girmeyi sevmiyoruz biz iç mimarlar olarak."
Baran hafifçe sesli bir kahkaha attı. Hivda’nın lafın altında kalmayan bu dişli hali acayip hoşuna gitmişti. "Şantiye kılıfı mı? Jilet gibi takım çektik altımıza, daha ne yapalım? Hem tavan yüksekliği diyerek hala dünkü meseleye içerlediğini bu kadar belli etme. İnat etmeyip çizimi düzelttiğini stüdyodakiler duymasın sonra."
Hivda’nın yanaklarına hafif bir pembelik otursa da bakışlarını kaçırmadı. "Çizimi kendi statik mantığımla düzelttim ben, senin ukala tüyolarınla değil. Git sen o tüyoları yanındaki Aras’a ver, o daha çok masada bardak çatlatmakla meşgul gibi görünüyor."
Yan tarafta Arda, Baran’ın bu sataşmalarına bıyık altından gülerken Nisa’ya doğru eğildi. "Görüyorsun değil mi zombi reisi, bizim mimarlık katının çocukları iç mimarlara fena sarmış durumda. Bu gece bu masalar birleşmeden biz buradan çıkamayız, söyleyeyim."
Nisa, Arda’nın kolundaki elini hafifçe sıkıp sırıttı. "Masalar birleşirse o masadan ilk hangi mimarın sağ çıkamayacağını ben çok iyi biliyorum, sen dert etme."
Baran ise Hivda’ya bakmaya devam ediyordu. Gözlerindeki o muzip parıltı, kıza meydan okumaktan büyük bir keyif aldığını açıkça gösteriyordu. Hivda önüne dönüp suyundan bir yudum alırken, iki masa arasındaki o elektrik gitgide daha da harlanıyordu. Gecenin ilerleyen saatleri, bu iki inatçı grubun arasındaki mesafeyi tamamen kapatacak gibiydi.