Cumartesi akşamı kızlar yurdu 402 numaralı oda, tarihinin en büyük hazırlık telaşlarından birine ev sahipliği yapıyordu. Haldun Hoca’nın stüdyoda yaptığı o resmi yemek duyurusu, Belinay’ın kulağına gittiği an kızın Anayasa Hukuku kitabını fırlatıp bizimkilerin odasına kamp kurması bir olmuştu.
Şu an odadaki dört yatağın üzeri de elbiselerle, şık ceketlerle ve kumaşlarla doluydu. Aynanın karşısında elindeki iki farklı askıyı havada tutan Belinay, adeta bir panik atak krizi geçiriyordu.
"Kızlar yalvarırım bir şey söyleyin! Siyah saten olan mı, yoksa şu zümrüt yeşili olan mı?" diye feryat etti Belinay, elbiseleri sırayla gövdesine tutarak. "Poyraz kesin o jilet gibi takımlarından birini giyip gelecek. Yanında rüküş gibi kalırsam kütüphaneyi başımıza yıkarım!"
Nisa yatağında oturmuş, elindeki saç maşasını prize takarken Belinay’ın bu hiperaktif hallerine güldü. "Sakin ol Belinay, alt tarafı bir fakülte yemeği değil bu, resmi protokol gecesi. Ben bile şu arkadaki mürdüm rengi, yırtmaçlı şık elbiseyi giyeceğim hoca laf etmesin diye. Kotla ceketle gidilecek yer değil orası."
Açelya, kendi gardırobunun önünde dikilmiş, askıdaki elbiseler süzüyordu. Sonunda aradığı o elbiseyi çıkarıp yatağının üzerine serdi: Pudra pembesi, uçuş uçuş tonlarda, zarif dantel detayları olan ama bir o kadar da asil duran bir elbiseydi bu. Kendi duru ve sakin güzelliğini tam anlamıyla tamamlıyordu.
Belinay, Açelya’nın elbisesini görünce gözleri parladı. "Açelya! Bu elbise şaka mı? İnanılmaz zarif! Duman seni bu elbiseyle gördüğü an kütüphaneyi falan tamamen unutur, restoranın kapısında nöbet tutar valla."
Açelya hafifçe kızararak elbiseyi düzeltti. "Abartma Belinay ya. Sadece şık ve ortama uygun olmak istedim. Hem dondurmacıdaki o gürültüden sonra biraz düzgün görünelim okulun karşısında."
Efsun ise masanın arkasında saçlarını taramayı bitirmiş, dolabından çıkardığı omuz detayları dik ve net olan, asil bir gece mavisi elbiseyi askısıyla aynanın önüne asmıştı. Sesi kararlı ve kendinden emindi. "Biz oraya iç mimarlık bölümünün ağırlığını koymaya gidiyoruz. Podyuma değil, o mimarlık katının ukala çocuklarına karşı duruşumuzu göstermeye gidiyoruz."
Hivda pencerenin kenarında kendi siyah, kruvaze kesim şık ceket-pantolon takımını ütülerken lafa girdi: "Valla Efsun haklı. Ben şu maskülen, jilet gibi takımı çekeceğim altıma, altına da şık bir stiletto. Baran denen o çocuk zaten laf atmaya yer arıyor, eline en ufak bir koz vermeyeceğim o resmi masada."
Odadaki kıyafet kritiği, parfüm denemeleri ve Belinay’ın bitmek bilmeyen "Saçımı düzleştirsem mi dalgalı mı yapsam?" sorularıyla gece yarısına kadar sürdü. Dışarıda yaklaşan pazar gecesinin heyecanı, o küçük yurt odasındaki aynanın karşısında, her bir kızın kendi asil tarzını ortaya koymasıyla bambaşka bir boyuta taşınmıştı.
Açelya'nın o duru ve zarif pudra pembesi elbisesiyle Nisa’nın mürdüm rengi şık seçimi o kot-deri ceket fiyaskosunu tamamen temizledi. Kızların hepsi şimdi tam o tasarım fakültesinin şanına yakışır şekilde jilet gibi hazırlandılar. "Nisa, ayağını biraz kaydırır mısın? Elbisemin sateni kırışacak, ütüsüne iki saat uğraştım!"
"Belinay, arkada zaten dört kişiyiz, nereye kaydırayım? Şu an Hivda’nın ceketinin vatkası resmen yanağıma batıyor!"
Göl kenarındaki restorana doğru giden taksinin içi, adeta küçük bir tekstil atölyesine dönmüştü. Ön koltukta oturan Açelya, dikiz aynasından arkadaki bu tatlı araba kargaşasını izleyip gülerken, elindeki küçük el aynasıyla rujunu tazelemeye çalışan Belinay’ın heyecanı taksinin içindeki ısıyı iki katına çıkarıyordu. Arkada Efsun, Nisa ve Hivda şık kıyafetleriyle milimetrik bir düzenle yan yana oturmuşlardı.
Belinay, araba virajı her döndüğünde "Eyvah, eyeliner kaydı!" diye panik yaparken, yan gözle Efsun’a baktı. Efsun, gece mavisi elbisesinin içinde sadece sakin görünüyordu; başını cama yaslamış, dışarıdaki loş sokak lambalarını izliyordu.
"Efsun," dedi Belinay dirseğiyle kızı hafifçe dürterek. "Sende hiç mi heyecan yok kızım ya? Aras’ı ilk defa o şantiye kılıklı kıyafetleri olmadan, jilet gibi göreceksin belki de."
Efsun dikiz aynasından Belinay’la göz göze geldi, hafifçe gülümsedi. "Heyecan değil de... sadece o üst dönemlerin jürilerde takındığı o kibirli havayı, hocaların olduğu bir resmi yemekte nasıl toparlayacaklarını merak ediyorum. Kimsenin kılığını kıyafetini dert ettiğim yok."
"Hadi oradan," diye lafa girdi Nisa, mürdüm rengi elbisesinin yırtmacını düzelterek. "Gözlerin öyle demiyor ama. Hem fena mı, mimarlık ve iç mimarlık ilk defa düzgün bir ortamda kapışacak."
Hivda, siyah kruvaze ceketinin kollarını düzeltirken saçlarını arkaya attı. "Kapışma falan olmayacak. Gidip masamıza oturacağız, yemeğimizi yiyeceğiz. Baran denen o çocuğa da bana laf atması için en ufak bir açık vermeyeceğim."
Taksi şoförü göl yolundaki o son büyük virajı döndüğünde, gölün kenarında ışıl ışıl parıldayan restoranın silüeti göründü. Kapıda lüks araçlar, şık elbiselerle ve takım elbiselerle içeri giren fakülte öğrencileri seçilebiliyordu.
Açelya, telefonuna gelen mesaja bakıp heyecanla arkaya döndü. "Kızlar, Duman mesaj atmış. Arda’yla beraber kapının oradaki o büyük çınar ağacının altında bizi bekliyorlarmış. Gelmişler bile."
Belinay bunu duyar duymaz aynasını çantasına fırlattı, kalbi resmen boğazında atıyordu. "Tamam, abim kapıdaysa Poyrazlar da kesin içeridedir ya da arkalarından geliyordur. Kızlar, arabadan inerken hepimiz jilet gibi iniyoruz, iç mimarlığın şanını yürütüyoruz, tamam mı?"
Taksi restoranın ışıklı girişinde yavaşlayıp durduğunda, kızların hepsinin üzerindeki o dalgacı araba havası anında silindi; yerini o tasarım fakültesinin o asil, özgüvenli duruşuna bıraktı. Kapıyı ilk açan Açelya olurken, arkasındaki kızlar da derin bir nefes alıp o büyük pazar gecesine adım atmak için arabadan indiler.