Yaz güneşimiydi üzerimde hissettiğim sıcaklık, yoksa kanın sıcaklığı mıydı bilmiyordum. Nefesim kesiliyordu. Beklemiyor değildim bu anı. Ciğerlerimde kalan son nefesle ve yarım açabildiğim gözlerimle Marwell’e baktım. Gözlerini kocaman açmıştı. Elindeki silah titriyor, anlık öfke yerini derin pişmanlığa bırakıyordu. Marwell korkmuş gibiydi.
Yerde yattığım birkaç dakika, tüm hayatımın gözlerimin önünden geçmesine neden oldu. Hayatımı bölüştüğüm, çocukluğumu bilen, sırlarımı anlattığım arkadaşım tam önümde katilim olarak duruyordu.
Marwell yavaşça dizlerinin üstüne çöktü. Kurşunun açtığı yaraya, daha sonra yavaş yavaş ışığını kaybeden gözlerime baktı. Buz tutmuş gibi dondu kaldı bir anda. Daha sonra bir şeyler yapması gerektiğini anlamış olacak ki, hemen telefonunu alıp acil servisi aradı.
O gece sarhoş kafayla çevirdiği numarayla aynıydı bu numara. Marwell o gün içtiği içkilerin, bu gün yaptığı eylemin şokunun sarhoşluğuyla aramıştı acil servisi. Ama sesindeki titreme aynıydı.
"Birisi vuruldu... çabuk gelin!" diye bağırıyordu telefonun diğer ucunda onu dinlemeye çalışan operatöre. Siren sesleri yaklaştıkça her şeyin sonuna geldiğimizi ikimiz de anlıyorduk.
"Marwell... kendini suçlu hissetme. Sen... sen yapman gerekeni yaptın.."
"Hayır," diyerek kafasını sağa sola sallamaya başlamıştı. Onu ikinci kez bu kadar çaresiz görüyordum. Ama en önemlisi, ikinci kez bu kadar çaresiz izliyordum.
"Ben seni vurmak, seni öldürmek istemedim Ethan... ben... ben ne yaptım?"
Onu sakinleştirmek adına zar zor gülümsemeye çalıştım. Hiç bakmadığım merhamet dolu gözlerimi gözlerine diktim ve "Affetmek zordur Marwell. Ama sen... sen de kendini affetmelisin.." dedim.
Kısacık bir hayat...
Tam 32 yıl süren hayatımın son 16 yılı derin pişmanlıkla geçmişti. Hiçbir psikiyatrist beni düzeltememişti ve pişmanlık hissinden tek kurtuluş yolunu kaçmakta bulmuştum. Artık huzura kavuşuyordum.
Gözlerim yavaş yavaş güneşi görmemeye başlamıştı. Tam bu noktada gözlerimin ardında çocukluğum, kaza, yönetmen Norman, kime yazdığımı bilmediğim mektuplarım, evim, her gün yemek verdiğim sokak kedilerim, odam, hayatım canlandı. Marwell’in de huzura kavuşmasını diledim ve gözlerimi huzura kapattım...
18 yıl önce...
Gri bulutlarla kaplı sonbahar günüydü. Marwell ile beraber evimizin hemen arkasındaki ormanlık alanda oynamaya gitmiştik. Marwell’in annesi yağmur yağacağını ve eve dönmemiz gerektiğini söylese de onu dinlememiştik. Böyle küçük detaylar bizim için önemli olmazdı. Biz iki arkadaş yeni maceralar aramaya çok meyilliydik.
Ormanda eski bir kulübe vardı. Bu kulübenin yerini Marwell ve benden başka kimse bilmiyordu. Her buluştuğumuzda evden bir şeyler getirir, orayı onarmaya, süslemeye çalışırdık. Orası bizim kalemizdi ve bu kale, arkadaşlığımızı da koruyordu.
O gün yine orada zaman geçiriyorduk. Yağmur o kadar hızlı yağıyordu ki, eve dönememiştik bile. Ailelerimizin bizi merak ettiği korkusuyla sadece beklemeye başladık. Tam o an, birden büyük bir gürültü ile çatıdan kopan bir tahta parçası Marwell’in bacağına düştü. Marwell acı hissiyle kıvranıyor, benden yardım istiyordu. Gözyaşlarım yanaklarıma akarken ona "Korkma. Ben seni kurtaracağım" demiştim. Zorlasa da kurtarmıştım.
Yürüyemediği için korkumu bir kenara bırakıp sırtımda Marwell’i taşımış, yağmurda düşe kalka, sırılsıklam ulaştırmıştım evine. Yol boyunca acıyan omuzuma rağmen o korkmasın diye ona şarkılar söylemiştim. Kendini suçlu hissetmesin diye anılarımızı anlatmıştım.
Hayatın ironisi buydu. Seneler sonra biz yine bir yaralı, bir kurtarıcı olarak aynı anıyı paylaşacaktık. O gün Marwell’in acısını hafifletmek için yaptığım her şey bana geri dönmüştü. Ama bu sefer o eve ulaşır mıydık, onu bilmiyordum...
Ambulans sesleri hastane koridorlarına dolup taşmış, Marwell’in çığlıklarıyla bir bütün olmuştu. Koşuşturan doktorlar, ter içinde kalan Marwell, beyaz örtüye sarmalanmış, kan kaybından neredeyse beyaz olmuş bedenim ve kocaman pişmanlık. Bu gün hastane duvarları kaotik bir dramaya şahitlik yapıyordu.
"Ameliyata alacağız, lütfen geri çekilin" uyarısıyla başımdan ayrılmıştı Marwell. Sadece "Ethan, Ethan ben sana nasıl kıydım?" diye mırıldanıyordu ve ellerini ovuşturuyordu. Kulübede yaşadığı travması tetiklenmişti, kaza anı gözünün önüne serilmişti ve Marwell, bu olaylar arasında sıkışıp kalmıştı.
Ameliyat başlamıştı. Marwell bu süre içerisinde acısını kenara bırakmış, benim acımla yüzleşmişti. Olayın her saniyesi aklındaydı ve son sözlerimi hafızasından silemiyordu.
"Kendini affet... kendini affetmelisin... kendini affet..."
Hastane odasının kapısında yere çökmüş, iki eliyle başını tutarak yüksek sesle ağlamaya başlamıştı. Kendini affetmek için suçlu olması gerektiğini biliyordu. Bir hata yapmalıydı ve yapmıştı. Ama en kötüsü, Ethan’ın bunun farkında olmasıydı ve arkadaşının karşısında bu sorumluluğu almak onu mahvetmişti.
Uzun ameliyat bitti. Ameliyat sürecinde Norman’a haber ulaşmış, çoktan hastane koridorlarında bekleme nöbetinde o da katılmıştı. Zaman zaman Marwell sinir krizleri geçiriyordu. Bu nedenle doktorlar, Marwell’in uyutulması gerektiğine karar vermişti ve Marwell uyutulmuştu.
Gözlerimi odayı aydınlatan beyaz ışıkla beraber açtım. Baş ucumda bir hemşire, yattığım yerin solunda kahverengi tekli koltukta uyuyan Norman ve her şeyi zar zor hatırlayan bilincimle tek başınaydım. Norman bir hışımla oturduğu koltuktan fırladı.
"Bizi çok korkuttun evlat. Bizi çok korkuttun!"
Hemşire muayenelerimi ederken Norman'a Marwell’in nerede olduğunu sordum. Onu görmek istiyordum.
"Marwell krizler geçiriyordu. Uyutmak zorunda kaldılar. Sen peki? Sen iyi misin Ethan?"
Yutkundum. Hayatımın bundan geriye kalan kısmının nasıl olduğunu hiç kestiremiyordum.
"Bilmiyorum Norman. Marwell’i görmek istiyorum. Sadece bunu istiyorum."
Birkaç saat sonra şişmiş göz altları, kızarmış yanakları, dağılmış saçlarıyla Marwell yanıma gelmişti. Yattığım yerde bana sıkı sıkı sarıldı.
"Yine evime ulaştırdın beni Ethan. Yine eve..."
"Bu sefer yağan yağmur çok güçlüydü Marwell. Beni affettin mi?"
Marwell’in gözyaşları bir yağmur edasıyla yağdı anında. Hıçkırarak cümlelerini toparlamaya çalışıyordu.
"Seni sonsuza kadar affediyorum. Sen de beni affet dostum..."
Yüzümde derin bir gülümseme belirdi. Kocaman gülümsedim ve gözlerine şefkatle baktım.
Hastaneden çıktıktan sonra Marwell kendini evine kapattı. Benim tedavim hastanede devam ediyordu. Tedavim ilerlediği zaman Marwell, elinde iki kahve bardağı ile haftalar sonra beni ziyarete gelmişti.
"Umarım iyisindir dostum, bak sana en sevdiğin kahveden aldım," dedi elindeki kahve bardaklarını yanımdaki sehpanın üzerine bırakarak.
"Şu an o kadar ihtiyacım var ki buna. Çok iyisin adamım," diyerek karşılık verdim ve karşılıklı kahkaha attık. Daha sonra kahvemi yudumlarken muhabbet başlattım.
"Psikologlarını aksatmıyorsun değil mi? Biliyorsun, bu sana iyi gelecek ve sana söz veriyorum, her şey yoluna girecek."
"Her şey çok iyi. Tamamen düzelmesi elbet zaman alacaktır ama şimdilik kötü giden hiçbir şey yok."
Bu beni sevindirmişti.
"Bugün karakolla olan tüm işimi bitirdim Ethan. Kaza sonucu olduğuna dair tüm deliller kendini doğrulttu ve senin de şikayetçi olmamanla beraber dosya kapandı. Bunun için sana minnettar kalacağım."
Kafamı onaylıyor gibi salladım. Marwell kahvesini bitirmeden ayaklandı ve gitmek için kapıya doğru yönelmeden önce son bir defa yüzüme baktı.
"Seni çok seviyorum dostum. Biz her şeyin üstesinden geleceğiz ve unutma. Ne olursa olsun ben her zaman seninle olacağım."
Elini sıktım ve gidişini seyrettim. Hayatımız daha yeni başlıyordu ve bu savaşı biz kazanacaktık.
Marwell hastaneden çıkmış, içindeki hüznü, kederi dışarıda bırakarak içine güneşe karışmış rüzgarı çekmişti. Evine gitti ve odasına çıktı.
Kendi acısı sona erseydi eğer, Ethan'ın da huzurlu olacağını düşünüyordu. Yapmak istediği her şeyi kafasında netleştirmişti. Evin arka bahçesine bakan yatağının üzerine oturdu. Derin nefes aldı. Ethan onun en yakın dostuydu. Onlar tüm acıları beraber paylaşmış, hayatın yükselişlerinde ve batışlarında beraber olmaya yemin etmişlerdi. Hem de son nefeslerine kadar. Son nefeslerini verecekleri ana kadar...
Acının, hüznün, sadakatin, sözlerin Marwell’e yaşattığı bu büyük villada büyük bir ses duyuldu. Marwell’in ettiği tek el ateş onu hayattan koparmıştı, ama dostuna verdiği sözü tutmuştu. Son nefesine kadar onun yanında kalmayı başarmıştı. Ama bu ses ayrılığı beraberinde getirmiş, Marwell o gece en yakın arkadaşına vedasından sonra hayata gözlerini bir daha açmamak üzere kapatmıştı...
