İçeriğe geç

Akıl ve kalp - Tom Riddle fanfic

Bölüm 7 · 17 dk okuma

Akıl ve kalp - Tom Riddle fanfic

Bölüm 7

7

Bavullarımı ve sihre dair her eşyamı geride bırakmadan, bavulumun içine doldurmuştum. Sihre dair birçok bilgim olmasına rağmen o okula gitmeliydim. Çünkü bulmam gereken çiçek, Beauxbatons'un hemen güneyinde yer alıyordu. Eğer orada kalırsam, o bitkiyi elde edebilir ve özlerini çıkarabilirdim. Ayrıca bu sene kesin yapmak istediğim şeyler vardı.

İlk olanı çiçeği bulmaktı. İkincisi, kitapta yazılanları harfiyen uygulayıp ilacı tamamlamak, üçüncüsü tedaviyi uygulamak için çizdiğim taslağa başlamak, dördüncüsü sihirde kendimi geliştirmekti. Sonuncusu ve en önemlisi ise uzun senelerdir yaşadığım lanet yetimhaneden ayrılıp, o dağın yakınlarında keşfettiğim alana kendi yerimi hazırlamaktı.

Yanlış veya tembellik yapmak gibi seçeneklerim yoktu. Karşımda olan kişi, geleceğin en karanlık büyücüsü, birçok insanın katiliydi. Onun yüzünden birçok aile bozulmuştu: Çapulcular, Potter'lar ve diğerleri...

Ama ona kızamıyordum. Çünkü daha sırlar odasını bile açmamış, kimseyi öldürmemişti. "Daha değil," dedi iç sesim, bana öldürme potansiyelini hatırlatırcasına.

Aklımda birçok soru vardı. Bazıları amacımı saptıracak türdendi, bazıları da sinirlenmeme neden olacak cinstendi.

İlki Profesör Dumbledore'du. Kitaplardan okuduğuma göre Tom'a hiç yardım etmemişti. Çoğu olayı tahmin ediyor ve önlem alıyordu. Tom gibi donuk bir çocuğun gelecekte kara büyücü olacağını neden tahmin edemiyordu? Normal insanlar bile bu çocuğun ileride kötü olaylar gerçekleştireceğini akıllarının arka planından geçirirdi. Dumbledore gibi yetenekli ve ileri görüşlü bir adamın, birçok insana yardımcı olmuş bir adamın, Tom Riddle'a yardım etmemesi nasıl olurdu? Melez Prens kitabı da bunu bildiğim için, seyahatlere çıkarak hiç durmadan anılar topladığını ve Tom'un hayatı ile ilgili bilgi edinmeye çalıştığını söylemiyor muydu?

Tom'un yardıma ihtiyacı olduğu çok açıktı. Araştırılsa tedavisi bulunabilecek türdendi. Gerçi ben tedavi bulmak için uğraşmamıştım; tedavi bana gelmişti. Ama bir çaba gösterilmesi gerekirdi. Dumbledore'un Tom'a yaptığı önermeler çok sönük kalıyordu. Sanki yardım etmek istemiyormuş, ondan hoşlanmıyormuş gibiydi. Kitapta da Harry, Dumbledore'a Tom hakkında sevip sevmediğini sorduğunda, hemen başka bir konuya dönmüştü; cevap vermek istememişti.

Bu dünyada herkes birbirini sevecek diye bir şart yoktu. İstesek de öyle olamazdı. Yine de, binlerce insanın canını yakacak bir olayı görmezden gelmek bana doğru gelmiyordu.

Bu dünyaya geldiğimden beri birçok efsane, mitoloji ve sihirle ilgili her şeyi okumuştum. Kimseye sahip olamadığım eşyalar elimdeydi. Ve Tom'u iyileştirmek için aklımda birçok çözüm üretmiştim. Uygulamaya geçtiğimde hiçbiri tam tedavi sayılmamıştı.

Tam tedavi için Amortentia etkisinde doğan bireyin kanındaki kalıntıları temizlemek gerekiyordu. Sadece kanda iş bitmiyordu; su bezeleri ve yağ mezelerini de temizlemek gerekirdi. Bu yüzden dört seanslık tedavi gerekiyordu.

İlk seans: Bir yandan, taslağını çizdiğim makineden kandaki Amortentia kalıntıları serum kabına çekilirken, diğer yandan damar yoluyla çiçek özü verilecekti. Bu birinci seans bir haftayı geçmemek üzere, uygulamayı sık sık yapmak gerekiyordu. -Tam tedavi için bir damla kalıntı kalmamalıydı.-

İkinci seans: Birinci seans ile birlikte yapılmalıydı. Toz haline getirilmiş mucize çiçek, önce sıvı sonra gaz hâline getirilerek tedavi uygulanan kişinin burnuna direkt verilmeliydi. Eğer toz halinde verilirse, tedavi etkisindeki kişi travma etkisinde kaldığı olayları gördüğü derin bir rüyaya dalardı. Uyanma süresi, gördüklerinin etkisine bağlıydı. Ben Tom'un bu etki altındayken uyanacağından şüpheliydim.

Üçüncü ve dördüncü seanslar: Sıvı hâle getirilen bitkinin mor yapraklarından ve yumurtalıklarından elde edilen sıvı kullanılarak, ateş üzerine gaz hâline dönüştürülüp terlemesi sağlanacaktı. Bu işlem tahmini olarak beş saat sürüyor ve etkisi iki hafta devam ediyordu.

Son seans: Vücuttan atılan Amortentia kalıntılarını temizlemek ve tekrar emilmesini önlemek için çiçeğin tüm uzuvlarından üç çeşit toz elde edilecekti. Tedavi edilen kişi, tüm kıyafetleri olmadan suyun altında on saat bekletilmeliydi. Bu tedavi kitapta "Kesin Çözümler" bölümünde yazıyordu. Tom'un da o hastalıklardan kurtulması gerekiyordu, ama onu kıyafetsiz bırakmak... Ateşler içinde kalmama sebep oluyordu. Utançtan bunu yapabileceğimi düşünmüyordum. Onu genç hâliyle görmüştüm. Dış görünüşten etkilenmesem de, kıyafetlerini çıkarmak bana aşırı geliyordu. Ne yazık ki hem onu hem de ileride yaşayan birçok insanın canını kurtarmak için yapmak zorundaydım. Bir aptal gibi bu göreve bağlanmıştım ve vazgeçmek beni tedirgin ediyordu.

Ayrıca geleceği görme özelliğine sahiptim. Şu anda gördüğüm bazı parçalar, içimde ileride kötü şeyler olabileceğine dair alarmlar çaldırıyordu. Geleceğe dair görüşlerim sisli görüntülerden ibaretti. Net görüntüler elde etmek için yaşın ilerlemesi ve odaklanmamın güçlenmesi gerekiyordu. Bu yüzden üçüncü senemde bu işi halledebileceğimi düşünüyordum. Bu benim için çok önemli bir özellikti ve çalışmalarım başlamıştı bile.

Tedaviyi uygulamak için Tom'un baygın olması gerekiyordu. Beni her zaman köşeye çekip bayıltamazdı, çünkü beni öldürmekten beter ederdi. Son tedaviyi uygulamak için kesinlikle uyanmaması gerekiyordu. Bu, çok şüpheli bir davranış olur ve Tom beni kesinlikle öteki tarafa yollar, takdir edersiniz ki.

Bu yüzden bir sihir geliştirmiştim. Buldum desem daha uygun olurdu. Bu sihir, yapılan kişiyi ne derse desin, sihir geçtikten sonra da etkili kalan bir büyüydü. Önemli bir sihirdi ve Tom'un bilmemesi gerekiyordu. Çünkü uygularsa bozabilirdi. Bu büyüyü sadece ben uygulayabiliyordum; kimse başka bunu bilmiyordu.

En önemlisi ve tehlikelisi şuydu: Bu tedaviyi uygularken Tom'un ruh halleri büyük bir değişime uğrayacaktı. İlk tedaviden sonra nefret, öfke ve hırs gibi duyguları zirveye çıkacak, nefret ettiği bu hayatta en çok nefret ettiği kişi, kim olursa olsun onu cehennem azabı çektirecek noktaya gelecekti.

Ben, kişilik bakımından onunla uyumlu biri değildim ve ilk günden zıt düşme gibi bir özelliğim vardı. Arkadaştan çok düşman edinme huyum vardı. Tom'un babasından önce en nefret edeceği kişi olma potansiyelim vardı; çünkü onunla çatışabileceğim birçok alan ve sebep olacaktı. Geleceğe bakmak için odaklandığımda, beşinci sınıfta ben önde, Tom arkamda, hayatımda kimsenin görmediği biçimde kıpkırmızı ve katil yüz ifadesine bürünmüş bir hâl ile beni kovalarken görmüştüm.

Bu kovalama, sadece çatışmalarımızdan biri olduğuna dair bir his veriyordu. Kıymetli canımı kurtarmak için bir sürü olay olacaktı. Zerre korkmuyordum, ama aşırı gergin ve endişeliydim. Vücuduma ateş basıyordu.

Bu yüzden deli gibi çalışıyordum. Normal ve nötr sihirleri bitirmiş, kara büyülerin ortasındaydım ve sihirler icat ediyordum. Lütfen, kimse benim gibi çaba gösterdiğini söylemesin. Muggle yaşamımda matematiğe bile bu kadar çalışmamıştım; derslerime de değil.

Her şeyden çok değer veriyordum. Tom'da şimdiden fazla emeğim vardı; bunun için ister yargılayın, kızın, dövün hiçbir şey yapmayın ama hepsini burnundan getirecektim. Ne kadar gönüllü olsam da, bana bin katı kötülük yapacaktı. Ben de bu kötülük karşısında hiçbir şey olmamış gibi yapamazdım; bu tarzım değildi. Onu elde etmek için kendimden taviz veremezdim.

İyileştirmek için geldiğim bu yere, kendim dışı davranmayacaktım. Ne olursam olayım, beni bKafamı sallayıp, karta yazan adresi dikkatle cebime yerleştirdim. Bavulumun içi sihirle genişletildiği için—karaborsada yararlandığım faydalardan biriydi—bütün eşyalarımı tek bir valize indirebilmiştim. Bu sayede, benim gibi bir yetimhane çocuğunun sahip olması gereken eşya sayısına eşit oluyordu.

Beauxbatons'a gitmek için yetimhaneden izin almamıştım. Almayı da düşünmüyordum; hiçbiri umurumda değildi. Zaten bir daha geri gelmeyeceğim için onlara büyük bir sürpriz bırakmıştım. Odamın camından aşağıya indikten sonra başımı hafifçe yetimhaneye döndürdüm. Gözlerimi kıstım ve yüzüme hınzır bir gülümseme yerleştirdim.

Sonra önüme dönerek, gideceğim yere açılan yola doğru hızlı adımlarla ilerlerken kıkır kıkır gülüyordum.

Beauxbatons'a gitmek Hogwarts'a trenle gitmeye benzemezdi. Hatta gidebilecek ne tren ne süpürge ne de başka bir ulaşım aracı vardı. Bunun yerine Paris'in batı taraflarında bulunan bir göle gitmek, orada bulunan ve yansımanızı gösteren kocaman bir kayanın içinden geçmek gerekiyordu; işte bu sayede Beauxbatons cadı ve büyücülük okulunun toplanma alanına varmış oluyordunuz.

O kayadan geçmek, serin bir esintinin içine dalmak gibiydi; ferahlatıcı bir havası vardı. Girdikten sonra sadece ben orada değildim. Çoğu birinci sınıf öğrencisi de aileleriyle toplanmıştı. Konuştuklarına bakılırsa, seçim törenine aileler de katılıyordu.

Büyük kalenin önüne geldiğimizde, peri masallarının içindeymiş gibi hissettim. Burada etkilenmemek mümkün değildi. Yeşillik çayıra açılan, olabildiğince güzel kokular yayan rengârenk çiçekler; etrafında beyaz mermerle çevrilmiş bir göl; mavi ve beyazlar arasında süzülen saray gibi bir Beauxbatons... Burada dikkat dağılmadan nasıl ders çalışılırdı?

Kafamı sol tarafa çevirdiğimde, gitmem gereken etrafı sislerle çevrilmiş dağı gördüm. Peri masalı gibi bir yerin içinde tamamen zıt bir görüntü sunuyordu.

(Dört bina buldum; biri özellikleri bahsedilmiyor, bu yüzden ya uyduracağım ya da araştıracağım, bakacağız.)

Beauxbatons, Hogwarts gibi dört binaya sahipti:

Hırlayan Kurt (Gourpelgue)

·

Kurucusu: Lineda Snarlwolf

·

·

Binanın Renkleri: Gri - Çivit

·

·

Binanın Hayaleti: Keskindişli Sam

·

·

Binanın Simgesi: Gri Kurt

·

·

Quidditch Cübbesi: Çivit rengi

(Buraya kabul edilen öğrenciler genellikle iradeleri zayıf ama öğrenme arzusu taşıyan kişilerdir. Her şeyi öğrenmek isterler; bu istekleri zamanla kara büyüyü de öğrenme arzularıyla birleşir.)

·

Anka Kuşu Tüyü (Queuedepaon)

·

Kurucusu: Sady Phoenixfeather

·

·

Binanın Renkleri: Kırmızı - Sarı

·

·

Binanın Hayaleti: Lady Slakey

·

·

Binanın Simgesi: Anka Kuşu

·

·

Quidditch Cübbesi: Ateşin Renkleri (Kırmızı, Turuncu ve Sarı)

(Fleur Delacour da bu binanın öğrencisiydi. Bu binaya kabul edilen öğrenciler her zaman ve her durumda kurnaz davranır. Tarafları belli değildir ve farklı binalardan pek fazla dostları yoktur; çünkü gerektiğinde kavga etmeleri gerekebilir.)

·

Tek Boynuzlu At Sihri (Boisdecerf)

·

Kurucusu: Chaden Unicornwit

·

·

Binanın Renkleri: Lavanta ve Mavi

·

·

Binanın Hayaleti: Kor Sally

·

·

Binanın Simgesi: Geyik

·

·

Quidditch Cübbesi: Gök Mavisi

(Bu binaya gelen öğrenciler meraklı ve her şeye karşı cesur davranırlar.)

·

Kertenkeleciler

·

Kurucusu: Cindal Lizardian

·

·

Binanın Renkleri: Yeşil ve Mavi

·

·

Binanın Hayaleti: Pipper Pan Pin

·

·

Binanın Simgesi: Kertenkele

·

·

Quidditch Cübbesi: Yeşil - Mavi

(Bu binaya gelen öğrenciler yaratıcı ve üstün zekâlı olarak bilinirler.)

·

Seçme töreni, girişteki merdivenlerin yanındaki eski ve küçük görünen bir odada yapılıyordu. Oda süpürge dolabı gibi görünse de, içine girdiğimizde giren kişiye göre değişiyordu, bunu sonradan öğrenecektim.

Arkamda duran kalabalığa bakmadan, ismim okunduktan sonra kapıya hızla ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdikten sonra, arkamdan kapandığında kapı yok olmuştu. Tören bittiğinde kapının yeniden ortaya çıkacağına dair içimden sessizce kendimi inandırmaya çalıştım; yoksa buradan çıkma imkânım yoktu. Gözlerimi az önce yok olan kapının yerinden çekerken önüme dönüp dümdüz ilerledim. Sağ ve sol tarafım ormanlık, ilerlediğim yönde dümdüz çayırlık vardı. Birçok güzel çiçekle donanmıştı.

Bir süre sonra önümde taştan yapılmış, gri, uzun ve geniş bir masa ortaya çıktı; üzerinde birtakım eşyalar vardı. Masanın önünde durarak üzerindeki eşyaları incelemeye başladım.

Sol tarafın en başında, beyaz mermerden yapılmış, inci gibi bir kasenin içinde toz pembe kum gibi tanecikler, parıldayan bir madde vardı. Yanında alevin kızıllığıyla göze çarpan uzun ve kabarık bir tüy duruyordu. Onun yanında ölü gibi gözüken, bir süre sonra canlı olduğu anlaşılan koyu kırmızı renginde bir gül vardı. Ardından mavi ve yeşil renklerinde, değerli bir taştan yapılmış kasenin içinde, dünyadaki tüm sulardan en berrak su bulunuyordu. Bu dört değerli eşya, bir binayı temsil ediyordu; anlamak zor değildi.

Her dört malzemenin önünde bir veya iki kelimeden oluşan kağıtlar vardı:

·

İnci gibi beyaz mermer kasenin önünde: "Havaya At"

·

·

Tüyün önünde: "Yüzüne Sür"

·

·

Gülün önünde: "Parçala ve Fırlat"

·

·

Kristal kasenin önünde: "İç"

·

Hangi binadan olacağımı bunlardan biri belirleyecekti. Hepsini denemesem bile biri benim çıkış anahtarım olacaktı.

Sol taraftan ilerleyerek, pembe toz taneleri bulunan kaseden bir avuç alıp kafamın üzerinden havaya attım. Şaşırtıcı şekilde, bir süre havada duran tozlar etrafımda daha da parlayarak dolandıktan sonra hızla yere çakıldılar.

öyle kabul edecekti.

İşe yaramadığını düşündüm; ardından onun yanındaki tüyü alarak yüzüme sürdüm. Yüzüme sürdüğüm tüy alev almaya başladı. Ardından o kadar sıcak olmuştu ki elimden refleks olarak attım.

Yere attığım tüy, yere düşmeden rüzgâr esmiş gibi ateşle kavrularak arkasında kızıl ateş parçaları bıraktı; etrafta dolandıktan sonra sağ tarafımda kondu. Başımı kaldırıp etrafıma baktığımda, küçük ahşaptan yapılmış bir odada olduğumu gördüm. Yanımda konup sönen tüy ise pofuduk bir hediye paketine dönüşmüştü. Üzerinde Anka kuşu işareti vardı.

Bu odanın ismini Seçme Odası olduğunu sonradan öğrenecektim. Ve eşyaların işe yaradığını da...

Bina seçimlerimiz yapıldıktan ve mükemmel, harika ötesi yemekleri yedikten sonra—bazıları "uzaylı yemeği" dediğim, yenme konusunda tereddütlü, tuhaf görünümlü yemeklerdi—binalarımızın ortak salonlarına ayrılmıştık.

Bizim yatakhane katlarımız binanın en yüksek katındaydı. Büyük ihtimalle bina simgemizin Anka kuşu olmasındandı.

Yatakhanemiz, alevin renkleri içinde süzülüyor; etrafta lüks portreler heyecan ve umursamaz biçimde bize bakarak konuşuyorlardı.

Cübbelerimiz bile alev kırmızısı içinde süzülürken, yatakhanemizde farklı bir renk olarak gök mavisi tonları hâkimdi.

Bugün, hayatımda geçirdiğim en mutlu anılardan biri desem yalan söylemiş olmam.

Gün kararırken camdan dışarı izlerken, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle uyuyakalmıştım.

Üç Ay (Sonbahar)

Seçme Odası, kişinin görmek istediği ruh haline göre değişen bir sihirle kaplanmıştı. Kurucular öldükten sonra, bu odayı tılsımlayıp, giren öğrencilerin ruh haline göre binalara seçme dışında diğer özelliklerini de belirlemişlerdi.

İlk zamanlar, ders yerlerini bulmak zor olacağı düşüncesiyle erkenden kalkıyor ve insanları umursamadan etrafta dolaşıyordum. Hogwarts ile istemsizce karşılaştırıyordum.

Açıkçası ilk bakış açım, Beauxbatons'un Hogwarts'a nazaran daha derli toplu olduğuydu. Birçok dış güzelliğe ev sahipliği yapıyordu. Ama Hogwarts'tan büyük bir farkı vardı: Hogwarts öğrencileri, bırakın öğretmenleri ve çalışanları, eve sıcaklık sunardı; Beauxbatons bu sıcaklıktan yoksundu. Öğrencilerin çoğu evi gibi hissetse de, öğretmenler için söylenemezdi.

Beauxbatons öğretmenleri bana çok tuhaf gelmişti. Davranışları samimi değildi; bizi bir yarış içerisine sokar gibi çalıştırıyorlardı. Ben bunu umursamadığım ve umursamaz göründüğüm için öğretmenler beni sevmiyordu. Ama sınav zamanı geldiğinde hep birinci sıradaydım. Bunu gören öğretmenler bana daha sıcak davranmaya çalışıyorlardı, ama içlerindeki ön yargıları görebiliyordum.

Zerre umurumda değildi; benim öncelik verdiğim amaçlarım vardı.

Örneğin, tedavi için kullanacağım çiçek benim için aşılması gereken bir sorundu. Oraya gidip girişi incelemiştim; çeşitli tuzaklar vardı. Aslında tuzakların sayısı azdı, ama kafa karışıklığına yol açacak yapboz parçalarıyla donatılmıştı. Bu yüzden geçmek zor olacağını düşünsem de düzeltmek çok kolay olmuştu. Bu da aklımda şüpheler doğuruyordu.

Yetimhanede, ağızı burnunda olan kadın gibi siyah pelerin içerisinde zayıf bedenli insanların dolaştığını görmüştüm. Örneğin, tuzakları çözemediğim için ve vakit geç olduğundan, okula geri dönerken pelerinli küçük bir cılız bedenin benim az önce gittiğim yöne doğru ilerlediğini görmüştüm. Ama geri dönüp bakma fırsatım olmamıştı. Gözlerim yorgunluktan ve kafa karışıklığından morarıyordu.

Bu yüzden olabildiğince erken yatıyor, gece yarısı kütüphanede kitap okuyordum. Şimdiden kütüphanenin dörtte birini okumuştum. Açıkçası kitap kaynakları Hogwarts gibi bol değildi, ama Hogwarts'ta olmayan, sadece buraya has kitaplarla doluydu. Bir sürü değişik karanlık sanatlar ile ilgili kitap vardı. Durmstag'ın kitap hazinelerine de bakmalıydım; çünkü karanlık sanatlar Tom için dehşet önem arz ediyordu. Yeteneği ve gücü de orada geliyordu. Ve ben, çabuk olarak kendimi o alanda geliştirmeliydim; örneğin yaz tatilinde.

Öte yandan, burada olduğum süre boyunca arkadaş edinemesem de—çünkü kimse bana karşı arkadaşça bir adım atmamış, ben de yaptıklarına karşı layıkıyla karşılık vermiştim; pişman değildim—taslağını ve planını çizdiğim aletlerde ilerleme kaydetmiştim.

Dersler Hogwarts'ın derslerine benzer olsa da, ek olarak "Sihir Sanatı" ve "Sihirde Sanat" gibi dersler de alabiliyorduk. Ekstra dersler isteyenlere duyuru asılarak ilan ediliyordu. (Ekstra dersler: Sihirsizlerin müzik aletlerini öğrenimi, Sihirde Resim vb.)

Ben hem ekstra dersleri alıyor, ardından gece yarısı sihir çalışıyordum. Diğerleri yetişemediği için de günlere göre sıralama yapmıştım. Bazı günler—hafta sonları genelde—çiçeği aramaya çıkıyor, bazı günler sihir çalışıyor, bazı günlerde ise tedavi için kullanacağım aleti yapmaya çalışıyordum.

Tedavi aletlerini yapmak iyi ilerlese de, çiçeği bulmak çok yavaş ilerliyordu. Bu da beni geriyordu. Aslında çiçeği bulmak yavaş ve özen isteyen bir işti. Ben, attığım adımlar doğru olsa da, yavaş ilerlemeyi seven biri değildim.

Üç Ay – Kış

Karlar bütün Fransa'yı kaplamış, bütün yolları tıkamıştı. Yılbaşı için ailelerinin yanına gitmek isteyen öğrenciler ise mutsuzca Noel'i okulda geçirmek zorundaydılar.

Bu yüzden bizden büyük sınıflardan duyduğumuza göre, bu Noel en kalabalık geçen yıldı.

Ben de mutsuzdum çünkü dağa gideceğim yollar kapanmıştı. Tek tesellim, kapanmasına karşılık olarak kurduğum önlemlerdi. Kar yüz metre bile olsa kapıyı tıkamaması için bir tılsım yapmıştım. Aslında bu önlemler sayesinde oraya gidebilirdim. Ama çok uzun zaman alırdı; böylece geri gelmezsem insanlar endişelenecekti.

Böylelikle kafamda bir plan kurdum. Derslere girmemek için hasta olduğumu herkese belli etmem gerekiyordu. Bu sayede az kalan önemli adımı tamamlayabilir ve bu yaz çiçeği elde edebilirdim. Eğer o önemli noktayı kaçırırsam, seneye yaza veya ilk bahara kadar bulamazdım.

Bana lazım olan zaten zamandı.

Aceleyle kendimi hasta etmeye çalışırken, bir yandan da Hogwarts'da okumak için başvurular yapmak amacıyla bina başkanımızın yanına gidiyordum. Ama daha birinci sınıf olduğumdan başvuru yapamayacağımı söylüyordu. Başvuru yapabilmem için notlarımın yüksek olması gerekiyordu. Sonra Hogwarts müdürüne ve İngiltere Sihir Bakanlığı'na kendim yeteneklerim hakkında bir yazı yazmalıydım. Ardından, her yıl Nisan başında Sihir Bakanlığı'nda çalışanlardan biri tarafından teste sokuluyor ve kabul edilip edilmeyeceğimi öğrenmem gerekiyordu.

Her sene elli öğrenci seçiliyordu. Başvuru yapan sayısı ise genellikle yirmiydi. Ama az kişi seçiliyordu; çünkü buraya gelen ve öğrencilerin başvurularını kabul eden çalışan, ırkçı biri olarak biliniyordu.

Fazla kafama takmamıştım; çünkü onu dize getirecek sihirlerim vardı. Benim için en gereksizlerin sonuncusu bile değildi.

Ama sonra çok güzel bir haber duyurulmuştu: Noel'de eve gidemeyen öğrenciler için bir hafta tatil ilan edilmişti. Sonrasında, okulun açılmasının şerefine bir hafta daha tatil veriliyor ve ziyafet düzenleniyordu.

Böylece kimse fark etmeden sıvışıp dağa gidebilirdim. Kimsenin fark etmeyeceğine emindim; çünkü bir ziyafet sırasında eğlenceye dalan Fransızlar, büyücüleri ve cadıları bile fark etmezdi.

Buradaki insanlar eğlenceyi alkol gibi bir etki yaratacak şekilde yaşıyordu; bu da işime gelirdi.

Tatil başlamadan önce, akşam yemeğinden ve herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra çantamı aldım ve iki haftalık tüm yiyecek ve içecek stoğumu doldurdum.

Dağ uzak olduğu için, oranın yakınlarına küçük bir kulübe inşa etmiştim. Sihirle yapılmış, özellikle benim için en sıcak ve güvenli yerdi. Benim hazinemdi ve kimse oraya gidemezdi.

Oraya buharlaşmak için kolumdaki bilekliği üç kez çevirmem ve gideceğim yeri söylemem gerekiyordu.

Herkes yataklarında mışıl mışıl uyurken bilekliğimi çıkardım ve kolumdaki bilekliği üç kez çevirdim:

"Kuzey Kulübe"

Kulübeye buharlaştıktan sonra çantamdan hemen haritayı çıkardım. Asam ile karı eritirken bir yandan da haritadaki hareketliliğe bakıyordum.

Bu harita, bulunduğun bölgeyi gösteren özel bir haritaydı. Elde etmek için çok zorlanmıştım.

Dağın girişine geldiğimde durdum. Bir anda haritada biri belirdi, sonra kayboldu. Kaşlarımı çatarak, hangi nezaketsiz insanın özel yerimi işgal ettiğini düşündüm. Burada ne olduğunu bilen karaborsadaki suçlular, kara büyücüler ve cadılardı. Ama önlemi almıştım; çıkarı için giren hiç kimse buraya giremezdi.

Adımlarımı hızlandırarak mağaranın içine girdim. Her noktasını, işaretlediğim deliklere kadar inceleyerek derinlemesine araştırdım. Ama kimse yoktu. Hiç kimse. Tek bir canlı bile yoktu.

Saatlerdir, günlerdir yabancının varlığını unutarak çiçeği bulmaya uğraşıyordum. Ama hiç yol kat edememiştim. Çok yorulmuş ve acıkmıştım. Bu yüzden olduğum yerde küçük bir ısınma ve korunma tılsımı yaparak, yarı uykulu biçimde uyuyakaldım.

O kadar çok yorgundum ki önümde bir karartı geçtiğinde kolumu bile kaldıramamıştım.

Karartı, cübbesini çıkarmış ve ölü gibi bembeyaz tenini ortaya çıkarmıştı. Minyon tipli ve yıpranmış bir bedeni vardı. Giydiği kıyafet parçalanmış, parçaladığı yerde kanlı yaraları bu yorgun halimle dehşet verici biçimde net görünüyordu. Minik kadının saçları bıçakla düzensiz biçimde kesilmiş gibiydi. Boynu kanla kaplıydı. Başını çevirip bana baktığında dehşete kapılmıştım.

Kızın minik yüzü az yemekten, hastalıktan, baskıdan ve yaralarından zayıflamış, kemik gibi bir hâl almıştı. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmış ve çöküktü. Boynundaki kan başını çevirdiği için nereden geldiğini gösteriyordu. Boyunun sol tarafında iki büyük delik vardı. Zehir olmasa da sanki bir vampir veya uzun, büyük dişleri olan bir şey tarafından saldırıya uğramış gibi görünüyordu.

Gözleri... gözleri kırmızı gibiydi. Çok kötücül bakıyordu, ama aynı zamanda aklı başındaydı. Çok yıpranmıştı. Bakışları arada gidip zümrüt rengi ışıklar saçıyor, sonra kırmızıya dönüyordu. O anda, kızın kara büyü etkisinde olduğunu ve iyi olan insanlara yapılan kara büyülerden etkilendiğini anladım. Bazı defterlerde buna "zehirleme" deniyordu. Bu büyü, yetenekli ve vicdanlı büyücüler veya cadılar üzerinde yapılan bir sınama gibiydi; karşısında kişi ölebilirdi. Çok güçlü ve ezici bir güçtü.

Kızın iskeletleşmiş bedenini süzdüğümde, sırtındaki yaraların altındaki şekiller gözlerime takılmıştı. Bu şekiller benim sırtımda da vardı; ama benimkinden daha açık renkteydi.

Kadının boynundaki kolye, yıllar önce kaçmak için gizlice kullandığım odada gördüğüm kadının boynundaki kolye ile aynıydı. Yuvarlak bir kolyenin içinde dumanlar ve zümrüt rengi taş bulunuyordu. Taşın içinde potronus büyüsüyle aynı ışığı yayan beyaz bir ışık vardı.

O kolye, içine yapılan büyüyü sonsuza kadar saklayan taşlardan biriydi. İçinde potronus büyüsü vardı. Bu kadının böyle güçlü durması, aklının başında görünmesi—ki bu büyüyü yapan kişi başarılı olursa, takan kişiye sonsuza kadar güç verir—bu kolye sayesindeydi. Potronus'un türüne göre koruma ve güç sağlıyordu.

Kızın kemikleşmiş ve düşme tehlikesi olan parmaklarında yüzükler vardı: Yüzük parmağında yılan biçiminde bir yüzük, üzerinde tek taş olan bir yüzük, sağ elindeki yüzük parmağında "M" ile başlayan yılan simgeleri işlenmiş bir yüzük daha. Kalbinin tam üstündeki kıyafetine tutuşturulmuş gümüş bir yılan broş vardı.

Sol kolunun üzerinde tuhaf siyah bir simge vardı. Canlı bir simgeden çok yara izi gibiydi.

Kadın bana bakmayı bıraktıktan sonra sol elinden asasını çıkarıp sağ elini taştan duvarın üzerine koydu ve sol yanağını yasladı. Bir süre sonra geri çekildi, asasını çıkardı ve taşa bir büyü savurdu. Büyü taşları delerken muazzam bir ışık ortaya çıktı.

Ben ne yaptığını anlamaz biçimde bakarken kadın içeri girdi. Uzun süre sonra elinde ağır torbalarla ışığın içinden çıktı. Sol elini yaralarının üzerine bir şey sürer gibi hareket ettirdi, ardından sağ elindeki torbaları bileğine bağladı, asasını çıkardı ve kırmızı gözlerini yüzüme yaklaştırdı. Dudaklarını aralayarak fısıldadı:

"Yapacak olduğun her neyse çözümü burada. Sakın kim olduğumu bu uzun süreçte araştırma. Ama unutma: Lütfen yapmak istediğini gerçekleştir. Yoksa ben ve benim gibi birçok insan, yürüyen ölü bir cesetten daha fazlası olacak. Bu arada, ihtiyacın olanı aldıktan sonra daha fazlasını yetiştir ve burayı en güçlü koruma büyüleri ve tılsımları ile koru."

Üç Ay – İlk Bahar

Dağa gittiğim yolculuktan sonra çiçeği elde etmiştim. Hem de fazlasını. Çok güzel bir tarla bulmuştum. Bunları öldürmek ve türünü yok etmek büyük günah sayılırdı. Bu yüzden çiçekleri kökünden canını yakmadan, büyük bir dikkat ve özenle çıkarıp içini büyüttüğüm çantamın içindeki küçük tarlaya teker teker ektim.

Ardından ihtiyacım olacak malzemeleri stokladım ve daha fazlasının yetişmesi için ortamı ayarladım. Girişi tılsımlar ve koruma büyüleri ile güvene aldım. Artık bu büyüyü kimse bozamazdı; benim dışımda.

Çiçeği elde ettikten bir ay içinde tedavi için gereken tüm malzemeleri çıkarmış, ardından iki ay içinde tedavi için kullanılacak makineleri yapmıştım.

Bu ayda da birçok büyü öğrenmiş olmama rağmen, önce gelen önemli işlerim olduğu için uygulamaya geçemesem de en iyi öğrencilerin arasında birinci sıradaydım. Bina başkanım Madam Polle, böyle devam ederse Hogwarts'a kabul edileceğimi söylemişti. Bu da yorgun bedenimi gevşetmişti.

Çantamı alıp, ilk senenin nasıl bittiğini anlamadan, yaptığım plan için heyecanla giden öğrencilerin arasında kuzeye doğru ilerledim.

Bölüm sonu

2 yorum