Sisler etrafımda yavaş yavaş azalırken gözüm ışıktan kör olmuştu. Elimi gözlerimin üzerine siper ederek ışığın gelmesini engellemeye çalışıyordum. Etrafımda dolanan ferahlama hissi, bana daha önce hiç hissetmediğim bir huzuru veriyordu. Işıktan hiçbir şey göremesem de, sonsuza dek burada kalabilirdim.
Parlak sis dağıldı. Sisin dağılmasıyla hissettiğim huzur ve ışık da kaybolmuştu. Gözlerimi yavaşça kırparak etrafım netleşene kadar bekledim.
Küçük, dikdörtgen bir odadaydım. Odada, 1920 veya 1930'lardan kalma Fransız tarzında, paslanmış siyah demirden yapılmış orta büyüklükte bir yatak, koyu kızıl-kahverengi renginde, etrafında çeşitli süslemelerle oyulmuş bir dolap, yatağın yanında siyah oymalı bir çalışma masası ve ayakları deniz dalgaları ya da asma gibi oyulmuş bir sandalye vardı. Yerde bir Türk halısı, pencerede ise Fransız usulü dantel, kirlendiği için gri renk almış bir perde bulunuyordu.
Kucağımda, rüyamda gördüğüm çantayı ve kitabı tutuyordum. Bir süre yerimden ayrılmadan etrafı inceledim. Ardından camın önüne konulmuş yatağa çıkarak dışarıya baktım. Eski çekilmiş fotoğrafları sevdiğim için burası bana yabancı gelmemişti. Evlerin tarzı 20. yüzyıl için fazlasıyla eskidi ve oldukça sanatsaldı. Bazı yerleri yaşadığı dış etkenler nedeniyle yıpranmış ve hasar almıştı. Burası büyük ihtimalle Fransa'ydı ve ben de düşkünler evindeydim.
Heyecanla hızlı çarpan kalbimin üzerine elimi koydum. Her şey o kadar hızlı gerçekleşiyordu ki, hayal gücümün bu sefer sınırlarını aştığını düşünüyordum. O kadar güzel bir rüyaydı ki... Gerçi daha hiçbir şey yaşamış sayılmazdım. Başıma kötü şeyler de geleceği belliydi ama... Tanrı aşkına! Kim, sihir dünyasının içine olağanüstü yaratıklarla dolu büyü dünyasına girmek istemezdi ki! Kötü bile olsa katlanmak boynumun borcuydu. Seve seve, olmasa da katlanırdım. Hatta bundan bir fayda bile elde edebilirdim. Etrafımı tanıyıp insanları öğrenerek belki de Tom Morvolo Riddle'a yardım edebilirdim.
Fransa'daydım. İlacın ana maddesi Fransa'da yetişiyordu. Beauxbatons, yani Fransa'nın büyücülük okulunun bulunduğu yer, kuzeydeydi. Beauxbatons, Fransa'nın güneyinde yer alıyordu ve çok güzel, yeşilliklerle dolu, peri masalı gibi bir yer olduğu söyleniyordu. Üç binası vardı: Gourpelgue, Queuedepaon ve Boisdecerf.
(Bu üç bina hakkında bilgileri yazmayı planlıyordum, ama kızın oraya gidince kendisi öğrenmesini istedim. Ayrıca, bu üç bina gerçektir; Beauxbatons gerçekten üç binadan oluşur. Evet, araştırdım ve buldum, hehehe.)
Bu okulun sadece binalarını biliyordum, özelliklerini araştırmamıştım. Ama şimdi bizzat gidip onların yaşamlarını gözlemleyebilirdim. Ayrıca, İngilizce'nin yanı sıra Fransızca'yı öğrenmek Tom'un yanında çok işe yarayacaktı.
Aslında çok heyecanlıydım. Tedavi için ilacı tamamlamam, Beauxbatons'a gidip kendimi geliştirmem... Kısacası, Tom'u tedavi etmeden önce her türlü tehlikeden kendimi korumalıydım. Çünkü ilacı kullanmadan önce Tom'un nasıl bir karakter olduğunu tahmin edebiliyordum. Daha seri bir katil olmasa da, o potansiyele sahipti. Ona karşı geldiğinizde psikolojinizi bozacak, soğukkanlı bir psikopattı. Ve ben onu ve etrafındaki insanları korumalıydım.
Tom, yaptığı cinayetler, lanetler ve büyülerle çevresine değil, aslında kendisine zarar veriyordu. Psikolojik olarak kalbini söküp atmak yerine karartıyor, kurutuyordu. Ruhu parçalanıyor, inanılmaz biçimde canavarlaşıyor ve geri dönülmez bir duruma düşüyordu. Aslında bu durum, Sırlar Odası'nı açıp Mytre'ı öldürmesiyle başlamıştı. O öldürme, Tom'da kalıcı bir iz bırakmıştı. Tabii ki bırakacaktı. Birini öldürmek, öldüren kişinin ruhunu parçalardı; Tom'un ruhu da parçalanarak zamanla yok olmuştu.
Fransa'da bu gibi vakaların yaşanıp yaşanmadığını merak ediyordum. Sonuç az çıkabilme olasılığı da vardı ama... Fransa, bu tür vakaların yaşanma olasılığının en yüksek olduğu yerdi. Ayrıca bir söz vardır: "Hastalığın olduğu yerde ilacı da bulunur." Tom'un ilacı da ben olmak istiyordum.
Buraya geldiğimden beri artık eski benliğimi bulamıyordum. Çok fazla değişim yaşamıştım. İlk değişim psikolojim, ikincisi insanlık durumum—artık cadıydım—, üçüncüsü fiziki özelliklerim, dördüncüsü yaşım, beşincisi kaldığım yer ve altıncısı farklı bir dünyaya geçmiş olmamdı.
Bedenim, Muggle dünyasında yaşadığım 22 yaşındaki bedenimden farklıydı. Beş yaşındaki bir çocuk bedenindeydim. Saçlarım koyu kumraldan koyu kızıl-kumrala ve aralarında siyahlık bulunan bir renge dönüşmüştü, gözlerim etkileyici kahverengiydi, tenim bir veya iki ton daha beyazdı. Kirpiklerim uzun, dudaklarım dolgun ve yüzüm hafif yuvarlaktı. Ancak çocuk bedenim olduğu için özelliklerim tam olarak netleşmemişti.
Ama bu halim, öncekine göre daha çekici olacaktı. Kendimi güzel bulmazdım; sönük, hastalıklı, çökük görürdüm. Bazı insanlar kaşlarımı ve kirpiklerimi güzel bulabilirdi, ama ben kendimi hiçbir zaman çekici bulmamıştım. Kızlık olan her şey bana yabancıydı. Zamanla öğrenmeye çalışmıştım ama tam bir işkenceydi. Makyaj, yemek yemem ve rahat hareket etmem için engeldi. Elimi gözümün üzerine koyup hayallere dalmak istesem makyajım bozulacaktı; su içmek veya elma yemek istesem rujum çıkacaktı. Topuklu ayakkabı, kadınlar için işkencenin farklı bir tonuydu. O şeyle yürümek için olabildiğince az yol yürümek gerekiyordu; aksi takdirde kızarmış, morarmış hatta kanamış, şişmiş bir ayak bulabiliyordunuz. Tedavisi ise krem, buz ve olabildiğince az hareket etmekti.
Beni rahatsız eden bir diğer şey ise ağda ile bacaklarımı almak zorunda olmamdı. Ben bir kurt adam kadar kıllıydım. Hormon tedavisi alıyordum ve her defasında almak beni yoruyordu. Çok çabuk sıkılan ve üşengeç bir insandım. Eskiden fazla kiloluydum; şimdi biraz olsa da o zamanlara geri dönmek istemiyordum. Bu yüzden daha açık bir insan olmak için çaba sarf ediyordum.
Artık eski ben yoktu. Yeni bir sayfa, yeni bir başlangıç ve yeni bir şans elimdeydi. Mutlu olmalıydım. Ama aksine, şu anda deli gibi korkuyor ve kendimi rahatsız hissediyordum. Bunun nedenini biliyordum: Tanımadığım bir yerde, tanımadığım insanlarla dolu bir ortamda, elimde yepyeni bir güç olmasıydı. Bu gücü saklamalı ve iyi kullanmalıydım. Sonuçta er ya da geç Voldemort ile karşılaşacaktım ve başıma neler gelebileceği sadece Allah bilir.
Rahatsızlığımı gidermek ve etrafımı tanımak için ilk önce yetimhaneyi incelemeye karar verdim. Kaldığım yetimhane, şehirden iki veya dört kilometre uzaklıktaki ara sokaklardan birindeydi. Biraz nemli ve kötü kokan yapışkan bir yer olduğunu söylesem yalan söylemiş olmam. Hava bulutlu, sanki hiç güneş doğmayacakmış gibi dumanla dolu kapalı bir havaya hakimdi. Kaldığım yer, güneş görmeyen, insanın içini bunaltan klostrofobi duygusu uyandıran en sayılı yerlerden biriydi.
Dışarıdaki kötü atmosferine rağmen binanın inşaat şekli oldukça sanatsaldı; ama bacalardan o kadar fazla duman çıkıyordu ki, etraf insan yapımı bir sisle sarılmış, zaten görünmez olan yapı daha da görünmez olmuştu. Burada çok dikkatli olunmalıydı; yoksa başımıza çok kötü şeyler gelebilirdi. Tom'un yetimhanesi ise bize göre cennet gibi görünüyordu.
İçerisi dışarısı kadar kötü olmasa da daha karanlık gelmişti gözüme. Nemden yerler ıslaktı, ama her şeye rağmen burayı temiz göstermeye çalıştıklarını görebiliyordum. Çalışanların katlarının birkaç asılı tablosu dışında, güzellik katma amacı görülen bir aksesuar veya renk yoktu.
Burada çalışan insanlar, birkaç kuruş kazanmak isteyen yaşlılar, yıpranmış orta yaşlı kadınlardı; yüzleri, kalplerinin kötülüğünü yansıtacak şekilde kararmıştı. Ailesi olmadığı için burada yaşamak zorunda olan zavallı çocuklar ise ya birkaç yıl içinde düzensiz ve az beslenmeden canlarından oluyordu, ya da nemli ortamdan etkilenen minik organları zayıflayarak çok geçmeden gözlerini açmamak üzere kapıyordu.
Bundan daha da kötüsü var mıydı? Elbette vardı. Buranın başındaki, kalplerinin kötülüğü yüzlerine vurmuş insanlar, kontrolü ellerinde tutuyordu. Her şey onların elindeydi; herkes onların kölesi gibi davranıyordu.
Para tasarrufu ve ellerine fazladan para geçmesi için temizlikçi yerine çoğu çocuğa hastalıklı, pis ortamda temizlik yaptırıyordu. Yemek olarak öylesine kısıtlıydı ki, iyi gelişmiş çocuklar, zayıf olanların elinden yemeklerini almaya çalışıyor, dövüyorlardı. Kendinden büyük çocuklardan dayak yemek yetmezmiş gibi, zayıf bünyeleri el vermediği için yapamadıkları işlerde, yöneticiler tarafından dövülüp karanlık odaya hapsediliyor ve kısa süre sonra ölüyorlardı.
(Kızın buraya geldiği zamanki yaşı iki yaşındadır; bu, hesaplamada yardımcı olacaktır.) -3 yıl sonra-
Elimdeki çiçekleri, yeni gömülmüş küçük bir toprağın üzerine özenle yerleştirmeye çalıştım. Burada ölen çoğu çocuk gibi, üç yılda gördüğüm çocuklardan en hızlı ölen bir bebeği gömmüştüm. Buraya çok fazla çocuk gelir, çoğu da ölürdü. Hiçbir zaman imkân olmadığı hâlde çocuk yapan insanları anlamamıştım. Bu çok saçmaydı.
Buraya geldiğimden beri, daha önce insanlara olan tiksintim daha da artmıştı. Nemli gözlerimi kırpıştırarak yaptığım küçük mezara tekrar baktım. İlk geldiği günü hatırlıyordum.
Ben, buradan her zaman, her vakit akşam gündüz kaçar ve buranın sihir dünyasına açılan geçide doğru son hızla ilerlerdim. İstediğim çalışmaları da yavaş yavaş gerçekleştiriyordum. Bir gün işim bittiğinde, küçük kullanılmayan bir odaya açılan bir pencereye adımımı atar atmaz donakalmıştım. Bu küçük pencereyi beni görmemeleri için kullanırdım hep. İşe de yarardı. İşine geldiği zaman dışında çocukların başına ne gelmiş umurunda değillerdi. Canıma minnet. Ama odanın boş olmadığını görmek benim için şok vericiydi. Oda da karnı büyümüş hamile bir genç kadın kalıyordu. Gerçi bu ilk değildi. Dışarıdan doğum vakti gelmiş genç çocuklar buraya sığınırdı. Ama bu kadının, benim her zaman gizlice sıvıştığım ve girdiğim odada olduğunu görünce küçük bir şok geçirmemiş değildim. Yavaş adımlarla kadının yanına geldim. Beni asıl şok eden şey kadının boynundaki kolyeydi. O zaman bu kadının bir Muggle olmadığını anlamıştım. Kadın, benim gibi uzun ince koyu kaşlara ve kirpiklere sahipti. Teni de bembeyazdı ama parlıyor gibiydi. Saçları ise ayrı bir boyuttu. Aralarında beyaz renkler ile sarmalanmış, gümüş bir ışı saçan kahverengi bir saç rengine sahipti. Normalde insanlar, stresten saçlarının erkenden beyazladığını düşünürdü. Ama stresten saçları beyazlamış bir bireyin yüz ifadesi yoktu tipinde. Yüzü kırışıksız ve durgundu. Melek gibi desem yanlış söylememiş olurdum. Ardından kadını uyandırmadan yanından geçip gitmiştim.
Sonraki gün kadın yoktu veya doğurduğu yeni doğan bir bebek. Onun yerine altı ayını tamamlamış cılız bir bebek gelmişti. Gözleri açık maviydi. Her akşam açlıktan ağlardı. Sonra ağlamaları mırıldanmalara dönüştü. Ardından sustu. Bir daha da sesi çıkmadı.
Bu tip olaylar burada çok yaşanırdı. Alışmış olmam gerekirdi. Ama hâlâ alışamamıştım. Her bebek geldiğinde ve ben her bebekle ilgilendiğimde... büyük ihtimalle yardım etmeye çalıştığım için bu kadar çok üzülüyordum. Genelde bebekleri ben doyurmaya, ısıtmaya ve bezini değiştirmeye çalışırdım; ama hangisine yetişecektim ki? İlgilendiğim bebeklerin daha iyi bir ölüme hazırlamaktan başka bir şey yapamamıştım.
Bu vicdan azabı beni çok etkiliyordu ama benim bir suçum yoktu ki! Bebeklerin karınlarını doyurmayanlar burayı yönetenlerdi. Onları göbeklerini hamile bir kadın gibi çıkaracak yemekler yerken görmüştüm.
Birilerinin harekete geçeceğini inanmıyordum. Bu yüzden er ya da geç ben harekete geçmem gerekecekti. Ama beş yaşındaki bir çocuk ne yapabilirdi ki?
-3 yıl sonra-
Buranın havasına alıştığımdan mıdır nedir, yağmurlu günler gündüz olduğu hâlde karanlık geceler geçirten zamanlar benim için bir fırsat kapısı olarak kullanacağım yollar ortaya çıkarmıştı. Ya da benim diğerlerinden farklı düşünmem mi demeliydim?
Her ne olursa olsun, yaptıklarım üç yıl içinde normal bir çocuğun veya bireyin sahip olduğu özelliklerden daha fazlasıydı. Son yıllarda aldığım cezalar, kendimi tanımam konusunda büyük fırsat olmuştu. Daha doğrusu o ahmaklar bana fırsat yaratmıştı. İnsanın ruhunu ve zihninden geçen geçmiş olan şeyleri daha önce hiç pratik yapmadan okuyabiliyordum. Su, ateş, toprak ve havayı istediğim gibi yönlendirebiliyordum ve bu özelliğimi kullanıyordum. Su bükebilmem, buz yaratabilmemin kapısını açmıştı; ayrıca insanların bedenlerindeki suyu kontrol edebiliyor, böylece onları kullanabiliyordum. Ateşi daha katı biçime verebiliyor, lavımsı bir görüntü elde ediyordum. Toprak ile de demir, metal vb. gibi madenleri su ve ateş gibi kontrol edebiliyordum. Hava ile ise bambaşkaydı. Hava bükebilmem ayrı bir bükme becerisi bulmamı sağlamıştı. Aynı zamanda insanların kanını kontrol edebiliyordum. Sonra hayvanlarla da konuşabiliyordum. Bütün hayvanlarla. Konuşma şekilleri çok değişik olsa da onlar ile sonuçta konuşuyor ve anlıyordum. Sonra, bir yerden başka bir yere insanların gözleri ile görülemeyecek hızda koşabiliyor, görebiliyordum. Kimsenin sahip olmadığı güç vardı; mesela bir ağacı hiç zorlanmadan kökünden sökebiliyordum. Bu, benim keşfettiğim bazı doğaüstü özelliklerimden biriydi. Bunun dışında vücudumda da kimsenin olmadığı... bir takım işaretler vardı. Sırtımda ve kollarımda o kadar belli olmasa da dövme misali çok havalı şekiller vardı. Işık vurduğunda parlaması dışında o kadar da fark edilmiyordu. Bunun dışında gözümün çevresinde ve burnumun kenarlarında da vardı. Sağ bacağımda ise pembe bir çiçeği andıran doğum lekesi vardı.
Bunları kimseye göstermemek için çok ama çok uğraşmıştım ama imkânsız gibiydi. Eninde sonunda kullanmam lazımdı bu özelliklerimi. İlk kullandığım yer, beni cezalandırmak için kapattıkları karanlık odaydı. Orada dört elementi hareket ettirebildiğimi keşfetmiştim. Böylece karanlıkta kalmamış ve üşememiştim. Ama uslu bir çocuk veya sabırlı bir kız değildim; bu yüzden odanın kapısını ateşe verdim ve her zaman gittiğim yere doğru koşar adımlarla ilerledim.
Ardından akıl ve ruh okumayı, o yöneticilerin yanına çağırdıkları zaman keşfetmiştim. Bana sinir oluyorlardı. Onları dinlemiyordum çünkü nefret ediyordum onlardan. İlk seferinde o koca karının konuştuğunu sanıp dayanamayıp laf sokmam ile bulmuştum. Sonra bana saldırmaya kalkınca sihir ile duvara yapışıp bayılmasını sağlamıştım. Pişman değilim. O günden sonra benden çok korkuyor, yanıma bile gelmiyor; iş yaptırmıyordu. İşime gelirdi. Sonra bu yeteneklerimi kullanmaya karar verdim. Yetimhane'nin kuzeyinde bir orman vardı. Benim için kolay olduğunu düşündüğüm su ile başladım, nehrin kenarında. Kısa sürede de ilerlemiştim. Özgüvenim daha da çok artmıştı. Ardından sırasıyla diğerlerini denedim. Sonra da geliştirmeyi düşündüm ve diğerleri doğdu.
İlk başlarda çok zordu çünkü onlara sahip değildim; ama kritik noktaları bulunca ve sıkı pratikle o kadar zor gelmiyordu. Su'yu buza çevirmek için ateşli duygular içerisinde olmamalı; sakin ve rahat, sanki su gibi akıcı ama bir o kadar da güçlü olmak gerekiyordu. Bu yüzden duyguları kontrol etmek ve yönlendirmek ilk önce gerekliydi. Sonra uygulaması kalıyordu. Bazı özel biçimleri için hareketleri vardı ve not etmek gerekiyordu. Su'yu yönlendirmek yumuşak bir bale ise, bunu buza dönüştürmek keskin manevralar ile dolu bir tango gibiydi. Keskin, hızlı ve güçlü.
Toprak için kesinlikle sert olmak gerekiyordu. Dövüş sanatı misali fazla güç kullanmaktan çekinmemek gerekirdi. Toprağı yönlendirmek biraz vaktimi alsa da başarmıştım, sonuçta. Demir ve bakırı bükmek ise tamamen tesadüftü diyebilirdim. Ben her zamanki gibi gizli sıvışmamdan geri dönerken, inşaat alanından geçtiğim sırada sabitlenmemiş, uzun ince bir demirin üzerime düşmesi ile başlamıştı. Aniden olmuştu ve kendimi korumak istemiştim. Tepemden gelen sese bakmam ile elimi aniden yukarı kaldırmam ile demiri ikiye ayırmam bir olmuştu. Sonrasında geliştirmeye başlamıştım. Taş, demir, bakır... bunlar ilk denemelerimdi. Ve hiç olmadığı kadar odaklanma ve kaba olmak gerekiyordu.
Bu hareketleri gerçekleştirirken sevmediğim insanları düşünmüş ve onlara neler yapmak istediğimi, onların yüzeyinde neler olacağını düşünerek yapmıştım. İşe de yaramıştı. Ateş asildi, bir Gryffindor gibi görünse de ruh olarak bir Slytherin'di. Gryffindor toprak olurdu. Ateşi yönlendirmek için tutku, hırs ve canlılık gerekirdi. Bir kere başlayınca terapi gibi bırakmak mümkün değildi. Ateşin başlangıcı su gibi kolaydı; tek fark bırakmasının çok zor olmasıydı. Çok zevkliydi çünkü. Lava dönüştürmek için ise daha yavaş ve ciddi olunması gerekiyordu. İlk seferimi de yönetici kadının kasasını eritmek için kullanmıştım. Amacım masumdu; lütfen, çocuklara bakmak için para çalmıştım. Tabii kimse fark etmedi. Koca kadın polisi aradı ve her yeri tarasa da bulamadı. Hangi manyak volkandan lav alıp Fransa'daki yöneticinin kasasını eritirdi ki!? Sonra dengesiz davranışlarından dolayı polis onu kendi haline bıraktı. Kadın benden şüphelendiği açıktı ama cesaret edemiyordu. Ben de keyfim yerinde, arkama yaslanarak olanları izliyordum.
Havayı kontrol etmek benim için en zor olanıydı. Çünkü bazı şeyleri yapmak o kişinin karakteri ve psikolojisi ile ilgilidir. Hava ise sakin, durgun ve rahat, uysal insanlar içindi. Benim tam tersim, yani. Bunu başarabilmek için iç huzur gerekliydi herhalde. Ben de iç huzurumu yakalamak için bir iki hafta yetimhaneden ayrılıp ormandaki dağ evine yerleştim. Rüzgara karşı oturdum. Havanın bana olan felsefi özelliğini hissettirdiği duyguları yakalamaya çalıştım. İlk başlarda olmadı gibi bir şeydi. Hareket ettirdiğim her an içinde rüzgar geliyor, ben de emin olamıyordum. Sonra su gibi rüzgar estiğinde, arasında süzülürcesine dans ettim ve dizdiğim üç şişenin üçünü de büyük bir güçle devirdim. Hayatımda kalacak en güzel şeylerden biriydi diyebilirdim.
Sonra hep hava odaklı ilerledim. Hava bükme sanatı ile resmen çıldırmıştım. Ardından o hediyemi keşfettim: kan bükme. Nasıl bulduğumu o günkü ruh hâlimle kesinlikle hatırlamıyordum ama bildiğim tek şey, kırmızı ay zamanında bana saldırmak için yanaşan kurt sürülerini def ettiğimdi. Bu benim için mucize gibiydi. Zaten hava bükme ile o kadar odaklıydım ki yaptığım şeyleri hatırlamıyor ama aklıma kazındığı için otomatik olarak uygulayabiliyordum.
Mutluydum; kimse benimle uğraşamıyordu çünkü bende bir tuhaflık olduğunu artık diğerleri de fark etmişti. Büyük ihtimalle lanetli kötü bir ruh olduğumu düşünüyorlardı. Ama bu yalnızlık benim için önemliydi çünkü Tom'un yanında o kadar zamanım olacağını düşünmüyordum.
Vücudumdaki şekilleri fark etmeden önce Fransa'nın Diagon Yolu diyebileceği yeri de keşfetmiştim. Filmlerden gördüğüm gibi, küçük bir parkın içinde güzel bir kadın heykelini üç defa tıklatıyordunuz. Kadın eteğini yana çekiyor ve demirden geçiyordunuz. Fransa'nın sihir dünyası inanılmaz güzeldi. Benim için ve Tom için tarihi kayıtlara geçecek bir olaydı; çünkü çiçeğe bir adım daha yakındım.
Bir süre etrafımı ezberlemeye çalıştım. Gezdim, insanları inceledim, yeteneklerimi kullandım, sonra insanların arasına karışmaya başladım. İnsanları pek sevmesem de kendimi sevdirmem gerekiyordu. Kısa süre sonra herkes beni tanıyor ve seviyordu. Para kazanıyor, kitap alıyordum. Artık büyü olarak da kendimi eğitiyordum. Bunları uygulamak için asa da gerekiyordu. Elbette karaborsa gibi kötü insanlarla da bağlantım vardı ve şaşılacak şekilde beni severlerdi.
İlk başlarda çocuk olduğum için sevgi vardı, güven yoktu; sonra güvende olunca her şey avucumun içindeydi. Sihir bakanının takip edemeyeceği yasadışı bir ağsa, sadece bana ışık veren ve çeşitli renkleri olan bir taş. Bu taşlar bir yere sabitlenince ışık saçıyordu ama kimse görmüyordu. Sadece sizin görebilmeniz için isminizin baş harflerini yazmanız ve parmak izinizi eklemeniz gerekiyordu.
Sonra yazdıklarınızı gizleyen ve sadece sizin görebileceğiniz bir özelliğe sahip tüy kalemler vardı. Günlük için idealdi ama daha çok gizli yazışmalar için kullanılıyordu. Hepsi çok güzeldi ama benim en çok sevdiğim ve önemli bulduğum şey kitaplardı.
Yaklaşık bir yıla yakın bir süreyle orası benim evim olmuştu. Çeşitli sihirli eşyalara da sahiptim. Kimsenin sahip olmadığı sihirli eşyalara sahiptim. Şimdiden elimde geniş bir odaya açılan çantamdan daha büyük bir başka modelini bulmuştum. Benim için artık çalışma yerim olmuştu. Bulduğum sihirli hayvanlara orada bakıyordum; kitaplarda görmediğim her türlüsüne. Bakımları biraz zaman alsa da kendileri karşılayabilecekleri ortamı yaratınca bana gerek kalmıyordu.
-3 yıl sonra-
"Hey sen, küçük bayan!" Arkamı yüzümde koca bir gülümseme ile döndüm. Sihir dünyasında tanıdığım insanlar arasında güvenebileceğim tek kişi diyebileceğim tek insandı: Abraxas Malfoy. Onunla yazın, ben 9 yaşındayken karşılaşmıştım. Fransa'da ailesi ile birlikte gelmişti. Sonuçta Malfoylar sadece İngiltere'de ünlü değildi.
"Senin burada ne işin var, Malfoy, yolunu mu kaybettin?" dedim, şaka ile karışık tehdit dolu. Onunla tek İngilizce konuştuğum insandı. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile gri-mavi gözlerini üzerime dikerek sarı saçlarını geriye itti. Sol eli arkasındaydı.
"Lütfen, ben kibar bir Malfoyum..."
"Malfoy ve kibarlık," dedim sözünü keserek. İç geçirir gibi söylemiştim. Şaka amaçlı kaşlarını çattı.
"Elbette biz her zaman kibarlığımızı koruruz," dedi bana daha da yaklaşarak. "Ama konumuz bu değil," dedi, sonra yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Kaşları da gevşemişti. Sol elinde duran paketli kutuyu bana uzattı.
"Doğum günün kutlu olsun," dedi fısıldar gibi. Bugün 23 Mayıs Cuma günüydü. Bugün 11 yaşıma girmiştim. Kaşlarımı kaldırıp şaşkınlıkla bakınca yüzümü okudu ve gülmeye başladı. Yanaklarım kızararak kafamı çevirdim.
"Cidden doğum gününü mü unuttun?" dedi kibirli Bay Malfoy. Sinirle gözlerimi ona çevirdim. Bir iki adım geriye gitti. Bakışlarım onu biraz korkutmuş gibiydi. Ama ona uzun süre sinirli kalamıyordum; göz devirmekle yetindim. Abraxas elindeki kutuyu elime yapıştırdı, bir yandan da arkasına bakıp duruyordu.
"Özür dilerim. Uzun sürede görüşemedik, kusura bakma. Bugün son Fransa'ya gelişimiz; bu yüzden... ne zaman görüşebileceğimizi bilmiyorum," dedi üzgün bir ifadeyle. Gözlerimi kocaman açarak ona döndüm, sonra üzüntü ile kafamı eğdim.
"Hogwarts'a başlama yılımız geldi; nasıl olsa doğal olarak buraya gelmemen normal," dedim, sonra bunu ekleme ihtiyacı duydum. "Belki de kaydımı oraya aldırabilirim. Hogwarts'a."
Malfoy'un gözü parladı. "Gelirsen çok güzel olur; özellikle aynı binada olsak daha da iyi..."
"Abraxas!" diye bağırdı bir kadın sesi. İleride sarışın, uzun boylu bir kadın etrafına bakınıyordu. Malfoy üzüntü ile kafasını eğdi ve bana sarıldı. Sarılışına karşılık verdim.
"Görüşmek üzere," dedi kulağıma fısıldayarak, sonra bir saniye yüzüme baktı; ardından annesinin yanına koşar adımlarla ilerledi. Malfoy ile 9 yaşımda iken karnaval sırasında onun kaybolduğu zaman ona yardım etmem ile tanışmıştık. Ailesini bulmasına yardım ediyordum. Babası bir süreliğine buraya işi için kalmak zorunda kalmıştı. Biz de onun ailesini bulduktan sonra konuşmaya devam etmiştik. Sonradan birbirimize çok şeyler anlatmaya başladık. Bana Malfoylar ve safkan aileleri anlatıyordu. Ardından bir takım hediyeler getiriyordu bana. Aramız çok iyiydi. Ben de asi çapulcu olduğum için onun gibi bir ailenin pek hoş karşılamayacağı hediyeler vermiştim ama o çok beğenmişti. Birlikte uzun vakitler geçirmiştik. İnsanları sevmesem de onunla çok iyi vakit geçiriyordum. Gitmesi beni çok üzmüştü.
- Bir ay sonra -
Hava olduğundan daha da sıcaktı ve bu, benim alıştığım havadan çok ama çok uzaktı. Derimi yakıyordu. Bugün pek bir yere gitmemiştim. Biraz vakit geçse de Malfoy ile yüz yüze konuşmamak beni üzüyordu. Gerçi hâlâ baykuş ile de olsa görüşüyor, konuşuyor ve birbirimize bir şeyler yolluyorduk. Ama yüz yüze konuşmak farklıydı. Mektubumu bekliyordum. Beş yılı geçireceğim okula gitmeyi, görmeyi kesinleştirdiğini bilmeyi istiyordum. Bu benim hakkımdı.
Odamda, yatağımın üzerinde oturmuş, uzun sihirli yaratıkları anlatan kitapları okuyordum. Artık çeşitli hayvanlara baktığım için bu konuda bilgi edinmem gerekiyordu. Yavaşça bitirmeye 50 sayfa kalmış kitabımı kapayarak yatağımın üstüne koydum ve dışarıya baktım. Zamanlamam mı iyiydi, yoksa şansı mıydı, veya görüntüler mi görüyordum bilmiyorum; ama yoktan var olmuş gibi sislerin arasından açık mavi kıyafetiyle, koyu sarı saçlı çok güzel bir kadın çıktı. Hava çok sıcak olsa da bu sisler hiçbir zaman geçmezdi.
Merak ile kadının kapıyı çalmasını, çalışan kız ile konuşmasını ve o sevmediğim kadının gelip onu odasına yönlendirmesini dinledim. Bir iki dakika dinledikten sonra hızlıca ayağa kalktım ve sihre ait bütün delilleri çabucak temizledim. Ben işimi bitirince kapıma doğru sesler yaklaşıyordu.
"Bayan, yine soruyorum. Emin misiniz? Böyle bir ya- çocuğu neden istiyorsunuz? Okunuz da karışıklığa sebep olacaktır," dedi yönetici kadın.
"Madam, ben hiç bu kadar emin olmamıştım. Biz okulumuza her zaman yetenekli ve... farklı öğrencileri seçeriz. Okulumuzda karışıklığa sebep olmayacaktır. Size güvencesini verebilirim. Odası bu mu?" diye sordu sakin bir ses.
Bir süre ses olmadı; ardından kapı açıldı. Kaşlarım çatık yönetici kadına baktım. Benim gözlerime bakmıyordu, onun yerine yeri inceliyormuş gibi yapıyordu.
"Bu güzel Madam sana bir okul... her neyse, kendisi anlatsın," dedi ve dayanamayarak çekip gitti. Oda da sadece ben ve o sarışın kadın kalmıştık. Kadın, yüzünde kocaman güven verdiğine dikkat ettiği gülümsemesi ile bana bakarak kapıyı kapattı ve önüme sandalye çekerek oturdu. Benim görüntüm ile onun görüntüsü arasında dağlar kadar fark vardı.
"Ben Madam Aceline Alsatia. Beauxbatons Cadılar ve Büyücüler için ders veren bir okulda Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersi veren profesörüm," dedi. Bir yandan vereceğim tepkiye bakıyordu.
"Bir ne?" dedim, sanki bilmiyormuş gibi davranıyordum. Onca insan ile aram iyiydi ama ünlü biri değildim. İnsanlar benim yüzüme bile bakmazdı. İşim karaborsa ile ilgilenen insanlardı.
"Bir sihir okulu," dedi, ardından bir süre sessizlikten sonra konuşmaya devam etti.
"Sen bir cadısın," dedi.
"Cadı mı?" dedim, sesimin ve yüzümün hafif şaşkın göründüğüne dikkat ederek.
"Evet. Seni bizim okulumuza davet etmeye geldim," dedi. Çok güzel Fransızca konuşuyordu.
"Kanıtla. Bir cadı olduğunu bana kanıtla," dedim.
Mavi elbisesinin içinden asasını çıkardı ve saksılarıma dikilmiş ölü çiçeğe hafifçe dokundu. Aniden çiçekler sallanmaya, canlanmaya ve oynamaya başladı. Gülümsedim.
"Peki. Beni alabilirsiniz. Sizinim," dedim. Kadın gülümseyerek çantasının içinden güzel mektubu çıkardı ve bana uzattı. Açık bir şekilde mektubu aldım ve açtım. Ben okumaya başlamadan önce, elindeki para dolu olduğunu düşündüğüm ufak keseyi ve katlı kağıdı uzattı bana.
"Bu okul malzemelerini almak için bakanlığın özel kasasından bir miktar para; bu da alabileceğin yerlere nasıl gireceğini gösteren bir harita," dedi, ardından eğilerek selamlayıp gitti. Ben de heyecanla, hiç bilmediğim bir şeyi bilecek olmanın verdiği heyecanla okumaya başladım.
"BEAUXBATONS CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU
Müdür: Archer Carel Erig
Sayın Madam Azura,
Beauxbatons Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda yerinizin ayrılmış olduğunu size bildirmekten mutluluk duyarız. Gerekli kitap ve gereçlerin listesi ilişikte sunulmuştur. Ders yılı 1 Eylül'de başlamaktadır. Baykuşunuzu 31 Temmuz'dan önce göndermenizi dileriz.
Sevgilerimizle,
Blanch Carol
Müdür Yardımcısı"