Yiğit yaklaşık 10 kişiyi sınıra gönderdiğin de içim ratlasada çok geçmeden huzursuzluk vücudumu ele geçirmişti.
Çocuklar sevinçten annelerinin yanında duruyor onlara sarılıyordu. Bu kare ve an beklediğimden de güzeldi. Bu meslek kutsaldı. İlahiyattı. Bu vatana yardımın can fedanın her şeyi...
Geri kalan kişileri de benle birlikte çıktığın da içim huzur doldu.
Sınır arabalarına herkesi bindirdiğimiz de çoktan on beş dakika geçmişti bile.
Öbürleri ne yapıyordu bilmiyordum. Telsizden ne bir uyarı nede bir bildiri gelmişti ama umuyordum ki bir şey olmamıştı.
Rüya olmasını istemiştim bu sahnelerin lütfen bir rüya olsun.
Patlama sesi kulaklarımı doldurduğun da kendimi öldürmek istedim.
Esirleri taşıyan araba yanıp kül olurken bir şey yapamadığım için o kadar pişmandım ki.
Yiğit ise koşmasına gerek kalmadan saniyeler içinde kendini yerde bulmuştu.
Kadınların ve çocukların canına kast etmek bu kadar kolay mıydı gerçekten?
Bu kadar basit miydi?
Onları korumalıydık. Onları da insandan saymalıydık.
Ayaklarım beni artık taşıyamaz hale geldiğinde koridorun giriş kısmında kendimi yerde bulmuştum.
Yiğitte yanıma çöküp bana sarıldığında artık tutamadığım göz yaşlarımı engelleyemedim.
"Akasya ben... Çok üzgünüm."
Biliyordum. Biz başarsakta o zalim insanlar buna engel olmuştu.
Hiç mi vicdanları yoktu? O arabayı küle dönüştürürken içinde olan canları hiç mi düşünmemişlerdi?
Kaybetmiştik. Bu savaşın bir yanı yanıp kül olmuştu.
"Biz bu hataya nasıl düştük. Yiğit onları ben öldürdüm! Kurtarmıştık! Çok yaklaşmıştık. Sonları böyle olmamalı olamaz." Hıçkırığım boğazımda kaldı.
Haykırmak istedim ama sesim bir türlü çıkmadı.
"Senin bizim suçumuz değil Akasya. Biliyorum başardık ama daha kurtarabiliriz onların ruhunu rahatlatabiliriz." Yiğitin sözleri beni biraz olsun hafiflettiğin de nefes aldığımı hissedebiliyordum ama onlar yerine ölmeyi yeğlerdim. Bu yükle yaşamanın nasıl zor olduğunu daha önce yaşamıştım.
Artık bırakmamız gerektiğini biliyordum. Evraklar ve bellekler için harekete geçmemiz gerekiyordu.
Ayağa kalkarken Yiğitin uzattığı eli tutum. Saçıma yaptığım at kuyruğunun ön tarafı açıldığı için çıkan perçemlerimi kulağımın arkasına ittim.
Sınır kapısına açılan koridoru geçip orta bizim görev aldığımız koridordan geçerken esirleri aldığımız kapıya bile bakmadan ordan hızlıca uzaklaşıp bizi -sistem dedikleri- bilgi odasına kadar yürüdük.
Kapı da hiç güvenlik açısından asker göremeyince şüphe düzeyim arttı. Kapıyı yine sesiz bombayla açtığımda kapının yanlarına kendimizi siper ettik. Yiğit ayağı ile kapıyı açtığı anda kurşunlar karşımızdaki duvarda delikler açmaya başladı.
Biz canımız kurtarmak için duvara sırtımızı dayadığımız da silahların durmasını bekliyorduk. Kameralar imha halindeyken daha bilmediğimiz kamera var mı diye içimi korku saldı. Bizim çocuklar savunma da iyiydiler lakin bıraktığımız bir kamera bile bizi bitirebilirdi. Esirleri gönderdiğimiz araba da bundan dolayı bulunduğunu düşünüyordum.
Lanet olasıca heriflerin her yerini koparacak sonra dağdan aşağı atlamak için can atıyordum.
En sonunda durdukların da biz de sesiz kaldık. Adım sesleri kapıya yaklaştıkça daha çok gerginleşsem de nefesimi bile tutmuştum. Gelen kişi kapıya ayağını attığı an diz kapağımı midesine geçirip ufak bir takla atarak Yiğitin bulunduğu duvara dayandım. Oda adamın ensesine silahla vurup bayıltmıştı.
İçerde tek kişinin olduğunu zannetmiyordum. Böylece önemli bir odanın daha iyi koşullarda korunması gerekirdi ama ikimizde duvardan ayrılıp kapının önüne geçtiğimizde kimse yoktu. Tuzak olabilirdi ya da bizim bilmediğimiz bir önlem.
Yiğit önden kapıdan geçicekken "Bekle." Dedim sessizce.
Öne adımlayıp Yiğitin geçmesini engelledim. Yerler temizdi kapıyı açtığımız da bir ses ışık çıkmamıştı ama bu başka bir önlem olmadığı anlamına gelmiyordu ama bunu yapsa yapsa Demir ve Onur yapardı. Telsizin tek görüşmeli tuşlarına basıp Demirle iletişime geçtim.
"Demir sesimi duyuyor musun ben Akasya." Kısa bir süre sonra telsiz çektiğinde Demir bana tekrar döndü.
"Evet duyuyorum."
"Onurla iletişime geçmen gerek. Sistem odasını bulduk önemli belgeleri elimize geçireceğiz lakin kapı alarmlı bunu çözemiyoruz." Telsizin karşı tarafından Demirin düşünme sesleri geldi. En sonunda nefes verdiğinde.
"Sistem odasını şuan inceliyorum ama görünürde alarm veya tuzak yok. Onurla iletişime geçeceğim."
"Tamam anladım. Burda bir tuzak olduğuna eminim." Diyip telsizi kapattım.
Endişeli değildim bu işi çözeceklerdi. Yakanmayacaktık.
Demir bir iki dakika sonra bize döndüğünde hala kararımda kesindim.
"Akasya ses ver duyuyor musun beni ?"
Demirin sesiyle birlikte bulunduğumuz noktadan kapının önüne geçtim.
"Duyuyorum Demir. Gelişmeler neler ?"
Telsiz hafiften cızırtı çıkardığın da kapanmamak için direndi.
"Kapıda tuzak var lakin basit bir düzenek. Şaşırtma amacı ile konulmuş bir alarm."
Biliyordum. Dememe gerek yoktur herhalde.
"Nasıl geçeceğiz?"
"Öncelikle basit olduğunu zaten söyledim sadece kapının bir çıkıntısı var kilit kısmında anahtarın üstünde oraya sadece kağıt parçası tel toka her şey olur birşeyin tutması lazım o şekilde alarm kapanacaktır." Bu kadar kolay olmasını elbette beklemiyordum.
"Siz çökertemez misiniz?"
Demir arkadan kısık nefes verdi.
"Hayır. Denedim ama olmuyor. Bir türlü teknolojimiz oraya ulaşamıyor. Dediğim gibi çok basit ve başarılı bir düzenek."
Anladığımı belirten bir ses çıkardım.
"Beklemedeyim alarmı kapattığınızdan emin olun." Dedi ve telsizi kapattı.
Demiri bu yüzden seviyordum işte. Her işi yapabilecek kapasite vardı onda. Zeki çocuktu kafası bilgisayar mühendisi olması için yaratılmıştı adeta bu işte çok iyiydi ama daha da iyisi o vatanı için hizmet etmeyi tercih etmişti bu en büyük fedakarlıkdı.
Yiğitte kulağındaki kulaklıktan bütün her şeyi duyduğu için hızlıca harekete geçmiş sıkıştırmak için bir şeyler arıyordu.
"Yiğit!" Fıldır fıldır dönüyordu her tarafta o mu panik atakta ben mi bilmiyordum. İsmini seslenmemle durduğunda. "Evet?"
Saçıma elimi atıp perçemlerimi tutan tel tokayı saçımdan çıkardım.
"Aaa..."
"Ya." Dedim tatlı şaşırmasına karşın. "Ben direk kağıt parçası arıyorum hiç tel toka varmış gibi gözükmüyordu ki saçında." Dedi. Haklıydı sadece perçemlerimi saklamak için bir tane takmıştım. Onlar ise şimdi gözlerimin önünde rahatsız edici bir hisle sallanıyordu.
Yiğitin eline verdiğim tel toka parmaklarının arasındayken eli perçemlerimi tutarak kulağımın arkasına ittirdi.
Tebessüm ettiğinde yanağında olan çukur belirginleşti.
Kafamı hafifçe öne eğerek geri çekildiğim de oda fazlasıyla saçımla oylanan elini geri çekti.
Bende kızarmış yanaklarımı saklamak için onun önünden çekildim. Oda direk gözlerini önünde duran kapıya kilitledi. Tel tokayı kilit noktasında bir yere sıkıştırdığın da tık sesi gelmişti. Yiğitin hemen girmesini engelleyerek yerde duran çakıl taşını alarak kapıya doğru attım. Kontrolüm bittiğinde alarm bu sefer çalışmamıştı o yüzden bir sıfır öndeydik.
Ayağımı kapının eşiğine atıp içeri girdim.
Sorun yoktu. Ardından Yiğit de geçtiğinde sorunusuz atlatmıştık.
Bilgisayarların olduğu bölgeye kadar geldiğimde bilgileri almak için ajanlarımızın önceden hazırladığı şifreyi girdim. Bilgisayar ekranı hızlıca açıldığında. Belgeleri alması için USB Yiğite verdim.
Yiğit orda onları hallederken bende kalan sistemi incelemeye çalışıyordum.
Bizimki gibiydi ama değildi. Bu daha karışıktı anlamlandıramadığım şekilde daha fazla mekanizması vardı.
Detay değildi sadece daha fazlasıydı. Bütün kapılar kameralar gizli bilgiler buranın içindeydi ama biz ne kadarını alsak kârdı.
"Alaca timi dikkat sağ koridorda ayaklanma var toplu terör askerleri devriye geziyor." Onurun çağrısını dikkate alarak Yiğitle bakıştık. Sonuçta ayaklanma buraya geliyor olabilirdi. Tetbiri elden bırakmamalıydık.
Emek vererek yazıyorum destek olur musun 🪻🌌