Dedektif Robert Brown'un Evi
Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından süzülerek odayı aydınlatıyordu.
Dedektif Robert Brown, ancak sabaha karşı dört sularında uyuyabilmişti. Üzerinde çalıştığı dava oldukça karmaşıktı ve çözebilmek için günlerdir büyük bir çaba harcıyordu. Davada önemli ölçüde yol kat etmiş olsa da hâlâ cevaplanmamış pek çok soru vardı.
Yorgun düşmesine rağmen işine olan sevgisi ve bağlılığı onu ayakta tutuyordu.
Ancak o sabah, huzurlu uykusunu bölen şey ne davayla ilgili bir düşünce ne de dışarıdaki gürültü oldu.
Telefonun sesi.
Robert irkilerek uyandı. Birkaç saniye ne olduğunu anlamaya çalıştıktan sonra komodinin üzerindeki büyük, ahizeli telefonu eline aldı.
“Merhaba. Ben Polis Departmanı'ndan Cody. Bay Brown ile mi görüşüyorum?”
Robert uykulu bir sesle cevap verdi.
“Evet, benim.”
Karşı taraftaki adam kısa bir sessizliğin ardından konuştu.
“Bay Brown... Bunu size söylemek zorundayım. Dün gece saatlerinde oğlunuz, Michael Brown, terk edilmiş bir fabrikada ölü bulundu.”
Robert'ın uykusu bir anda tamamen açıldı.
Sanki başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi hissetti. Birkaç saniye boyunca konuşamadı. Boğazı düğümlendi.
“Ne...?”
Zorlukla yutkundu.
“Bu... Bu bir şaka değil, değil mi?”
“Hayır, efendim. Maalesef değil. Acınızı anlıyoruz. Ancak olayın bir cinayet olabileceğinden şüpheleniyoruz. Bu nedenle gerekli incelemeler ve otopsi yapılacak.”
Robert'ın eli telefonda daha da sıkılaştı.
“Otopsi mi?..”
Sesi titriyordu.
“Oğlumu ne zaman görebilirim?”
“Şu anda cesedi adli tıp birimine götürüldü. Dilerseniz oğlunuzun eşyalarını teslim alabilir ve kendisini görebilirsiniz.”
Robert başka hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı.
Üzerine doğru düzgün düşünmeden hazırlandı ve evden çıktı.
Adli tıp binasına vardığında koridorlar her zamankinden daha soğuk ve sessiz görünüyordu.
Kimliği doğrulandıktan sonra polislerden biri ona oğlunun eşyalarının bulunduğu kilitli poşeti teslim etti.
Robert poşeti titreyen elleriyle açtı.
Oğlunun kıyafetlerini eline aldı.
Bir an onları göğsüne bastırdı.
Sonra farkında olmadan kıyafetleri kokladı.
Oğlunun kokusunu hâlâ taşıyorlardı.
Robert'ın gözleri doldu.
Tam o sırada eli pantolonun cebine değdi. Cebin içinde küçük, katlanmış bir kâğıt olduğunu fark etti.
Kâğıdı çıkarıp açtı.
Üzerinde yalnızca birkaç kelime vardı:
“Seni seviyorum baba.”
Robert'ın gözlerinden yaşlar süzüldü.
Kendini tutmaya çalıştı.
Başaramadı.
Omuzları titremeye başladı. Nefesi kesiliyor, göğsünde ağır bir ağrı hissediyordu.
Canından çok sevdiği oğlu artık yoktu.
Ve Robert'ın içine en çok oturan şey, Michael ile son konuşmalarının bir tartışmayla bitmiş olmasıydı.
Keşke...
Keşke kavga etmeseydik.
Keşke ona o sözleri söylemeseydim.
Keşke daha iyi bir baba olsaydım.
Keşke yaşasaydın.
Ve keşke...
Senin yerine ben ölseydim.
Robert, gözyaşları ve elindeki kâğıtla morgun kapısının önünde öylece durdu.
Bir polis yanına yaklaştı.
“Beyefendi... O kâğıt delil niteliği taşıyor. Arkadaşlarımız fark etmemiş olabilir. Onu almam gerekiyor.”
Robert çaresizce polisin yüzüne baktı.
“Almasanız?”
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Bu, oğlumdan kalan son şey.”
Polis üzgün bir ifadeyle başını salladı.
“Maalesef almak zorundayım.”
Robert'ın eli titreyerek kâğıdı uzattı.
Polis kâğıdı aldığında Robert, sanki oğlundan kalan son bağı da koparılmış gibi hissetti.
Fakat tam o anda...
Acının yerini başka bir duygu aldı.
Öfke.
Robert gözyaşlarını sildi.
Bir dedektif olarak yıllardır insanların yalanlarını, suçlarını ve sırlarını ortaya çıkarmıştı.
Şimdi ise karşısında çözmesi gereken en kişisel dava vardı.
Bu bir cinayetti.
Robert, soğuk ve kararlı bir ifadeyle morga girdi.
Oğlunun yanına yaklaştı.
Bir süre hiçbir şey söylemeden ona baktı.
Sonra eğilip alçak bir sesle konuştu.
“Üzülme oğlum.”
Sesi soğuk ve sertti.
“Ben senin intikamını alacağım.”
Morgun sessizliği, sözlerinin ardından daha da ağırlaştı.
O gün Robert Brown, üzerinde çalıştığı davayı bir kenara bıraktı.
Artık tek bir davası vardı.
Oğlunun katilini bulmak.
——————————————————————————
De Clermont Malikanesi
Kahvaltı masasında herkes yerini almıştı.
Bu kez masanın başköşesinde Arthur De Clermont oturuyordu.
Hector'un yeri ise hâlâ boştu.
Henüz kahvaltıya inmemişti.
Aile, onun gelmesini sessizce bekliyordu.
Bir süre sonra yemek odasının kapısı açıldı.
Hector içeri girdi.
Elinde bir gazete vardı.
Hiçbir şey söylemeden masadaki yerine oturdu ve gazeteyi açtı.
Gözleri manşetlerde gezinirken bir başlık dikkatini çekti.
“Ünlü Dedektif Robert Brown'un Oğlu Michael Brown Cinayete Kurban Gitti!”
Hector'un yüzündeki ifade bir anda değişti.
Kaşlarını çattı.
Gazeteyi yavaşça indirdi ve babasına baktı.
Arthur, oğlunun bakışındaki değişikliği fark etmişti.
Gazeteyi Hector'un elinden aldı.
Manşeti okudu.
Ardından gözlerini oğluna çevirdi.
“Hector...”
Sesi oldukça sakindi.
“Bu bizimle ilgili değil, değil mi?”
Hector birkaç saniye cevap veremedi.
Sonunda başını eğdi.
“Bizimle ilgili, baba.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Özür dilerim.”
Arthur alnını ovuşturdu.
“Hector... Ben sana ne söyledim?”
Hector yutkundu.
“Her şey kusursuz olmalı, dediniz, baba.”
“Sen ne yaptın peki?”
Hector'un sesi kısıldı.
“Ben... Onun bir dedektifin oğlu olduğunu bilmiyordum.”
Arthur oğluna sert bir bakış attı.
“Bu hiç iyi bir savunma değil.”
Hector sustu.
Arthur gazeteyi masanın üzerine bıraktı.
“Madem bu hatayı yaptın, bundan sonra çok daha dikkatli olmalıyız.”
Masadaki diğer aile üyeleri şaşkınlıkla ikisine bakıyordu.
Arthur gazeteyi eline aldı ve manşeti gösterdi.
“Dün bir sevkiyat gerçekleştirildi. Saat on yedi otuz beşte.”
Bakışlarını Hector'a çevirdi.
“Ancak benim akıllı oğlum bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Şimdi gazetede ünlü dedektif Robert Brown'un oğlunun ölüm haberi yazıyor.”
Hector hemen söze girdi.
“Sevkiyatı yanlışlıkla gördü. Yaşamasına izin veremezdim. Adamlarımıza onu öldürmelerini emrettim.”
Bir an duraksadı.
“Ancak onun dedektifin oğlu olduğunu gerçekten bilmiyordum.”
Ruth'un yüzündeki endişe giderek belirginleşti.
“Baba... Ya fark edilirsek?”
Sesi titriyordu.
“Dedektif bir şey bulursa bu De Clermontların sonu olabilir.”
Arthur, Ruth'a cevap vermek yerine bakışlarını Luke ve Rosalié'ye çevirdi.
“Çocuklar.”
İkisi de dikkat kesildi.
“Siz ne düşünüyorsunuz?”
Luke ilk konuşan oldu.
“Şahsen önceliğimiz varsa delilleri ortadan kaldırmak olmalı. Daha sonra da dedektifin dikkatini farklı yönlere çekerek onu yanıltabiliriz.”
Arthur başını hafifçe salladı.
Rosalié bir süre düşündü.
Sonunda gergin bir sesle konuştu.
“Dede... Ağabeyimin söylediklerine katılıyorum. Fakat birkaç şey daha eklemek istiyorum.”
Arthur dikkatini ona verdi.
“Dedektif zeki biri. Ayrıca başvurabileceği çok fazla bilgi kaynağı var.”
Rosalié'nin sesi giderek daha kendinden emin bir hâl aldı.
“Bence onun bu bilgi kaynaklarını kesmeliyiz.”
Arthur'un dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
Rosalié'nin düşüncesi hoşuna gitmişti.
“Aferin, Rosalié. Gerçekten mantıklı.”
Arthur arkasına yaslandı.
“Babanız sizi iyi yetiştirmiş.”
Ardından Hector'a baktı.
“O hâlde bundan sonrasını Hector'la birlikte biz halledeceğiz.”
Bakışlarını yeniden iki kardeşe çevirdi.
“Siz ise dikkatli olacaksınız. Dışarıda söylediğiniz her söze dikkat edeceksiniz. Bu aileyle ilgili tek bir kelime bile yanlış kişiye ulaşmayacak.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Anlaşıldı mı?”
Luke ve Rosalié aynı anda başlarını salladılar.
“Anlaşıldı, dede.”
——————————————————————————
Dedektif Robert Brown'un Evi
Robert çalışma masasının başında saatlerdir oturuyordu.
Önündeki dosyanın kapağında tek bir isim vardı:
"Michael Brown."
Masasının üzerinde oğlunun eşyaları, polis raporları, birkaç fotoğraf ve otopsi için hazırlanan belgeler dağınık hâlde duruyordu.
Fakat Robert hiçbirine dokunmuyordu.
Gözlerini yalnızca oğlunun fotoğrafına dikmişti.
Sonunda fotoğrafı eline aldı.
“O gece neden o yoldan geçtin, Michael?”
Cevap yoktu.
Robert fotoğrafı masaya bıraktı.
Artık bir baba gibi değil, bir dedektif gibi düşünmesi gerekiyordu.
Önündeki kâğıda ilk soruyu yazdı.
1. Michael o gece nereye gidecekti?
Altına ikinci soruyu ekledi.
2. En son kiminle görüştü?
Sonra üçüncüsü:
3. Arabası neden olay yerinde değil de olay yerine iki kilometre uzaklıktaki yolun kenarındaydı?
Robert kalemini masaya bıraktı.
İşte bu soru onu rahatsız etmişti.
Michael'ın bedeni terk edilmiş bir fabrikada bulunmuştu.
Fakat arabası orada değildi.
Saatler ilerledi.
Robert önce oğlunun evden çıkmadan önce yaptığı son konuşmaları araştırdı.
Komşularla görüştü.
Telefon kayıtlarını inceledi.
O gece Michael'ın konuştuğu son kişilerin isimlerini tek tek yazdı.
İlk bakışta hiçbir şey olağan dışı görünmüyordu.
Ancak bir isim diğerlerinden farklıydı.
Thomas Reed.
Michael, ölmeden yaklaşık iki saat önce onunla konuşmuştu.
Robert hemen not aldı.
Thomas Reed — son görüşme.
Ardından telefon kayıtlarına yeniden baktı.
Michael'ın Thomas'la yaptığı konuşma yalnızca üç dakika sürmüştü.
Üç dakika.
Robert kaşlarını çattı.
Bir insan, ölmeden iki saat önce yaptığı son görüşmede ne konuşmuş olabilirdi?
Telefonun ahizesini kaldırdı.
Thomas Reed'in numarasını çevirdi.
Telefon birkaç kez çaldı.
Sonunda bir erkek sesi cevap verdi.
“Kim o?”
“Dedektif Robert Brown. Thomas Reed ile mi görüşüyorum?”
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
“Evet.”
Robert doğrudan sordu.
“Dün gece oğlum Michael ile konuştunuz.”
“Evet.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Beni aradı.”
“Ne hakkında konuştunuz?”
Thomas tereddüt etti.
“Hatırlamıyorum.”
Robert'ın bakışları sertleşti.
“Üç dakika boyunca ne hakkında konuştuğunuzu hatırlamıyor musunuz?”
“Hayır.”
Robert kalemini eline aldı.
“Peki Michael size nerede olduğunu söyledi mi?”
Bu kez sessizlik daha uzun sürdü.
“Hayır.”
Robert hiçbir şey söylemeden telefonu kapattı.
Kâğıda yalnızca iki kelime yazdı:
Thomas Reed — şüpheli.
Beş saat sonra otopsi raporu masasına ulaştı.
Robert zarfı açarken ellerinin titrediğini fark etti.
Raporda ölüm nedeni açıkça belirtilmişti.
Tek kurşun yarası.
Robert raporu okumaya devam etti.
Yakın mesafeden ateş edilmişti.
Michael'ın üzerinde boğuşma izleri vardı.
Fakat daha ilginç olan başka bir ayrıntı vardı.
Robert raporu tekrar okudu.
Sonra yeniden okudu.
Barut izi beklenenden azdı.
Robert sandalyesinden doğruldu.
“Bu nasıl mümkün?”
Rapora tekrar baktı.
Eğer silah yakın mesafeden ateşlendiyse, Michael'ın üzerinde daha belirgin izler bulunması gerekirdi.
Ama yoktu.
Robert hemen not aldı.
Silah mesafesi?
Altına bir soru işareti koydu.
Sonra raporun son sayfasına geçti.
Vücudundan alınan doku örneklerinin kum, nemli toprak gibi maddelerle temas içerdiği yazılıydı.
"Robert o fabrikaya zorla götürülmüş." Bu bilgiyle beraber yeni bir soru daha aklında canlandı. Ve not defterine yazdı.
"O araba dan neden indin?"
