1919, Londra
Malikâne, gri gökyüzünün ardından süzülen güneş ışıklarıyla yavaş yavaş hareketlenmeye başlamıştı. Hizmetçiler çoktan günlük işlerine koyulmuş, evin sessizliğini yalnızca ayak sesleri ve uzaktan gelen kuş cıvıltıları bozuyordu.
Hector De Clermont, koyu kahverengi tüvit takımı, ipek kravatı ve yeleğinin cebinden zinciri sarkan cep saatiyle çalışma odasında işlerine başlamıştı. Ailenin reisi olarak gününün büyük bir kısmını burada geçirirdi.
Bayan Ruth ise bahçede, kendi elleriyle yetiştirdiği zambakları suluyordu. Zambaklar onun en sevdiği çiçeklerdi. Nitekim malikânenin bahçesinde neredeyse yalnızca zambakların bulunması, bu sevgisini açıkça belli ediyordu.
Rosalié ve ağabeyi Luke ise salonda sabah çaylarını içiyorlardı.
Bir hizmetçi salona girerek başını hafifçe eğdi.
“Hanımefendi, beyefendi, kahvaltı hazır.”
Rosalié ve Luke, içmiş oldukları porselen çay fincanlarını koltuklarının yanındaki sehpaya bıraktılar ve yemek odasına doğru ilerlediler.
Hector çoktan masanın başındaki yerine oturmuştu. Solundaki sandalyeye Ruth geçti. Rosalié annesinin yanındaki sandalyeye yöneldi. Luke ise onun sandalyesini çekerek oturmasına yardımcı oldu.
Herkes yerini aldığında Hector, masaya kısa bir bakış attı.
“Başlayabilirsiniz.”
Hector'un otoriter sesiyle birlikte herkes yemeğine başladı.
Hector bir yandan gazetesini okuyor, Ruth ise çocuklarıyla sohbet ediyordu. Hector, konuşması gerektiğinde sohbete kısa cevaplarla dahil oluyor, ardından yeniden gazetesine dönüyordu.
Tam o sırada bir hizmetçi yemek odasına girdi. Hector'un yanına kadar ilerleyip hafifçe eğildi.
“Efendim, Bay Arthur De Clermont geldiler.”
Masa bir anda sessizliğe gömüldü.
Arthur yıllardır çiftliğinde yaşamını sürdürüyordu. Uzun zamandır malikaneye uğramadığı gibi, ondan gelen haberler de oldukça seyrekleşmişti.
Hector ayağa kalktı. Aile üyeleri de sanki emir almışçasına onunla birlikte ayağa kalktılar. Ardından hep birlikte malikânenin ana girişine yöneldiler.
Kapı açıldığında Arthur De Clermont tüm ihtişamıyla karşılarında duruyordu.
Hector, babasına donuk bir yüz ifadesiyle baktı.
“Hoş geldiniz... Baba.”
Son kelimeyle birlikte, ikisinin arasındaki uçurum sanki bir anlığına ortadan kalkmıştı.
Arthur, küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Hoş bulduk, oğlum. Uzun zaman oldu.”
Hector bir an yutkunmakta zorlandı. Fakat çabucak kendini toparladı.
“Gerçekten de uzun zaman oldu. İçeride konuşmamıza devam edelim.”
Arthur, onaylarcasına başını salladı ve içeri doğru ilerledi.
Herkes yeniden salona geçti ve koltuklardaki yerlerini aldı. Birkaç kısa konuşmanın ardından Hector ve Arthur birlikte çalışma odasına geçtiler.
Rosalié, ne konuştuklarını merak ediyordu. De Clermont ailesinde özel konuşmalar hakkında soru sormak kesinlikle hoş karşılanmaz, aile büyüklerinin konuşmaları sorgulanmazdı. Rosalié bunu çok iyi biliyordu.
Yine de merakına engel olamadı.
“Anne, babam ve dedem ne konuşacaklar?”
Ruth kaşlarını çattı.
“Rosalié, kuralları sana hatırlatmama gerek olmadığını düşünüyorum. Haksız mıyım, kızım?”
Rosalié, kurallara aykırı olduğunu bildiği hâlde sorusunu sorduğu için utandı. Başını önüne eğdi.
“Evet, anne.”
Luke, kız kardeşine destek olmak istercesine onun elini tuttu.
“Anne, Rosalié'nin merak etmesi çok doğal. Dedemin neden geldiğini bile bilmiyoruz. Üstelik şimdi bir de gizli gizli konuşuyorlar.”
Ruth, oğlunun savunmasına hoşnutsuz bir ifadeyle karşılık verdi.
“Luke, kız kardeşini savunmanı anlayabilirim. Ancak kurallar varsa uyulmak içindir. Sorgulamayı bırakın.”
Ruth'un sesi sakindi fakat otoriterliği tartışmaya yer bırakmıyordu.
Luke daha fazla konuşmaya cesaret edemedi.
Rosalié ise gözlerini annesinden kaçırarak ellerine baktı.
——————————————————————————
Hector, Arthur'un arkasından çalışma odasına girdi ve kapıyı kapattı. Arthur, odanın ortasında durup oğluna baktı.
“Beni yıllar sonra buraya çağırdığına göre önemli bir mesele olmalı.”
Hector masasına doğru ilerledi.
“Önemli.”
Arthur kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Dinliyorum.”
Hector birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra konuştu.
“Bu akşam bir sevkiyat var.”
Arthur'un yüzündeki ifade ciddileşti.
“Ne kadar önemli?”
“Oldukça.”
Hector masasının üzerindeki saate baktı.
“Saat on yedi otuz beşte.”
Arthur başını hafifçe eğdi.
“Ve?”
“Bu sevkiyatı tek başıma yapamam.”
Arthur, oğlunun yüzünü dikkatle inceledi.
“Yıllardır bu işlerin başındasın. Neden şimdi benim yardımımı istiyorsun?”
“Çünkü bu diğerlerinden farklı.”
Arthur sessizce bekledi.
Hector devam etti.
“Alıcılar farklı. Miktar fazla. Ve herhangi bir aksaklığı göze alamayız.”
“Benden ne istiyorsun?”
“Yanımda olmanı.”
Arthur kısa bir süre düşündü.
“Bunca yıl sonra beni yeniden bu işlerin içine çekmek istediğine emin misin?”
Hector'un bakışları sertleşti.
“Baba, senden bunu istememin bir nedeni var.”
Arthur oğlunun gözlerinin içine baktı.
“Öyleyse bu gece yanında olacağım.”
Hector başını salladı.
“Teşekkür ederim.”
Arthur kapıya doğru yöneldi. Tam çıkacakken durdu.
“Bir şey daha, Hector.”
“Ne?”
Arthur arkasını döndü.
“Bu sevkiyatın sorunsuz geçmesini istiyorsan, tek bir hata bile yapma.”
Hector'un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Yapmayacağım.”
Arthur odadan çıktı.
——————————————————————————
Saat 17.35
Sevkiyat sorunsuz ilerliyordu.
Kamyon, güzergâh üzerindeki tüm kontrol noktalarından herhangi bir sorun yaşamadan geçmiş ve sonunda buluşma noktasına ulaşmıştı.
De Clermont ailesinin adamları çevreye dağılarak bölgeyi kontrol altına aldı. Birkaç dakika sonra alıcılar da geldi.
Kamyonun arka kapıları açıldı.
Kutular tek tek indirilmeye ve alıcılara teslim edilmeye başlandı.
Her şey planlandığı gibi ilerliyordu.
Ta ki adamlardan biri yolun ilerisinde duran arabayı fark edene kadar.
Adam gözlerini kısarak araca baktı.
“Şurada bir araba var.”
Yanındaki adam başını çevirdi.
“Bizi ilgilendiren bir şey mi?”
“Bilmiyorum. Bir kontrol et.”
Tam o sırada arabanın kapısı açıldı.
İçinden genç bir adam çıktı.
Yaklaşık on dokuz yaşlarındaydı. Etrafına tedirgin gözlerle bakıyor, belli ki bir sorun yaşamış gibi yardım arıyordu.
De Clermont'un adamlarından biri yol kenarında bekliyordu.
Genç onu fark etti.
“Affedersiniz!”
Adam ona doğru döndü.
“Ne oldu?”
“Arabam bozuldu. Yardım edebilir misiniz?”
Genç birkaç adım daha attı.
Tam o sırada arkasındaki hareketliliği fark etti.
Kamyon.
Kutular.
Birbirlerine gizlice bir şeyler teslim eden adamlar...
Genç olduğu yerde donakaldı.
“Bunlar da ne...?”
Adamın yüzündeki ifade değişti.
Genç geri çekilmek istedi.
“Ben... Yanlış geldim.”
Fakat artık çok geçti.
Adam bir anda gencin kolunu yakaladı.
“Bırakın beni!”
Genç kurtulmaya çalışırken çevredeki diğer adamlar da onlara doğru yöneldi.
“Ne yapacağız bununla?”
“Patronu arayın.”
Adam cebinden telefonunu çıkardı ve Hector De Clermont'un numarasını çevirdi.
Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Efendim.”
Karşı taraftan Hector'un sakin sesi geldi.
“Ne oldu?”
“Bir genç sevkiyatı gördü. Bizi fark etti.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Kim olduğunu biliyor musunuz?”
“Hayır, efendim.”
Hector'un sesi bu kez daha soğuktu.
“Öldürün.”
Adam bir an bile tereddüt etmedi.
“Emredersiniz.”
Telefon kapandı.
Sevkiyat tamamlandığında hava çoktan kararmıştı.
Genç adam, şehrin dışında kullanılmayan eski bir fabrikaya götürüldü.
Etraf sessizdi.
Adamlar genç adamı içeri soktu.
Genç son bir kez konuşmaya çalıştı.
“Ne olur... Ben hiçbir şey söylemem.”
Kimse cevap vermedi.
"Son bir sözün var mı?"
Çocuk kekeledi. Sonunun geldiğini anladı. Gözlerinden yaşlar aktı.
"Ben... Babama bir mesaj bırakmak istiyorum."
"Pekala ama aptalca birşey yazmaya kalkma."
Kağıt ve kalemi gence verdi. Genç titreyen elleri ile sadece şu sözleri yazabildi;
"Seni seviyorum baba."
Adamlar yazdığı şeye bakınca hiçbirşey söylemediler. İfadesiz bir yüzle kağıdı elinden alıp cebine koydular. Ve gencin bileklerini iplerle bağladılar.
İçeride tek bir silah sesi yankılandı.
Ardından yeniden sessizlik çöktü. De Clermont ailesinin adamları sadece arkalarından bıraktıkları motor sesleri ile uzaklaştılar. Ancak bu ölüm De Clermont'ların başına bela olacaktı.
