Kapıdan çıkmadan masamdan pencerenin kulpunu aldı ve kapıda çok kısa bir süre durdu. Bana dönerek, "Unutma," dedi ve başıyla kapıyı gösterdi. Başımı salladığımda odadan tamamen çıktı ve alt kata indiğini duydum. Oturduğum yataktan kalktım ve dağılmış odamı toplamaya başladım. Yerden kıyafetleri alıp katlarken alt kattan gülme sesleri gelince merak ederek kapının yanından dinlemeye başladım.
"Elbette," dediğini duydum babamın mutlu bir sesle. Babam annemin yanında gerçekten mutlu oluyordu sanırım.
"Ne zaman?" Babam tekrar sordu. Annemin sesini duyamıyordum, sadece babamın sesi geliyordu ancak babam da pek anlaşılır yanıtlar vermiyordu.
"Kızı da alayım mı?" Benden bahsediyordu, nefesi tuttum ve dikkatlice dinlemeye başladım. Ne olduğunu anlamamıştım ama içime bir korku düşmüştü. Ne düşünüyorlardı? Neyi ne zaman yapacaklardı? Babam neyi onayladı?
Zihnim bu sorulara dolmuşken tuttuğum nefesimi verdim ve tam içeri dönecekken telefonun çaldığını duydum. Biraz daha geriye çekilerek dinlemeye devam ettim.
"Tatlım, telefonu uzatabilir misin?" dedi annem insanı manipüle edebilecek yumuşaklıkta bir ses tonuyla. "Al, Bora arıyor," dedi babam bozulmuş bir sesle. Babam, Bora'nın aramasına bozulmuş muydu? Böyle bir şeyin olması imkansızdı, herhalde tüm gün yaşadıklarımdan dolayı sağlıklı düşünemiyordum.
"Ne!" Annem korkuyla bağırdığında ürkerek olduğum yerde zıpladım ve daha dikkatli dinledim. "Ne diyor?" diye sordu babam merakla ama ses tonunda biraz da endişe vardı. "T-tamam, nerede hastane?" dedi annem zorlukla.
Babam sinirli bir şekilde, "Ne oldu ne hastanesi? Doğa, ne diyor!" diye bağırdı. "Tamam hemen geliyoruz sen git," dedi annem dağılmış bir sesle. "Doğa ne hastanesi? Konuşsana Doğa!" dedi babam endişeli bir sesle. "Annen," dedi annem zorlukla. "Kalbi durmuş, hastaneye götürmüşler." Yüzümde seyrek bir gülümseme oluştu ama bunu hemen sildim.
"Ne diyorsun Doğa sen? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?" Annem kendine gelmiş olacak ki daha güçlü bir sesle, "Doğru söylüyorum, hemen hastaneye gitmeliyiz. Afet!" Kapının arkasından hızlıca çıkarak aşağı baktım. "Efendim anne?" diye seslendim aşağı doğru.
"Çabuk hazırlan hastaneye gidiyoruz, babaannenin kalbi durmuş. Acele et!" diye bağırdığında hızlıca odaya geçtim ve bir pantolonla daha düzgün bir üst çıkardım. Giyinmeye başladığımda aşağıdan babamın korku dolu sesini duydum. "Doğa, gözünü seveyim, nerede bu hastane çabuk söyle," dedi ama dikkatimi çeken bir şey vardı. Babamın... Sesi titremişti.
Küçüklüğümden beri babamın annesine ne kadar düşkün olduğunu ve aynı şekilde annesinde ona ne kadar düşkün olduğunu biliyordum. Babam kahrolmuş olmalıydı. Giyindiğimde hızlıca aşağı indim ve salonun ortasında durdum. Korku dolu bir sesle, "Anne bu hastane nerede? Çabuk gidelim," dedim ve sesimi titrettim. Halbuki nerede olduğu hiç umurumda değildi ve onun ne durumda olduğunu önemsemiyordum, hatta hoşuma gidiyordu.
"Şehir hastanesindeymiş," dedi annem ama kelimelere ağzından zar zor çıkıyordu. Babam sert adımlarla evden çıktığında annemle bende arkasından ona yetiştik. Arabaya bindiğimizde aynadan babama baktım ve gözlerinin dolduğunu gördüm. Babam öfkeden midir, kaybetme korkusundan mıdır bilmem, gazı sonuna kadar köklüyordu. Telaşla emniyet kemeri taktığımda az kalsın yoldan geçen üç kıza çarpacaktık. Onların kim olduğunda bakmak için hafiften öne eğildiğimde; Eda, Deste ve Eslem'in olduğunu gördüm. Büyük bir nefes verince sakince yerime oturdum. Neyse ki çarpmamıştık, bu hızda onlara çarpsaydık ya ağır yaralanırlardı ya da ölürlerdi. Yan taraftan onlara baktığımda onları göremedim, çoktan geçmiştik.
Hastaneye giderken kaza yapmamamız için içimden bildiğim bütün duaları okudum ama babama da yavaşlamasını söylemeye korkuyordum. Bu haldeyken eğer ona yavaşlamasını söylersem yavaşlamak yerine daha da hızlanabilirdi.
Nihayet hastaneye vardığımızda babam arabayı gelişi güzel park etti ve hızlıca arabadan inip hastaneye girdi. Bizi unutmuş gibiydi. Annemle beraber zorla babama yetiştiğimizde babam oradaki danışmana sertçe, "Serpil Duman, nerede?" diye sorunca kadın oturduğu sandalyesini bir tık geriye ittirdi ve "Hemen bakıyorum," dedi alçak bir sesle. Kadın sarı saçlı, yeşil gözlü ve oldukça narin birisine benziyordu.
"Üçüncü kat, on altı numaralı oda," dediğinde babam sert bir şekilde asansöre doğru yürüdü. Ona yetiştiğimde merakla yüzüne baktım ve sert adımlarıyla hiç alakası olmayan, korku dolu masum bir ifade vardı yüzünde. Önüme döndüğümde asansörden inen birilerini gördüm. "Çabuk!" diye seslendim anneme, geride kalmıştı ve gözleri şimdiden kızarmıştı.
Asansörün kapıları kapanmadan yetiştiğimizde babam üçüncü kata bastı ve beklemeye başladık ancak şansımıza asansör her katta durdu ve birilerini alıp indirdi ve böylelikle biz de zaman kaybetmiş olduk. Babam ayağını yere vurup duruyordu. Stres yaptığı her halinden belliydi. Sonunda üçüncü kata geldiğimizde babam ikimizi de ittirerek asansörden çıktığında annem kolumdan tutarak beni de peşinde sürükledi. Kolumu ondan kurtarmaya çalıştım ancak buna izin vermedi. Gözlerinden damla damla yaşlar süzülüyordu ve yüzü de kızarmıştı. Saçları da hafiften dağılmıştı.
Bu kadın anneme o kadar kötülük etti ama annem onun için nasıl bu kadar endişelenebiliyor, bunu bir türlü anlayamıyordum. Abim odanın önünde duruyordu, bizi görünce eliyle burada durmamızı işaret etti. Başımı kaldırıp yukarıya baktığımda yoğun bakım yazdığını gördüm. Babamla annem arkamızda bulunan iki tane koltuğa oturdular ve biz de ayakta kalmış olduk. Annem kolunu babamın koluna geçirmişti ve başını da babamın omzuna yaslamıştı.
Anneme hayret ederek arkamı döndüm ve ondan şaşkınlığımı gizledim. Abime döndüğümde yaptığım hareketi onaylamamış gibi yüzüme baktı ve babamın yanına gitti. "Bir şey ister misin baba? Ne getireyim?" Daha fazla dayanamayarak, "Bir kolonya getireyim mi, pek iyi görünmüyorsunuz," dediğimde babam, "Ben iyiyim," diye çıkıştı ve oturduğu yerden kalktı. Annemin dengesi sarsılınca abim bana döndü ve, "Git bir kolonya, su... Bilmiyorum bir şey getir, annem iyi görünmüyor," dediğinde hızlıca arkamı döndüm ve koridorda dolanmaya başladım.
Sadece annem için endişeleniyordum, bu kadın için kendini yıpratan kadın için.
En sonunda su alabileceğim bir yer gördüm ve oraya doğru adımlarımı hızlandırdım. Suyu alırken kolonya olduğunu da gördüm ve hemen cebimi yokladım. Cebimden ne kadar para çıktığını bilmiyordum ama çıkan paranın hepsini karşıdaki adama uzattım. "Bir su, bir de kolonya," dedim ve hızlıca arkamı dönüp gittim. Arkamdan adamın seslendiğini duydum. "Ama bu para yeterli değil." Onu takmayarak daha da hızlandığımda odadan çıkan bir hemşireyle çarpışıyordum.
"Dikkat etsene," dedi hemşire kadın bana ters ters bakarak. "Üzgünüm," dedim ama duyduğun pek sanmıyordum. Sonunda annemlerin yanına geldiğimde abim elimden hızlıca suyu aldı ve anneme verdi. Annem titreyen elleriyle suyu alıp içmeye başladığında annemin bu güçsüz haline iğrenerek baktım. En küçük bir şeyde bile bu hale geliyordu. Rol mu yapıyor bilemezdim ama hiç de öyle durmuyordu.
Yavaşça kolonyanın kapağını açarken annem suyunu bana doğru uzattı ve ben de suyu alıp kolumun arasına sıkıştırdım. Kolonyayı açıp abime verdim ve o da annemin ellerine sıktı, kendi eline sıkıp annemin yüzüne sürdü. Babama baktığımda duvara yaslandığını gördüm. Korku dolu bakışlarla odanın camına bakıyordu. Perdeleri indirmişlerdi, yani hiçbir şey gözükmüyordu.
Bıkkınlıkla bakışlarımı anneme çevirdiğimde daha dik oturduğunu gördüm. Abim de yanına oturmuştu. "Abimler gelecek mi?" diye sordum isteksizce abime. Omuz silkti ve "Bilmiyorum ama gelemeyebilirler," dedi. Sahi onlar bu sabah Balıkesir'e gitmişlerdi. Gelemeyebilirlerdi. Başımı salladım ve arkamı döndüm. Arkamı tam döndüğümde odanın kapısı açıldı.
Babam çok hızlı bir şekilde ayağa kalktı ve annesinin yanına gitti. Annem de hemen ayağa kalktı, düşecek gibi oldu ama hemen kendini toparladı. İkisi de babaannemin yanına gittiklerinde, ben ağabeyimle geriden izliyordum.
Anneannemin vefatında babam hiç de üzülmüş durmuyordu, annem ise tam tersine kendini yerlere atarak ağlamıştı. Annemin ağlayışlarının arasından babama, "Hiç mi üzülmüyorsun?" diye sorduğunu duymuştum. Babam tok bir sesle, "Neden üzüleyim?" demişti. Babamın bu ruhsuzluğu karşısında ağlasam bile şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Annem bunu duyunca kendinden daha çok geçmişti.
Aslında anneannemin babama bir kötülüğü dokunmamıştı, her dediğini yapmıştı ama babam buna karşın hiç üzülmemişti onun ölümüne. İşte o gün babama gerçekten sinirlenmiştim ve ayaklarımı yere vurarak öfkeyle onun yanına gitmiştim. Daha ufacık bir kız da olsam bunun kabul edilemez olduğunun farkına varmıştım.
"Baba neden anneme öyle söyledin? Gerçekten hiç mi üzülmedin onun ölümüne?" diye sormuştum titreyen bir sesle. Dolu gözlerimi babama çevirdiğimde gözlerini duvara diktiğini ve parmaklarını sırayla masaya vurduğunu görmüştüm. Bu konu belli ki onu rahatsız etmişti ama ben bu sorunun cevabını babamdan almak istediğim için önüne geçtim ve ellerini ellerimin arasına almıştım. Bakışları bana döndüğünde tekrar sormuştum. "Onu hiç mi sevmedin baba?" Başını iki yana salladı. "Ama o sana çok yardım etti, o seni çok seviyordu," derken gözlerimden yaşlar akmaya başlamıştı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı ve ellerini çekip tekrar masaya koydu. "Baba lütfen," dedim ve bir elini tekrar tutarak ona daha çok yaklaştım. Boşta kalan eliyle yanağıma sert bir tokat geçirdiğinde yere düşmüştüm.
Şaşkınlıkla babama bakarken, "Bir daha gözüme gözükme, defol!" diye bağırmıştı. İlk defa o zaman şiddet görmüştüm. Ayağa kalkarken annemin aşağıda daha fazla ağladığını hatta bir yerlere vurduğunu duyabiliyordum. Çekinerek de olsa tekrar yanına gittiğimde, "Sana git dedim!" diye bağırdı ve diğer yanağıma da tokat atmıştı. Ağlayarak ona döndüğümde, "Ama bak annem çok üzgün çok ağlıyor," demiştim. "Ona yardım etmelisin." Sesim o kadar güçsüz çıkıyordu ki acınacak haldeydim. Babam saçımı sertçe çekerek kapıyı açtı ve beni dışarı çıkardı. Kapıyı kapatırken, "Burada olmasaydın en büyük yardımı yapmış olurdun," demişti korkutucu bir sesle. Kapıyı yüzüme kapattığında kendimi daha fazla tutamayıp kapıya yaslandım ve haykırarak ağlamaya başlamıştım.
Birden irkildiğimde kollarımı kavuşturdum ve geriye çekilip sandalyelerden birine oturdum. Bunu hatırlamak bile tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Gözlerim dolduğunda bakışlarımı tavana çevirdim ve gözyaşlarımın akmamasını sağladım. Üşüdüğümü hissettiğimde ayağa kalkmaya yeltendim ama omuzlarıma sıcak bir ağırlık çöktüğünde tekrar yerime oturdum. Bakışlarımı yanıma çevirdiğimde Bora'nın da yanıma oturduğunu gördüm. Bana bir peçete uzattı. Peçeteyi alırken ellerimin titrediğini gördüm bu yüzden peçeteyi hızlıca aldım ve gözlerimi sildim.
Bora biraz daha yaklaştığında kendimi ondan uzaklaştırmadım, buna gücüm yoktu. Bora sesini alçaltarak, rahatlatıcı bir ses tonuyla, "İstersen dışarı çıkalım," dedi. Başımı hafifçe salladığımda sandalyenin kenarına tutunarak ayağa kalktım ve titrek adımlarla kapıya doğru ilerledim. Bora önden bana kapıyı açtığında kendimi daha fazla tutamayıp ağlamaya başladım. Duvara tutunduğumda gözyaşlarım durdurulamaz bir şekilde akıyordu. Bora yanıma geldi ve, "Afet, lütfen bak. Ağlama ne olur yalvarıyorum sana. Lütfen," dedi güçsüz bir sesle. Gözyaşlarımı sildiğimde bana gerçekten yalvaran gözlerle bakıyordu. "Lütfen ağlama Afet," dedi. "Ben de çok üzülüyorum, lütfen," dedi ama sesi o kadar alçak çıkmıştı ki onu böyle çaresiz bıraktığım için kendimden nefret ettim ve daha çok ağlamaya başladım. Duvara yaslanmış bir haldeyken yere çöktüm ve yüzümü ellerimin arasına aldım ama hemen tekrar açtım. Yüzüme dokununca canım acıyordu.
Bora bana endişeli gözlerle bakarken, "Afet?" dedi. "Bana bak." Kafamı kaldırıp ona baktığımda yüzünde ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi bir ifade vardı. "Yüzün kıpkırmızı, ne oldu sana böyle?" diye sorduğunda derin bir nefes aldım ve ona babamın bu akşam yaptıklarını anlattım. Bora'ya hiçbir zaman yalan söylememiştim, zaten şimdi de her ne yalan söylersem söyleyeyim çok belli olacaktı, bu yüzden doğruyu söylemeyi tercih ettim.
Anlatmayı bitirdiğimde kendimi o kadar güçsüz hissediyordum ki olduğum yere daha çok siniştim ve artık gözyaşlarım durdurulamaz bir şekilde akıyordu. Bora derin bir nefes aldı ardından yanıma geçti ve o da yere oturdu.
"O zaten kendisinden başka kimseyi düşünmedi," dedim kısık bir sesle. Ağlamaktan sesim kısılmıştı. "Birilerine zarar verince her şeyin düzeleceğini sanıyor!" Derin bir nefes aldığımda Bora'ya döndüm ve onunda gözlerini bir yere diktiğini gördüm. Ellerini yumruk yapmıştı, fakat dikkatimi çeken bir şey vardı. Boynunda morluklar vardı. "Sana da yaptı, değil mi?" diye sorduğumda gözlerini kapattı ve başını önüne eğdi.
Bende önümde döndüğümde telefonunun çaldığını duydum. Bora ayağa kalktı ve telefonla konuşmaya başladı. Gözyaşlarım tekrar akmaya başladığında ellerimle yüzüme rüzgâr yaptım.
Hıçkırıklarımın arasından kiminle konuştuğunu anlayamamıştım.
Biraz sonra ağlamam geçtiğinde acıyla boşluğa bakıyordum. Bora
bana döndüğünde, "Şimdi daha iyi misin? Rahatlamış olmasın," dedi yatıştırıcı bir ses tonuyla. Başımı hafifçe salladım. "İçeri geçelim istersen," dedi Bora. Ayağa kalktığımda hastanenin önüne tanıdık bir araba geldi. Uzaktan kim olduğunu anlayamadım ve omuz silkip arkamı döndüm. Ağır adımlarla kapıdan girdiğimizde arkadan birisinin bize seslendiğini duydum.
"Bora!" Arkama döndüğümde Rüzgâr'la Ateş'in bize doğru koştuklarını gördüm. Bayağı koşmuş olmalılardı çünkü çok fazla terlemiş görünüyorlardı ve her ikisinin de yüzü kıpkırmızı olmuştu. Yanımıza geldiklerinde Rüzgâr soluk soluğa, "Babamlar nerede?" diye sorduğunda, "Üçüncü kattalar, hangi oda olduğunu hatırlamıyorum," dedi Bora.
"Hadi gidelim." Rüzgâr onları üst kata çıkarırken Bora son bir kez dönüp bana baktı ve gözünü kırptı. Gülümsemeye çalıştığımda ağır adımlarla ben de peşlerine takıldım. Abimler gözden kaybolmadan önce kısa bir süre durmuş, bir şey konuşmuşlardı ve sonrasında Ateş geriye dönmüştü. Yanıma geldiğinde bakışlarımı ona çevirdim ve, "Neden geldin? Ben zaten yukarı geliyordum," dedim. Bir elini omzuma atarak hafiften öne eğildi ve endişeli bir sesle, "Pek iyi görünmüyordun," dedi. "Seni yalnız bırakmak istemedim."
Geriye doğru bir adım attığımda omzumdaki eli düşmüştü. Ellerimi arkamda birleştirdim ve, "Ben iyiyim, sen gidebilirsin," dedim sakin bir sesle. Başını iki yana sallayarak, "Hiç iyi gibi görünmüyorsun," dedi beni onaylamaz bir şekilde. Bir adım atarak tam yanımda durduğunda, "Ne oldu?" diye sordu. Sesinde merak vardı. "Bir şey yok, babaannem için endişelendim," diyerek yalan söyledim.
"Bu kadar duygusal olma işte, babaannemiz şimdi iyi. Baksana ne hale gelmişsin, çok güçsüzsün Afet," dedi küçümseyerek. Öfkeyle soluğumu verdiğimde merdivenlere yöneldim. Ateş de arkamdan bana yetişmeye çalışıyordu, ondan uzaklaşmak için olabildiğince hızlı çıkıyordum.
"Afet, niye asansörle çıkmıyoruz ki?" dedi Ateş yanıma geldiğinde. "Böyle çıkmak istiyorum," dedim ters bir sesle. "Ama istersen sen asansöre binebilirsin."
"Ben asansörlerden korkuyorum," dedi ve dirseğiyle koluma vurdu. Ondan nefret ediyordum. Evet, asansörlerden korkuyordum, bindiğimde çok tedirgin oluyordum ve Ateş bunu biliyordu. O yüzden bunu fırsat buldukça yüzüme vuruyordu.
Adımlarımı hızlandırıp daha hızlı bir şekilde merdivenleri çıktığımda Ateş'i geride bırakmıştım. Üçüncü kata geldiğimde bacaklarım ağrımaya başlamıştı. Bora'nın yanına geldiğimde, "Nasıl oldu? Babaannem, annem?" diye sordum. "Annem biraz kötüleşti arkada oturuyor şimdi," dedi ve eliyle arkasını gösterdi. "Babaannem iyi şimdi, ciddi bir şey yok. Yarın hastaneden çıkacakmış." Başımı salladığımda, "Biz ne zaman gideceğiz?" diye sordum. Omuz silkti. "Bilmiyorum, babama bağlı," dediğinde tekrar Rüzgâr'a döndü. Babamı aradığımda odada olduğunu gördüm.
Odaya arkamı döndüğümde Ateş'le karşılaştım. O bir şey diyemeden arkamı döndüm ve bu sefer annemin yanına gittim. Çok kötü duruyordu. Yanındaki sandalyeye oturduğumda bakışları bana döndü ve yüzünde silik bir gülümseme oluştu. Ben de ona gülümsediğimde beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Omzumda ıslaklık hissedince ağladığını anladım. Ne yapacağımı bilemedim ve ellerim havada kaldı. "A-anne," dedim şaşkınlıkla. Kendimi geri çekmek istiyordum ama o kadar sıkı sarılıyordu ki hareket dahi edemiyordum. Daha da sıkı sarıldı ardından kollarını benden ayırdı ve bana döndü. Derin bir nefes verdiğimde kalbim çok hızlı atıyordu. İstemeden elim kalbime doğru gittiğinde annem alçak bir sesle, "Özür dilerim," dedi. Başımı salladığımda, "Şimdi nasılsın anne? Daha iyi misin?" diye sordum. Gözleri kan çanağına dönmüştü ve bütün yüzü şişmişti.
"Evet," dedi. "Yani biraz daha iyiyim." Ona gülümsediğimde karşıdan Ateş'in beni izlediğini gördüm. Bakışlarımı tekrar anneme çevirdim, bana yardıma muhtaç gözlerle bakıyordu. Acınası bir haldeydi. Gözleri tekrar dolduğunda, "Anne bak, lütfen ağlama. Üzme kendini bu kadar. Hem bak babaannem iyiymiş şimdi, senin de iyi olman lazım, güçlü olman lazım. Üzülme, sil gözlerini," dedim yumuşak bir ses tonuyla. Çenesi titriyordu.
Gözlerini sildiğinde ellerinde yaralar olduğunu gördüm. Ellerini yüzünden çektiğinde, "Neden üzülüyorsun ki?" diye sordum. "Bak herkes iyi."
"Herkes iyi değil. Babana üzülüyorum, o çok kötü durumda." Babamın nasıl olduğunu şu an düşünemezdim.
"Onun yanına git, asıl ona moral vermen lazım, sen onun kızısın." Geriye çekilip, "Ama anne," derken sözümü kesti ve sert bir şekilde, "Git dedim sana Afet. Ona yardım et." İtiraz etsem de sonucun değişmeyeceğini bildiğim için ayağa kalktım ve babaannemin yattığı odanın kapısının önünde durdum. Kapıyı çalmadan önce gözlerim Bora'yı aradı. Biraz daha ileride, Rüzgâr ve Ateş'le beraber oturuyordu.
Yanına gidip, "Abi, odaya girebiliyor muyuz?" diye sordum. Bora bana şaşkınlıkla baktı. "Ne?" diye afalladığında sorduğum soruyu tekrarladım. Bora düşünürken bakışlarım anneme kaydı ve onun da beni izlediğini gördüm. Ona baktığımı görünce başıyla odayı gösterdi. Başımı hafifçe salladığımda tekrar Bora'ya döndüm. "Evet," dedi düşünceli bir sesle. "Girebiliyoruz."
"Teşekkür ederim," dedim ve tekrar kapının önüne geçtim. Derin bir nefes aldım ve kapıyı tıklattım. "Gel."
Babamın sesi. Kapıyı yavaşça araladığımda babamın yüzündeki üzgün ifade kendini sinirli bir ifadeye bıraktı. Kapıyı kapattığımda başımla selam verip babamın karşısındaki koltuğa oturdum. Babam bakışlarını babaanneme çevirdiğinde ben de ona baktım. Birkaç tane cihaz bağlamışlardı. Yanındaki ekranlarda da nabzı, tansiyonu gibi şeyler gözüküyordu. Tabi ben bunların hiçbirisinden anlamıyordum.
Babaanneme döndüğümde yüzünde yine kızgın bakan bir ifade vardı. Babama benziyordu. İfadeleri, huyları... Ona daha fazla bakamayıp bakışlarımı babama çevirdim. Omuzları düşmüştü ve saçları dağılmıştı. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum ve derin bir nefes aldım.
"Baba," dediğimde sesim beklediğimden alçak çıkmıştı. Babam bana döndüğüne kaşları düz bir çizgi halini almıştı. "Daha iyi misin?"
"Ne yapacaksın?" dedi tok bir sesle. Yutkunduğumda, "Yok, sadece seni merak ettim," diye cevap verdim. Başını salladı ve bakışları tekrar babaanneme döndü. "Onu seviyor musun?" diye sordu gözlerini babaannemden ayırmayarak. Şaşkınlıkla gözlerim açıldığında hemen kendime geldim ve, "Evet," diye cevapladım.
"Yalan söylüyorsun, onu hiç sevmedin," dediğinde bakışları tekrar bana döndü, gözlerimin içine bakıyordu. Ne yapacağımı bilemeyip ellerimle oynamaya başladım. "Afet Yıldız, bana bak ve doğruyu söyle. Onu seviyor musun?" Zihnim olasılıklar arasında hızla gidip gelirken ben gözlerimi oynadığım ellerime çevirmiştim.
Cevap vermediğimde, "Peki neden?" diye sordu. Bu soruyu sorduğunda aklıma bana yaptıkları geldi. Altı yaşımdayken çayı döktüğüm için bir gün boyunca odun taşıttırmıştı, yedi yaşımdayken babamın yanında ağladığım için beni bayıltana kadar dövmüştü.
Bu düşüncelerden kurtulmak için gözlerimi kapatıp açtığımda bakışlarım babaanneme döndü ve burada olduğumu bilseydi bunları tekrar yapabilecek olan o kadına baktım. Sürekli beni babama kötülüyordu, bana sürekli iftira atıyordu, herkesin yanında küçük düşürüyordu. Hem bunları sadece bana yapmıyordu, abimlere ve hatta anneme bile yapıyordu. Bir tek kendi oğlunu sevmişti, geri kalan herkesten ise nefret etmişti.
Gözlerimin dolacağını hissettiğimde tırnaklarımı avcumun içine geçirdim. Bunu böyle babama açıklamaya cesaretim yoktu. Babam cevap vermediğimi görünce eliyle yatağın diğer tarafında kalan koltuğu gösterdi. "Geç otur," dedi. Yerimden yavaşça kalkıp babamın işaret ettiği koltuğa geçtim. "Elini tut," dedi ve o da yerinden kalkıp açık pencereyi kapattı ardından tekrar yerine geçti. Titreyen elimi onun buruşuk eline götürüp tuttuğumda kendimi çok kötü hissediyordum ve kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı. Vücudumdaki bütün kaslar kasılmıştı, arkama bile yaslanamıyordum.
Birkaç dakika sonra babaannem yavaşça gözlerini araladı ve başını benim olduğum tarafa doğru yatırdı. Korkuyla elimi elinden çektim ve kucağıma koydum.
"Kimsin sen?" diye sordu babaannem pürüzlü bir sesle. Babam kendinden geçmiş gibiydi ve kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Alçak bir sesle, "Afet, torunun," diyebildim. "Afet," dedi ismimi hatırlamaya çalışıyormuş gibi. Başımı salladığımda, "Sen Doğa'nın kızısın, değil mi?" diye sordu. Ayağa kalkmaya çalışırken elimi tuttu ve beni kendine doğru çekti. "Senin burada ne işin var?" diye sordu. Ne diyeceğimi bilemeyerek elimi elinden kurtarmaya çalışıyordum.
"B-babaanne," dediğimde elimi ondan kurtarmıştım. Babamın yanına gittiğimde kucağında duran kalemle onu dürterek uyandırdım. "Ne var?" diye sordu halsizce. Sesimi alçaltarak, "Babaannem uyandı, doktora haber vereyim mi?" diye sordum. Babam hemen olduğu yerde toparlandı ve babaanneme dönerek elini tuttu. "Anne!" Babaannem bizi izliyordu, bakışlarını benden ayırıp babama çevirdiğinde "Oğlum!" dedi ve kollarını uzattı. Babam ona sıkı sıkı sarıldı ardından bana döndü ve yüksek sesle, "Git doktorlara söyle!" dedi. Başımı salladım ve kapıya yöneldim. Kapıyı tam açacakken babaannem seslendi. "Afet, diğerleri nerede?" Arkamı döndüm ve ellerimi arkamda birleştirdim.
Bu kadın beni bitirecekti. "Buradalar, seni bekliyorlardı," dedim saygıyla. Bana cevap vermeden bakışlarını tekrar babama çevirdiğinde hızlıca odadan çıktım ve abimlerin yanına gittim. "Babaannem uyandı!" Üçü birden hızlıca yerlerinden kalktığında geriye çekilmek zorunda kaldım. Rüzgâr, "Uyandı mı, ne zaman!" diye sorduğunda, "Şimdi uyandı," diye yanıtladım onu.
Bora Rüzgâr'a dönerek, "Git doktora söyle," dedi, ardından bana döndü ve "Afet sen de git anneme söyle," dedi. Başımı salladığımda hızlıca annemin yanına gittim. Uyumuştu, onu nasıl uyandıracağımı düşünürken yanında şişe olduğunu gördüm. Şişeyle annemi dürttüğümde aniden kalktı. Korkuyla sıçradığımda elimdeki su şişesi yere düştü. Annem, "Ne oldu?" diye sorarken yerden şişeyi alıyordum. Doğrulduğumda, "Anne babaannem uyandı!" dedim mutlu bir sesle.
Annem hızlıca yerinden kalktı ama sonra tekrar oturdu. Elini başına götürdüğünde ağzından bir inilti çıktı. "Anne sakin ol, yavaş davranman lazım," dedim onu yatıştırmayı umarak. Bir elini kaldırarak, "Tamam, tamam, merak etme," dedi ve sandalyenin kenarlarına tutunarak ayağa kalktı. "Abimler orada," diyerek elimle karşı tarafı gösterdim. Annem hızlı adımlarla abimlerin yanına gitti ve ben de arkadan ona yetiştim.
Annem yorgun bir sesle ama bir yandan büyük bir merakla, "Söylediniz mi doktora?" diye sordu. "Evet, söyledik," diye yanıtladı Ateş. Bakışlarım odaya döndüğünde babaannemin beni izlediğini gördüm. Yutkunarak önüme döndüğümde, "Anne ben dışarı çıkabilir miyim? Hava almam lazım," dedim. Hızlıca bana döndü ve "Tek başına çıkamazsın," diyerek abimlere baktı. "Ateş, gidin Afet'le biraz dışarı çıkın." Bakışlarımı Ateş'e çevirdiğimde gülümsediğini gördüm.
Ona arkamı dönerek odaya tekrar baktım. Bu sefer babamla konuşuyorlardı. Tekrar önümde döndüğümde Ateş'in yanıma geldiğini gördüm. "İnelim bakalım," dedi ve başıyla merdivenleri gösterdi. Ona ters bir bakış attığımda önden gittim.
Bahçeye çıktığımda Ateş'i arkamda bırakmıştım. Bunu fırsat bilerek bahçenin arka tarafına doğru gittim. Bir tane bank görüp oturduğumda ellerimle kendime rüzgâr yaptım.
Derin bir nefes aldığımda göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim. Başımı elime yasladığımda hissettiğim sıcak bir acıyla tekrar başımı kaldırdım ve bu sefer arkaya yatırdım. Midemin bulandığını hissettiğimde elim mideme gitti ve öne doğru eğildim. Kusacak gibi olduğumda ise hızlıca ayağa kalktım ve yan tarafımda duran çalıların arkasına kustum.
Midem boşaldığında sendeleyerek tekrar banka oturdum ve elimin tersiyle ağzımı sildim. Yüzüme her dokunduğumda kibrit değdiriyormuş gibi hissediyordum.
Nefes alışlarımı düzene soktuğumda yanıma birisi oturdu. Başımı çevirip baktığımda Ateş'in geldiğini gördüm. "Lütfen hasta olma, bir de seninle uğraşmayalım değil mi?" dedi alaycı bir şekilde ve yanağımdan makas aldı. Olduğum yerden hızlıca kalkarak bir elimle makas aldığı yanağıma rüzgâr yaptım ve, "Yapma, canım acıyor," dedim.
Ateş bankta kenara kaydığında, bankın diğer ucuna oturdum. Ona sırtımı döndüm ve etrafı izlemeye başladım. Gecenin sessizliğini ağustos böceklerinin melodileri dolduruyordu. Ateş bir elini omzuma koydu ve hemen geri çekti. Ona doğru döndüğümde, "Babaannem seni görmek istiyor," dedi. Tekrar arkamı döndüğümde, "Ben onunla görüştüm," dedim. "Siz görüşün biraz."
"Bizi istemiyor, sadece seni istiyor," dediğinde dayanamayıp, "Neden?" diye sordum. Omzunu silktiğinde ayağa kalktım ve bir şey demesini beklemeden yürümeye başladım. Ateş beni kolumdan tuttuğunda beni kendine çevirdi. Kolumu ondan kurtardığımda, "Sonuçları düşünerek hareket et," dedi uyarır gibi. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda bunu neden söylediğini anlayamamıştım.
Cevap vermeden arkamı döndüğümde bana doğru gelen annemi gördüm. "Afet! Seni arıyordum, çabuk gel. Herkes seni bekliyor," dediğinde başımı salladım ve annemle beraber asansöre gittiğimizde nefesimi tuttum ve düğmeye bastım. Annem telaş yapmış olmalı ki nefes nefese kalmıştı, yanımda aldığı sık nefesleri duyabiliyordum.
Asansör durduğunda önden çıktım ve annemi bekledim. O da çıktığında beraber odanın önünde durduk. Herkes bize baktığında babamın odadan çıktığını gördüm. Rüzgâr'ın yanındaydı, gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
"İçeri geç," dedi sakin bir sesle. "Seni bekliyordu." Başımı salladığımda kapıyı tıklattım ve içeriden babaannemin kalın, pürüzlü sesiyle, "Gel," dediğini işittim. Kapıyı yavaşça açıp içeri girdiğimde babaannemin doğrulduğunu gördüm. Gözümü kaçırıp koridora bakan cama baktığımda perdelerin çekili olduğunu gördüm.
"Gel, otur," dedi titreyen eliyle yanında duran koltuğu göstererek.
Geçip oturduğumda ellerimi birbirine kenetleyip kucağıma koydum. Gözleri ellerime kaydı ama hemen bakışlarını gözlerime çevirdi.
Çökmüş, kıpkırmızı olmuş yeşil gözleriyle bana bakıyordu. Dudakları çatlamıştı ve saçları dökülmüştü. Onu böyle görünce yutkunmadan edemedim.
"Mutlu musun?" diye sordu sanki bu yaşadıkları benim suçummuş gibi. Sonuçları düşünerek hareket et. Yalan söylemeyi hatta rol yapmayı seçtim.
Aptalı oynayarak, "Nasıl yani?" diye sordum anlamamış gibi. "Bu halde olduğum için mutlu musun?" Hızlıca başımı iki yana salladım ve "Niye mutlu olayım ki?" diye sordum. "Şu an hastanede olman beni çok üzüyor," dedim. Başını bir kez aşağı yukarı salladı ve bir şey düşünüyormuş gibi yüzüme baktı.
Gözlerimi kaçırdığımda elini uzatıp kenetlenmiş ellerimin üzerine koydu. Ürperdiğimi hissettiğimde bakışlarım babaanneme kaydı. Tane tane, "Senin gelmene gerek yoktu," dedi benden iğreniyormuş gibi. Hızlıca, "Nede öyle dedin ki babaanne?" diye sordum. "Tabii ki gelecektim, seni çok merak ettim."
"Peki baban çağırmasaydı gelecek miydin?" Gözlerim şaşkınlıkla açıldı ve olduğum yerde kaskatı kesildim. Kendi isteğimle evde kalabilirdim, neden gelmiştim? Babaannem ellerimi daha sıkı tuttuğunda bakışlarım ona döndü ve tek kaşının havaya kalktığını gördüm. Kendime gelerek, "Evet, gelecektim," diye yalan söyledim.
Babaannem gittikçe ellerimi daha sıkı tutuyordu ve tırnakları ellerime batmaya başlamıştı. Umursamaz bir şekilde, "Peki," dedi ve gözlerini tekrar gözlerime dikti. Sanki bir şey hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Dayanamayıp gözlerimi kaçırdığımda boşta kalan eliyle yaklaşmamı işaret etti.
Koltuktan ona doğru biraz eğildiğimde alçak bir sesle, "Afet Yıldız," dedi. "Odunlukta ki kız sen miydin?" diye sorduğunda bir an ne demek istediğini anlayamadım, sonra aklıma köye gittiğimiz zamanlar geldi. Beni odunluğa gönderip, odun taşıttırıyordu. Bir kere hafızasını kaybetmişti ve ondan sonra da unutkanlık başlamıştı. Beni her odunluğa gönderdikten sonra kendisi de gidiyordu ve odunların azaldığını görünce bana kızıyordu.
Doğruyu mu söylesem yalan mı söylesem bilemedim. Gözlerimin içine bakan yeşil gözleri anlam veremediğim bir duyguyla bakıyordu. Nefesim kesilmeye başladığında doğruyu söylemeyi tercih ettim.
"Evet, bendim." Yakamı tutup beni kendine daha çok çekti.
Tıslayarak, "O sendin," dedi. Sıcak nefesini yüzümde hissedebiliyordum. "Sen Kerem'in kızıydın değil mi? O Afet sensin!" Nefesimi tuttuğumda elini yakama daha çok geçirmişti. Kendimi geri çekmeye çalıştım ama o kadar sıkı tutuyordu ki bu haldeki bir kadının bu kadar güçlü olmasına şaşırmıştım.
Nefesini verdiğinde fısıldayarak, "Keşke hiç doğmasaydın, sadece bir fazlalıksın ve itibarımızı lekeledin," dediğinde gözlerimi kapattım ve ellerimle koltuğun kenarlarına tutundum. Kalbim deli gibi atıyordu ve nefes almamı engelliyordu.
Beni geriye doğru ittirerek yakamı bıraktı ve nefret dolu bakışlarla, "Çık dışarı," dedi öfkeyle. Hızlıca yerimden kalktığımda, "Camı aç ve öyle çık," dedi emreder gibi. Başımı hızlıca salladığımda titreyen ellerimle arkamdaki camı açtım. Kapıya yöneldiğimde başka bir şey demesini beklemeden kapıyı açıp çıktığımda yavaşça nefesimi verdim.
Herkes merakla bana döndüğünde kendimi toparladım ve hiçbir şey olmamış gibi yanlarına gittim. "Ne konuştunuz?" diye sordu annem. Ellerimi kaldırarak, "Bir şey konuşmadık ya, öyle hasret giderdik," dedim tekrardan yalana başvurarak.
Bugün çok fazla yalan söylemiştim ve bu yüzden kendimi suçlu hissediyordum. Konuyu değiştirerek, "Ne zaman taburcu olacak?" diye sordum anneme bakarak. "Sanırım yarın," dedi düşünceli bir şekilde. Başımla onu onayladığımda babama baktım. Hiçbirimize bakmıyordu. Bakışlarımı ondan ayırdığımda Rüzgâr'ın babamı izlediğini fark ettim. Babamın yanına gitti ve ona bir şeyler söyledi ardından anneme döndü ve "Anne biz gidelim istersen, sen babamla burada kal. Hem size yük olmuş olmayız," dedi abimleri göstererek.
Annem hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi başını salladı. Rüzgâr bana dönüp başıyla merdivenleri gösterdi ve ikiletmeden aşağı indim. Arkamdan diğerlerinin de geldiğini duydum.
Dışarı çıktığımızda az önce tanıdık gelen arabanın yanına gittik. Rüzgâr kapıları açınca o şoför koltuğuna, Bora yolcu koltuğuna bindi. Ateş'le ben de arkaya bindik. Hastaneden kurtulduğum için çok mutluydum. Cama dönüp huzurla dışarısını izledim.
Hiç beklemediğim bir anda önde savrulduğumda emniyet kemerime sıkıca sarılmıştım. "Abi ne oldu?" diye korkuyla sorduğumda, "Bir şe yok, kedi çıktı," dedi Rüzgâr sakin bir sesle. Derin bir nefes alıp verdiğimde tekrar cama döndüm.
*
Eve vardığımızda hızlıca cebimden anahtarı çıkarıp kapıyı açtım ve içeri daldım. Arkamdan abimleri beklemeden yukarı çıktım ve annemle babamın odasının önünde durdum. Bilmediğim bir sebepten ötürü içeri girmeye tereddüt ediyordum.
Cesaretimi toplayıp içeri girdiğimde odanın darmadağınık olduğunu gördüm. Giysi dolabının kapakları açıktı ve içindeki çoğu kıyafet yerlere atılmıştı. Babamın bana gösterdiği kemer, giysi dolabının kapağının üstünden sarkıyordu. Yutkunduğumda bastığım yere dikkat ederek yürürken ayağımın altında bir ıslaklık hissettim.
Bakışlarım yere kaydığında bastığım şeyin kırmızı olduğunu gördüm. Korkuyla etrafa göz gezdirmeye başladığımda duvarda da aynı renkte küçük lekeler olduğunu fark ettim. Nefesimi tuttuğumda hızlıca annemin dolabının yanına gittim ve çekmeceden bir tane krem aldım. Çekmeceyi kapatırken atındaki bölmenin hafiften açık olduğunu fark ettim.
Tereddüt ederek eğildiğimde yavaşça çekmeceyi açtım ve içerisinde bir not olduğunu fark ettim. Ellerim titremeye başlamıştı, yavaşça nota uzandım ve elime aldım. Sararmış küçük bir kağıttı.
Her bir hatanda, farklı bir acı yaşayacaksın. O yüzden daha dikkatli olmanı öneririm sevgili personelim.
Buruşmuş kâğıt ellerimin arasından kayıp düşerken dengem sarsıldı ve yan tarafımda duran masaya tutunmak zorunda kaldım. Bu odada olanlar, bu notu yazan kişi yüzünden olmuştu, ama bu notu kim yazdı? Ayrıca bu not babama mı yazılmıştı yoksa anneme mi?
Tuttuğum nefesimi verdiğimde eğilip yere düşen notu aldım. Bir kısmına kan olduğunu düşündüğüm şey bulaşmıştı. Korkuyla kâğıdı aldığım yere koydum ve çekmeceyi tam kapatmadım. Arkamı dönüp odayı incelemeye başladım.
Perdenin yarısı çıkmıştı, duvarlarda kan lekeleri vardı ve yerde ise kan göletleri. Yerde duran yatağın beyaz yorganı ve yastığının bir kısmı kana bulanmıştı. Onun yanındaki büyük yatak ise darmadağın duruyordu. Yatak başlığı kırılmıştı, bir kısmı yerde duruyordu. Üzerindeki yastıklar odanın dört bir yanına saçılmıştı. Yatağın üzerindeki yorgan ise yerde, bir kaç tane kan birikintisinin üzerine atılmıştı.
Masanın etrafını incelemeye başladım. Üzerinde çizikler vardı, annemin takıları masanın üzerine dağılmıştı. Masanın yan tarafında duran küçük dolaba baktığımda kan damladığını gördüm. Korkuyla elimi dolabın kapağına götürüp açtığımda neredeyse dilimi yutuyordum.
Gözlerim dolmaya başlamıştı, canım acımasına rağmen sertçe gözümdeki yaşları sildim. Dolabın içinde bir el vardı, büyük ve oldukça keskin duran bir bıçak elin tam ortasına saplanmıştı. Bacaklarım titremeye başlamıştı. Tutunacak yer aradım ama bulamadım. Dolabın kapağını kapattığımda büyük yatağa kendimi bıraktım.
O kimin eliydi? Bunu yapan, notu yazan kişi miydi? Zihnim olasılıklar arasında hızla gidip gelirken midemin bulandığını hissettim. Gözlerim yerdeki kanlara kaydığında aklıma gelen düşünceyle kanım donmuştu. Bu kanlar hala ıslaktı, gördüğüm elden hala kan damlıyordu, demek ki bu olay daha yeni gerçekleşmişti. O zaman, bunu yapan kişi veya kişiler, hala evde olabilirler miydi?
Kalkıp kapıya giderken başımın döndüğünü hissettim ve duvara yaslandım. Kendime geldiğimde çıkmadan önce odaya hızlı bir bakış attım ve kapının önünde, temiz bir yerde kana bulanmış çoraplarımı çıkardım ardından kapıyı açıp kendimi dışarı attım.
Odadan çıktığımda karşımda duran Ateş'e baktım. Bana sanki çok büyük bir suç işlemişim gibi bakıyordu. Gözlerimi devirip odama gitmeye çalıştım ama omuzlarımdan tutarak gitmemi engelledi.
Korku dolu bakışlarla ona baktığımda üzerime doğru eğildi. "Orada ne işin var?" diye sordu sorgulayarak. Tek nefeste, "Kreme ihtiyacım vardı, ona bakmak için girdim," dedim. Verdiğim cevabı beğenmemiş gibi bir hali vardı. Omuzlarımı oynatmaya çalıştım fakat bu sefer beni geriye doğru itti ve sırtımı duvara yasladı.
"Gerçekten krem aradığına emin misin?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. Nefesimi tuttuğumda hızlıca başımı salladım. "Abi," dedim cılız bir sesle. "Bırak gideyim." Beni sorguya çekiyordu ama ben ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Bu sorular için hiç doğru bir zaman değildi.
"Neden kaçıyorsun?" diye sordu imalı bir şekilde. Ellerimi kaldırarak, "Bir şeyden kaçmıyorum, gerçekten," dedim hızlı bir şekilde ama Ateş pek inanmış gibi görünmüyordu. "Göreceğiz," dedi ve omuzlarımı bıraktı. Direkt merdivenlere yöneldim ve alt kata indim. İçeride abimleri göremeyince onları aramaya başladım sonrasında dışarıda olduklarını gördüm. Onları orada görünce rahatladım ama bu uzun sürmedi.
Ya hâlâ evdelerse?
İlk olarak mutfağın yanında duran kilere yöneldim. Orada bir şey bulamayınca kilerden çıktım ve koridora yöneldim. Koridorun sonunda bir tane oda vardı ama neresi olduğunu bilmiyordum. Odaya doğru ilerlediğimde ayağıma bir şey takılınca sendeledim ve düşecek gibi oldum. Neye takıldığıma bakmak için arkamı döndüğümde yerde bir çıkıntı olduğunu fark ettim.
Eğilip halının ucunu kaldırdığımda o çıkıntının aslında bir kapak olduğunu gördüm. Açsam mı açmasam mı diye düşünürken birisinin beni izlediği hissine kapıldım. Etrafıma bakındığımda kimseyi göremedim ayrıca korkudan ellerim titremeye başlamıştı.