İçeriğe geç

AİLE

Bölüm 11 · 19 dk okuma

AİLE

Bölüm 11

10. Çıkmaz Sokak Çıkışları

Deli gibi terliyordum fakat bir yandan da tir tir titriyordum. Yorganı biraz daha üzerime çektim. Yorgundum, gözlerimi kapaklarım birbirinden ayrılmıyordu ama bir türlü uykuya dalamıyordum.

Yorganı üzerimden itip yavaşça ayağa kalktım ve camı açtım. Hava almak iyi gelebilirdi. Dışarıda esen hafif rüzgâr yüzümü okşarken dirseğimi pervaza koydum ve çenemi avcumun içine koydum.

Midem hala bulanıyordu ama kendimi rahatlamış hissediyordum. Ne kadar üşüsem de camı hemen kapatmak istemedim. Yolun kenarında camımdan görülebilen sadece bir tane sokak lambası vardı. Onun da ışığı yanıp sönmeye başlayınca camı yavaşça kapattım ve perdeyi çekip yatağa geçtim.

Hava almak iyi gelmişti. Kendimi daha iyi hissediyordum fakat midemin bulantısı geçmiş değildi. Yorganı burnuma kadar çektim ve yatağın içince cenin pozisyonu alarak küçülebildiğim kadar küçüldüm. Belki daha az yer kapladığımda daha az üşürdüm?

Gözlerim kapandığında ciğerlerime dolan temiz hava biraz olsun uykuya dalmamı kolaylaştırmışı.

*

Geçen gece gördüğüm sarhoş adam ve onun yanında, silahla yanında tuttuğu teyzem tam karşıda duruyordu. Bir elimdeki cam şişeye bir de adama bakıyordum. Şişe, titreyen ellerimin arasından kayıp yere düştüğünde korkuyla başımı kaldırıp bir adım geriye gittim. Adam silahı, teyzemin şakağına dayadığında gözlerim dolmaya başlamıştı.

"Bunu sen yaptın ve kimseye söylemedin," dedi adam. Onlara doğru gitmeye başladığımda silahın ucunu bana döndürdü. "Ben hiçbir şey yapmadım. Ben kimseye zarar vermedim," diye bağırmaya başladım. "Ona zarar verme. Doğru söylüyorum, bak, ben hiçbir şey yapmadım."

Adam bir adım atıp yanıma geldi ve cebinden küçük bir bıçak çıkardı. Titremeye başladığımda terlediğimi hissettim. Yavaşça geriye bir adım atığımda adam saçımdan tuttu ve yüzümü teyzeme çevirmemi sağlamıştı.

Yüzü sapsarıydı, gözlerinin altı morarmıştı, dudağının bir kenarı patlamış gibi görünüyordu. Elleri ve ayakları, oturduğu sandalyeye kalın iplerle bağlanmıştı. Adam bıçağı karnıma yaklaştırdığında dişlerini sıkarak, "Tek kelime etme, bir yere gitmeyi de düşünme," dedi.

Yutkunduğumda artık ağlamaya başlamıştım. Silahı tekrar teyzeme çevirdiğinde ilk olarak göğsüne ateş etti, sonra karnına, ondan sonra da kafasına. Haykırdığımda onun yanına gitmeye çalıştım fakat adam omzumdan tutup beni kendisine çevirdi ve bıçağı karnıma sapladı. Elime bulaşan kanı görmemle haykırmam bir oldu.

Nefes nefese yataktan kalktığımda kusmak üzereydim. Neredeyse koşarak banyoya girdim ve kusmaya başladım. Bir elimle önüme gelen saçları tutuyordum diğer elimle de lavaboya tutunuyordum.

Kusmam bittiğinde banyodan çıkıp mutfağa indim ve bir bardak su doldurup içtim. Bardağı yavaşça masaya koyarken ellerimin titrediğini fark ettim.

Derin soluklar alıp yavaşça verdim. Sadece bir kabustu, hiçbir şey olmadı. Işığı kapatıp yavaşça merdivenleri çıktığımda yatak odasının ışığının açık olduğunu gördüm. Hızlı bir şekilde odama geçtim ve kapıyı kapattım. Yatağa geçtiğimde içimden dualar ediyordum, umarım babam değildir diye.

Sessizce bir süre kim olduğunu anlamak için bekledim. Tamam, sorun yoktu. Büyük bir rahatlamayla nefesimi verdim ve omuzlarımı serbest bıraktım.

Kendimi mi kasmıştım?

Yorganı burnuma kadar çektim ve iyice ısınmaya çalıştım. Aslında sanki daha az üşüyor gibiydim fakat kendimi hala halsiz hissediyordum.

*

“Hala ateşin var.” Alnımdan bir ağırlık kalktığında gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Nihayet gözlerimi açtığımda yanımda oturan Bora’yı gördüm. Ellerimle yatağa tutunup oturur bir pozisyon aldığımda Bora bir tane hap uzattı. Diğer elinde bir bardak su tutuyordu.

“İlaç,” dedi. “İyileşmen için.” Başımı sallayıp hapı aldım ve ağzıma attım. Elinden suyu alıp büyük yudumlarla içtiğimde boğazımdan geçen suyun soğukluğu ürpermeme neden oldu.

Boş bardağı Bora’ya geri verdiğimde bana endişeli bir şekilde bakıyordu. “Daha önce hiç böyle hasta olmamıştın,” dedi şaşkınlıkla. “Başka bir şeyin var mı?” dedi. Kısa bir süre ne dediğini anlamaya çalıştım. Sanki beynim durmuş gibiydi. Sonrasında, “Biraz midem bulanıyor ve azıcık başım ağrıyor,” dedim güçsüz bir sesle.

“Üşüyor musun?” Başımı iki yana salladım. “O kadar değil.” Yavaşça kalkıp odadan çıkarken arkasını döndü ve “Şimdi biraz yat, dinlen, uyu. Ben sonra yine yanına geleceğim,” dedi. Başımı salladığımda elimi kaldırıp onu durdurdum. “Babam, bir şey der mi?” dedim çekingen bir şekilde. Bora bakışlarını kaçırdı ardından, “Sen bunu düşünme,” dedi. “Sadece dinlen.” Başımı salladığımda odadan çıktı. Kendimi yatağa bıraktığımda olabildiğinde yorganın içine girdim.

*

Gün içinde o kadar fazla uyuyup uyanmıştım ki kendimi sersem gibi hissediyordum. Yavaşça yorganı üzerimden itip ayağa kalktım ve cama doğru ilerledim. İlaç iyi gelmişti, midemin bulantısı azalmıştı fakat başım ağrıyordu. Pencereye geldiğimde açıp içerisinin hava almasını sağladım.

Hava kararmaya başlamıştı. Üşüdüğümü hissettiğimde camı kapattım ve tekrar yatağa geçtim. Yorganı kafama kadar çektiğimde gözlerimin kapandığını hissettim. Daha fazla uyumak istemiyordum. Gün içinde yeterince uyumuştum ne de olsa. Yatağımın yanında duran küçük saati elime aldım ve arkasındaki ışığa basarak içinin aydınlanmasını sağladım.

21.48

Yattığım yerden doğrulduğumda kapıya doğru ilerledim ve yavaşça kapı kolunu indirip dışarı çıktım. Banyoya girdiğimde kapıyı sessizce kapattım ve musluktan soğuk suyu açıp yüzümü yıkadım. Bütün bedenim titrese de kendime gelmek ve başımın ağrısını geçirmek için yüzümü birkaç defa yıkadım.

Musluğu kapattım ve yan taraftan bir havlu alıp yüzümü sildim. Hala canım acıyordu fakat daha azdı, iyileşmeye başlamıştı. Banyodan çıktığımda yavaşça kapıyı kapattım ve odama doğru ilerledim.

Parmak ucumda ilerlerken bir yandan aşağıyı kontrol ediyordum ve bir yandan ses çıkarmadan kapıyı açmaya çalışıyordum.

Ama biliyordum ki bu uğraşlarım boşunaydı. Banyoda musluğu sonuna kadar açmıştım, avuçlarımdan dökülen onca su... Hepsi ses çıkarmıştı hem de fazlasıyla. Çıkardığım sesi muhtemelen herkes duymuştu ve benim olduğumu anlamışlardı fakat ben bunu bile bile ses yapmadan kapı açmaya çalışıyordum.

Kendimi bir aptal gibi hissediyordum. Kapıyı açtığımda son bir kez alt katı kontrol ettim. Birisi var gibi durmuyordu fakat görebildiğim tek yer orası olduğu için kontrol etmem gerekiyormuş gibi hissediyordum kendimi.

Kapıyı kapattığımda dolabımdan başka giysiler çıkardım ve üzerimi değiştirdim. Bedenimin gördüğüm her bir parçasından tiksiniyordum. Olabildiğince hızlı bir şekilde giyindim ardından tekrar dışarı çıkma riskini göze alamayacağım için çıkardıklarımı dolabın altındaki çekmeceye katlayıp koydum.

Saçımdan tokayı çıkardığımda bu sefer bileğime geçirdim ve saçımı sıkı bir at kuyruğu yaptım. Tokayı bileğimden çıkarırken parmağımdan kaçtı ve sert bir şekilde bileğime çarptı. Dudaklarımı ısırdığımda öfkeyle ellerimi dizlerime koydum. Önüme düşen saçları geriye çekmedim. Bileğimde duran tokayı çıkarıp yere koydum ve yatağa uzandım. Ağzıma giren saçlarımı elimle çekiştirdim ve bir süre boş boş tavanı izledim.

Acaba bugün günlerden neydi? Telefonun ekranında en son Pazar gibi bir şeyler yazıyordu. Bugün Pazar olmalıydı. Yarın babam işte olacaktı. İçimi kaplayan sıcak mutluluğu yanında gelen soğuk ümitsizlik dondurmuştu. Yarın okul vardı yani aynı zamanda babam da işe gitmiş olacaktı fakat annem de işe gitmiş olacaktı. Babam eve geldiği zaman.

İçimi kaplayan derin ümitsizlik kalbimin sıkışmasına neden oldu. Kalkıp oturur bir pozisyona geldim ve bir süre nefesimin düzelmesi için öyle bekledim ardından kalkıp pencereyi açtım. Rüzgar dinmişti. Dirseklerimi pervaza dayadım ve sokağı izlemeye daldım.

Dışarısını seyretmeyi seviyordum. Dışarısı evden daha güzeldi, bir şey olursa en azından kaçacak yer vardı ve ayrıca bir sürü insan vardı. Saklanmak daha kolay olurdu. Evde saklanabileceğim çok az yer vardı, hatta yoktu bile. Dışarıda farklı kişiler vardı, hep aynı kişileri görmek zorunda kalmıyordu insan.

Sokak lambasının ışığı hala gidip geliyordu fakat aldırış etmedim. Şu an dikkatimi o mu çekiyordu, çeksin. Hoşuma gidiyordu. Işık yanıp söndükçe altında yatan kedi bir görünüyor bir kayboluyordu. Önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına attım ve yanağımı avcumun içine aldım. Işığın altında yatan kedinin yanına bir kedi daha geldi ve yanına oturdu. Onu korumak istermiş gibi etrafı inceliyordu.

Arkamda duran sandalyeye uzanıp altıma çektim ve oturarak dışarısını seyretmeye devam ettim.

Yatan kedinin rengi beyazdı, hafif tombik bir kedi gibi duruyordu. Yanına gelen ise siyahtı, dimdik duruyordu ve o da hafiften tombul gibi duruyordu. İkisinin zıtlığı yanıp sönen sokak lambasının altında o kadar hoş duruyordu ki. Birbirlerini tamamlıyorlardı. Dudağımın kenarı kıvrıldığında içimde bir sıcaklık hissettim.

Kapım aniden açıldığında korkuyla arkamı döndüm ve ellerimi duvara yasladım. Bora yavaşça kapıyı itip kapattığında rahatlamış bir şekilde nefesimi verdim ve ellerimi duvardan çektim ve onun yanına, yatağın köşesine oturdum.

"Nasılsın diye merak etmiştim ama," dedi ve ellerini kucağına koyup, "Daha iyi görünüyorsun," diye devam etti. Başımı sallayıp onu onayladığımda elini kaldırdı ve yüzüme yaklaştırdı. Nefesimi verdim ve gözlerimi kapattım ardından elini alnıma koydu ve ateşime baktı.

"Ateşin daha az, başın ağrıyor mu?" Bir süre bekleyip kendimi yokladım ardından, "Hayır," diye yanıtladım.

"Miden bulanıyor mu?"

"Biraz." Başını salladı. "İlaç ve yanında su getirdim. Bugün hiçbir şey yemedin, içmedin," dedi ve yan tarafındaki komodine uzanıp üzerinden bir bardak suyla bir hap aldı. Hapı elime aldım ve ağzıma attım ardından suyu içtim. Su, yine soğuktu. Dolu bardağı abimin eline verdim. "Teşekkür ederim." Bardağı yine komodinin üzerine koydu ve başını salladı.

Tekrar bana döndüğünde, "Yarın okula gidecek misin?" diye sordu. Başımı iki yana salladım. "Babam, gitmeyeceksin, demişti. Sadece karne günü git demişti." Gözlerini kaçırdı ve başını salladı. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum ve parmaklarımla oynamaya başladım.

"Annem izin alamaz mı?" diye sordum birden. Abim afallamış bir şekilde bana bakıyordu. Bu soruyu sormayı düşünmüyordum bile, birden ağzımdan çıkıvermişti. Bu söylediğime ilk başta şaşırdım ama daha sonra kendime geldim ve dikkatle abimden gelecek cevabı bekledim.

"Bilmiyorum, işe daha yeni başladı. Hemen izin vermeyebilirler." Parmaklarımla oynarken bir yandan da sorsam mı sormasam mı diye düşünüyordum. En sonunda sormaya karar verdim.

"Durumu anlatsa? Belki o zaman izin verirler." Cevap vermediğinde, "Olmaz, yani," dedim kısık bir şekilde. "Hiç sanmıyorum." Bakışlarımı kaçırdığımda etlerimi yolmaya başlamıştım. Abim ayağa kalktığında ona döndüm ardından tekrar ellerime döndüm. Abim yavaş bir şekilde kapıyı kapattığında içimde derin bir ümitsizlikle oturduğum yerden kalktım ve yeniden pencereye yaslanıp dışarısını izledim.

Kediler kaybolmuştu ve sokak lambasının ışığı azalmıştı, daha sönük yanıyordu. Bıkkınlıkla nefesimi verdim ve masamın üzerindeki bir kitaba uzandım. Kitabı elime aldığımda içinde bir şey olduğunu fark ettim. Yavaşça sandalyeyi çekip oturduğumda kitabı araladım. Bir zarf vardı, yıpranmış. Yavaşça zarfı elime aldım ve titreyen ellerimle açtım. İçinden katlanmış ve eskimiş bir kâğıt çıktı.

Derin bir nefes aldım ve kâğıdı açtım.

Tehlikedesin, hem de ailen de buna dahil. Babamız hala yaşıyor ve nerede olduğunu biliyor. Abla, büyük bir kumarın borcu olarak seni kullanmayı düşünüyor. Onun yanında uyuşturucu borcu da var. Ayrıca eşin de iflas etmek üzere. Dikkatli olun. Ben nerede olduğumu bilmiyorum ama sanırım babamın eline düştüm. Yanına gelen kişilerden konunun sizinle ve benimle ilgili olduğunu anladım. Etrafındakilere dikkat et. Her an abimi görebilirsin, kendini ondan korumaya, gizlemeye çalış.

İlk fırsatta tekrar yazacağım.

Canan

Kağıdı okumayı bitirdiğimde şok içinde kağıda bakıyordum. Bu mektup kimdendi, kimeydi, ne demek istiyordu? Bu mektup benim elime nasıl ulaşmıştı? Masaya koyduğum kitabı elime aldım ve kapağını inceledim. Bir yerden tanıdık geliyordu ama çıkaramıyordum. Birden aklıma geldiğinde kitabı masaya koydum ve tekrar mektubu okudum.

Annemin iş görüşmesinden önceki gün babamın işi çıkmıştı yani evde yoktu. O sırada annemle televizyona bakıyorduk. Annem aklına bir şey gelmiş gibi birden kalkmıştı ve elinde bir kitapla geri dönmüştü. Kitabı bana uzatırken, "İş yerinden babana vermişler," dedi, "O da bana verdi. Ben bunu okumam diye düşünüyorum o yüzden sana veriyorum, al okursun." Kitabın kapağı gözükmüyordu, dışında kap vardı. Kitabı aldığımda teşekkür edip odama çıkmıştım ve rafta rastgele bir yere koyup tekrar annemin yanına inmiştim.

Bu kitap o kitaptı. Mektubun arkasına da baktım, zarfın içine de ama başka bir şey bulamadım. Tekrar kitabı aldığımda hızlıca içini karıştırdım fakat orada da bir şey bulamadım. Kağıdı tekrardan zarfın içine sıkıştırdım ve kitabın arasına koyup diğer kitapların arasına sakladım.

Masanın yanında bulunan çoğu okuma kitabı anneme ve Bora'ya aitti. Aralarından sadece bir veya ikisini arkadaşlarım doğum günümde hediye etmişti. Elimi uzatıp kitapların sayfalarında gezdirdim ardından ellerimi dizlerime yerleştirerek huzursuz bir şekilde ovaladım.

Mektupta bahsedilen tehlike, o adamın bizi bulması mıydı? Yanımıza mı gelmesiydi?

Bu mektubu daha önceden bulmam gerekiyordu.

Bunu kime vermeliydim? Anneme mi? Nasıl bir tepki verirdi? Yapmalı mıydım? Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu ve elimde tanımadığım birisinden gelen bir mektupla olacakları bekliyor gibiydim. Bende mi kalmalıydı? Bende kalırsa ve bu mektup sonradan bulunursa, bunu benim bilerek sakladığım söylenebilirdi. O zaman kime verecektim?

Babama mı?

Bilemiyordum. Ellerim saçlarıma gittiğinde öne doğru eğilmiştim ve ileri geri hafiften sallanıyordum. Tüylerim diken diken olmuştu ama üşümüyordum. Dizlerim bacaklarıma battıkça daha çok geriliyordum.

Doğrulup tedirginlikle arkamdaki kapıya baktım ardından cama döndüm. Başımı iki yana salladım ardından zarfın olduğu kitabı elime aldım ve ilk sayfasını açtım.

7 Nisan, 2021.

Üç ay önce ve aceleyle yazılmış gibi görünüyordu çünkü harfler birbirine girmiş gibiydi. Yazı karmakarışıktı. Kaşlarım çatıldığında en arka sayfayı açtım ve altına yazılan notu gördüm.

Ablama.

Bu mektubun içine sıkıştırılmasıyla beraber buraya yazılan not ve tarih kafamdaki bir düşüncenin kesinleşmesine neden oldu: Babamın çalıştığı yerde annemleri bilen birisi vardı ve bütün bu olanlardan haberi olmuş olmalıydı. Kitabı aldığım yere tekrar bıraktığımda kollarımı birleştirdim ve dirseklerimi bacaklarıma yasladım.

Tırnaklarımı kollarıma geçirirken kafamda dolanan bir soru vardı: Başka bir ipucu var mıydı? Bu bir ipucuydu, evet, ama başka da var mıydı? Bende miydi, başkasında mıydı?

Ellerimi kollarımdan sertçe ayırdığımda yüzümü avcuma yasladım ardından oturduğum yerden kalktım ve odanın içinde ileri geri yürümeye başladım. Öğrendiğim bu bilgileri kiminle paylaşacaktım? Elimden ne geliyordu?

Adım sesleri duyduğumda korkuyla yatağa girdim ve yorganı kafama kadar çektim. Uyuyormuş gibi bir pozisyon aldım ve düzensiz nefeslerimi düzeltmeye çalıştım. Kapım aniden açıldığında gözlerimi kapattım ve nefesimi tuttum. Birkaç saniye öylece bekledim ardından adım sesleri uzaklaştı. Biraz daha bekledim ardından başımı yavaşça çevirdim ve kapıya baktım. Kimse yoktu fakat kapım açıktı. İçeri giren babam olmalıydı, ses mi yapmıştım?

Ses yaptığımı düşünmüyordum ama yapmış olabilirdim. Başımı yan tarafa çevirdiğimde yatağa yatmanın rahatlığıyla gözlerim kapanmaya başladı. Zihnimdeki düşünceleri olabildiğince susturmaya çalışarak uyumayı denedim ve nihayet bunu başarmıştım.

*

Gözlerimi yavaşça araladığımda bütün bedenimin ağrıdığını hissettim. Yorgandan destek alarak doğrulduğumda kendime birkaç saniye süre verdim. Midemin bulandığını hissettiğimde elim mideme gitti. Yavaşça yataktan kalktığımda bakışlarım yan tarafımda duran saate kaymıştı. Saat on iki buçuğu gösteriyordu. Telaşla odadan çıktığımda aşağıya eğildim ve bir süre bekledim.

Hiçbir ses yoktu. Kaşlarım çatıldığında merdivenlere yöneldim ancak midem öyle bir bulanmıştı ki kusmak üzereydim. Koşarak banyoya gittim. Ellerimi lavaboya yasladığımda, neredeyse midemde kalan her şeyi çıkarmıştım. Ellerim titremeye başladığında musluğu açtım ve lavabonun içine su tutarak temizledim.

Banyodan çıkarken bacaklarım da titriyordu. Önüme gelen saçlarımı arkaya ittim ve yavaşça aşağıya indim. Annem televizyonun karşısına geçmiş, yanında duran kutunun içindeki kağıtlara bakıyordu.

Bugün pazartesiydi. Şu an evde annemden başka kimse yoktu. Babam da.

Yanına gittim ve karşısına oturduğumda irkildi. Biraz geriye kaydığımda bakışlarını bana çevirdi. Gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Dudakları kurumuştu ve rengi atmıştı. Tekrar elindeki kağıda döndüğünde ben de kutuya yöneldim ve içindekileri incelemeye başladım.

"Bunlar ne, anne?" Bana bakmadan, "Kardeşimin," dedi yorgun bir sesle.

Kardeşimin.

Mektup! Onu kitabın arasına geri koymuştum. Şimdi anneme vermeli miydim ki? Vermezsem ne olurdu?

Vermezsem bu olay herkese kötüye patlardı ama acısı benden çıkardı.

Hemen ayağa kalktım ve doğruca merdivenlere yönelip odama gittim. Kitapları aceleyle karıştırdım ve sonunda o kitabı buldum. Hızlıca içindeki mektubu kontrol ettim ardından annemin yanına gittim.

Mektubu anneme uzatırken annem şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. "Hani babam sana bir kitap vermişti, sonra sen de onu bana vermiştin ya," dedim cılız bir sesle. "O kitabın içinden bir mektup çıktı. Canan diye birinden gelmiş."

Annemin gözleri açıldığında, "Ne?" dedi şaşkınlıkla, sonra da elimdeki kitabı aldı ve arasından zarfı bulup açtı. Yutkunduğumda doğruyu mu yaptım hala emin değildim. Okuması bittiğinde tekrar bana döndü ve elindeki mektubu göstererek, "Sen bunu bana şimdi mi veriyorsun Afet?" dedi sinirle. Gözleri dolmuştu.

"Hayır yani evet. Mektubu akşam buldum zaten anne," dedim, "Akşam veremeyince ben de şimdi verdim." Tekrar mektuba döndüğünde ne yapacağımı bilemeyip kutuya döndüm. İçinde birkaç tane mektup ve fotoğraf vardı. Bir de eski bir defter. Defteri aldım ve sayfalarını karıştırmaya başladım. Bir günlüktü ve mektuptaki yazıyla aynıydı. Canan'ın. Teyzemin. İçinde yazanları okumadan defteri yerine koydum ve fotoğrafları inceledim.

Bir fotoğrafta annemle ikisi yan yana, büyük bir ağacın önünde duruyorlardı. Ortalarında ise onlardan uzun bir adam duruyordu. İkisini de kollarının altına almış, kocaman sırıtıyordu.

Başka bir fotoğrafta ise, annemin yanındaki kadın ocakta yemek yapıyordu ve büyük ihtimalle fotoğraf çekildiğinden habersizdi. Bir elini ağzına götürmüş parmaklarını yalıyordu.

Fotoğrafları yerine koyduğumda anneme döndüm, mektup elinden yere düşecek gibiydi. Sonra mektubu önündeki küçük sehpaya fırlattı ve ellerini saçlarına geçirdi. Geriye doğru kaydığımda, "Allah kahretsin!" dedi öfkeyle. "Pislik! Şerefsizin teki!" çok öfkelenmiş görünüyordu. Elleri saçlarında, dirseklerini dizlerine koymuş ileri geri sallanıyordu ve bir yandan da "Ne yapacağım?" diye mırıldanıyordu.

Önündeki sehpayı sertçe itip ayağa kalktı ve odanın içerisinde ileri geri yürümeye başladı. Ne yapacağımı şaşırdığımda etrafıma bakınmaya başladım ardından anneme döndüm yeniden. Yürürken birden durdu ve rahatlamak istermiş gibi derin nefesler alıp verdi ve sonra da saçlarını geriye attı. "Tamam, sakinim," diyordu fakat sakin değildi, ağlıyordu. Yanına gidip sakinleştirmek, ona sarılmak istedim ama yapamadım. Oturduğum yerden kalkıp da onun yanına gidip ona yardımcı olamadım.

Kendimi yalnızca daha geriye çekiyordum.

Ellerimi sıktığımda tırnaklarım avcuma batıyordu fakat bunu şu an umursamıyordum, umursamam da gereksizdi zaten. "Anne," deyiverdim birden. "Tamam halledeceğiz bir şekilde. Lütfen oturur musun? Lütfen." Sesim yalvarır gibi çıkıyordu. Ellerimi kaldırdım ve oturması için yan tarafa elimi koydum.

Koltuğun kenarlarına tutunarak yavaş yavaş ayağa kalktım. "Lütfen," dedim yardım ister gibi, "Hem kendin için hem bizim için hem de kardeşin için. Böyle yaparak sadece kendine zarar veriyorsun." Annem bakışlarını bana çevirdiğinde kendimi kötü hissettim. Gözlerinde acı vardı ve bu sefer yanına pişmanlık da eklenmişti. Bu söylediklerim onun anılarının canlanmasına sebep olmuştu.

Yaşadığı acı bırak bedenini, gözlerinden bile çok rahat bir şekilde görülüyordu. Ona yardım etmek istedim, hem de daha önce hiç istemediğim kadar. Yeniden. Ellerimi ona uzatamıyordum, önümde bir engel vardı ben bu engeli aşıp annemin yanına gidemiyordum.

Belki de bu engelin adı kırgınlıktı. O gün beni önemsemediğini, sadece kendisini korumak için beni savunduğunu öğrendiğim gece, kalbimin en derin yerine bir bıçak değil, bir kılıç girmişti sanki. Beni her zaman koruduğunu sandığım kişi aslında kendini koruyormuş ve beni burada bir kalkan gibi kullanmıştı. En ağır darbeleri aldım, yıprandım, harap oldum, parçalandım fakat benim sayemde annem zarar görmemişti. Arka planda hep korunaklı, sakin, rahat bir hayat geçirmişti. Oysa ben bir savaşın içindeydim ve bunu bilerekten acısını da misliyle çekiyordum.

Dengem sarsıldığında koltuğun kenarına tekrar tutundum ardından yine doğruldum. Annem ağır adımlarla koltuğa ilerlerken az önce dediklerimden pişman olmuştum. Aslında yanlış bir şey söylememiştim, doğruları söylemiştim fakat dediklerimin annemi ne kadar etkilediğini görmek kalbimi yaralamıştı. Söylediklerim ona mı yoksa bana mı ağır gelmişti bilmiyordum ama her ikimizde bunların etkisi altında kalmıştık.

Oysa sadece böyle davranarak kendine zarar verdiğini söylemiştim. Neden bu kadar sessizleşmişti peki?

Bunları söyleyerek geçmişine mi inmiştim?

Kafamdaki düşüncelerden kurtulmak ister gibi başımı iki yana salladım ardından annemin oturduğunu gördüğümde eline hemen bir yastık tutuşturdum. Bu aramızda sarılmak demekti. Annem yastığa sıkıca sarıldığında gözleri yeniden dolmuştu. Hemen mutfağa gittim ve sürahiden bir bardak su doldurdum. Ellerim titriyordu. Hayır şimdi olamazdı, şu an bir de ellerimle uğraşmak istemiyordum.

Bardağı iki elimle sıkıca tuttum ve anneme verdim. Annem zorlukla bardağı eline aldı ve içmeye başladı. Suyu yarısına kadar içtiğinde uzattığı bardağı elinden aldım ve ortadaki sehpanın üzerine koydum.

"Bugün gitme istersen işe," dedim anneme. "Çok yorgunsun." Gözlerini bana çevirdi sonra tekrar yere çevirdi. "Bunu yapamam Afet," dedi çaresiz bir şekilde. "Gitmek zorundayım."

"Ama neden?" diye sordum fakat sesim biraz yüksek çıkmış olacak ki annem gözlerini kapatıp başını benden biraz uzaklaştırmıştı. "Özür dilerim," dedim alçak bir sesle ve sonra yanına çömeldim. "Yani sadece bir gün gitmesen olmaz mı demek istiyordum. Sadece bir gün."

Elindeki yastığa daha sıkı sarıldı. "Yapamam," dedi titremeye meyilli bir sesle. "Orada," dedi, yutkundu. "Evet," dedim devamını getirmesini ister gibi. "Orada?" Başını diğer yana çevirdi ve "Neyse boş ver," dedi. "Bunu sana söyleyemem." İçime büyük bir endişe ve korku oturmuştu. Başımı hafifçe salladım ve çömeldiğim yerden kalkıp koltuğa geçtim.

Duvardaki saate döndüğümde saat çoktan üç olmuştu. Son iki saat. Bakışlarımı saatten ayırdığımda sehpanın üzerinde duran mektupları elime aldım ve kutunun içine koydum. Koltuğun üzerinde kalan birkaç tane fotoğraf ve kağıdı da kutunun içine koyduktan sonra kutuyu elime alıp ayağa kalktım.

Annem "Sen ne yapıyorsun?" der gibi bakışlarını bana çevirdiğinde, "Bunları bir süreliğine kaldırıyorum. Tekrar bakacağız zaten," diye açıklama yaptım. Hiçbir cevap vermeden bu kutudan ayrılamıyormuş gibi kucağıma bakıyordu. Arkamı döndüm ve hızlıca merdivenleri çıkıp odama girdim.

Kutuyu yatağımın altında ittirdim ve yorganı biraz daha yere doğru çektim. Tek korkum, bu kutuyu babamın bulmasıydı. Yaptığımdan hiçbir şekilde emin olmasam da şimdilik annem için en iyisi buydu. Bu durumdayken sağlıklı düşünemez, davranamazdı. Kendisine zaman verip toparlanması gerekiyordu.

Kapımı yavaşça çektim ve kapandığı kadar durmasını sağladım. Merdivenlerden inerken bacaklarımın titrediğini hissettim. Derin bir nefes aldım ve duvardan destek alarak aşağıya indim.

İkimizin de kafamızı dağıtmamız gerekiyordu çünkü az önce yaşananlar çok ağır gelmişti, her ikimize de.

Annemin yanına gittiğimde sesimi enerjik tutmaya çalışarak, "Anne! Aklıma ne geldi biliyor musun?" diye sorduğumda yorgun gözlerini bana çevirdi. "Diyorum ki çıkıp bir hava mı alsak? Ne dersin?" Annem isteksiz bir şekilde ayağa kalktığında bir robot gibi davranıyordu. Sadece dediklerimi yapıyordu, bana hiçbir şekilde karşılık vermiyordu.

Merdivenlere yöneldiğimde önüne geçtim. "Anne," dedim, "Sen banyoya geç istersen, bana sana kıyafet getireyim." Annemin cevabını beklemeden merdivenleri çıktım ve yatak odasına girdim. Her şey yine aynı görünüyordu fakat yatağın üzerinde duran örtüler değişmişti. Diğer kıyafetler yine yerde duruyordu.

Dolabın kapağını açtığımda annemin sık giydiği kıyafetleri çıkardım ve hiç beklemeden odadan çıkıp banyoya gittim. Kapıyı tıklattım ve içeriden cevap gelmesini bekledim ama onun yerine annem direkt olarak kapıyı açtı ve elimde tuttuğum kıyafetleri alıp kapıyı üzerime geri kapattı.

Kapının önünde öylece kalakaldığımda üzerimdeki şaşkınlığı atıp odama gittim ve kendime kıyafet çıkardım. Altıma gri bir eşofman ve üzerime ince bol bir tişört giydim. Saçlarımı iki yandan hızlıca ördüğümde dışarı çıktım ve banyonun önüne gidip, "Ben aşağıda seni bekliyorum," dedim ardından hızlıca merdivenler indim. Anahtarları elime aldığımda açık olan perdeleri çektim ve son bir kez camlardan dışarıya birisi var mı diye baktım. Kimseyi göremeyince döndüm ve annemi beklemeye başladım.

Annem aşağıya indiğinde geçmesi için kapıyı açtım ve onun ardından ben çıktım. Kapıyı iki kez kilitledikten sonra anahtarı yerdeki saksının içindeki toprağa koydum. Üzerine biraz daha toprak atıp anahtarın üzerini kapattığımda annem ilerlemeye başlamıştı. Hızlı adımlarla yanına vardığımda bir sohbet başlatmam gerekiyormuş gibi hissettim. Bu sessizlikten rahatsız olmuştum.

"Eee," dedim, "Anne, bak. Hava da ne güzelmiş. Keşke daha sık dışarı çıksak." Annem bana döndü ve bir şey diyecekmiş gibi dudaklarını araladı sonra bundan vazgeçip tekrar önüne döndü.

Havanın en sıcak olduğu saate denk gelmiştik. İleride büyük bir ağaç gördüğümde anneme ağacı işaret edip, "Gölgeye oturalım en azından," dedim ve o ağacın altına gittik. Ağacın gölgesine oturduğumuzda sırtımı ağacın gövdesine yasladım ve kafamı geriye yapıştırdım. Esen rüzgarın yumuşak uğultusu kulaklarımı doldururken onun yanında duyulan kuş cıvıltıları bütün sıkıntılarımı bende söküp alacakmış gibi hissettirdi.

Başımı çevirip anneme baktım. Gözlerini kapatmıştı ve o da benim gibi başını ağaca yaslamıştı. Tekrar önüme döndüğümde annem başını kucağıma koymuştu. Bir an ne yapacağımı bilemedim ve elimi saçlarına götürdüm. Derin bir nefes aldım ve saçlarını okşamaya başladım. İlk defa birinin saçlarına dokunuyordum. Titreyen parmaklarımı saçlarında gezdirirken bunu neden yaptığımı hala bilmiyordum.

Kucağımda annem değil de küçük bir çocuk yatıyormuş gibi hissettim o an. Sanki ben onun annesiymişim de onu böyle yaparak dışarıdan gelen bütün kötülüklerden koruyormuş gibi hissettim. Gözlerim dolduğunda elimin tersiyle gözlerimi sildim ve diğer elimle okşamaya devam ettim.

Yumuşacık, gür, kumral saçları vardı. O saç tellerini avcumda gezdirmek, her bir telin tenime değdiğini hissetmek irkilmeme sebep olmuştu fakat ikinciye yapınca bu irkilmeler azalmıştı. Sıcaktan terleyen ensesine yapışmış olan saçları çektim, rahatlasın, ferahlasın diye. O şu an bunun farkında olmayabilirdi ama ona şu an yapabildiğim yardımı yapıyordum. Ona annelik yapıyordum.

Başımı ağaca geri yasladığımda bir yandan saçlarını okşamaya devam ediyordum. Yüzüne yapışan saçlarını çektim, rüzgar esti ve saçlarımız geriye doğru uçuştu. Gözlerinin çevresi kıpkırmızı gözüküyordu. Ağlamaktan olmuştu. Rengi solmuştu, hasta oluyordu. Böyle yaparak kendini hasta ediyordu.

Ona yardım etmek istiyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu, saçlarını okşamaktan başka. Dolan gözlerimden bir yaş yanaklarımdan süzülüp elime damladığında gözlerimi kapattım.

Çantadan annemin telefonunu sessizce aldım ve saate baktım. Yaklaşık bir saattir burada duruyorduk. Evin içinde olan o düşüncelerin gürültüsünden kurtulup buraya gelmek iyi gelmişti. Annem de uyanmış manzarayı izliyordu. Babamın gelmesine bir saat vardı. Yavaşça anneme döndüm ve "Babamın gelmesine bir saat var," dedim, "Eve mi gitsek?" Annem anlayışla başını salladığında oturduğumuz yerden kalktık ve eve doğru yürümeye başladık.

Hava biraz serinlemeye ve rüzgar esmeye başlamıştı. Terlemiştim ve muhtemelen şimdi daha çok hasta olacaktım. Konuşmadan, sessiz bir şekilde eve vardığımızda hemen saksıya yönelip anahtarı aradım. Saksının o tarafında bulamayınca hemen diğer taraflarına da baktım fakat orada da bulamadım. Annem donuk bir sesle, "Boşuna arama. Evde," dediğinde gözüm yerdeki siyah ayakkabılara kaydı ve yutkunma ihtiyacı hissettim.

*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.