PARS

Kravatı yumuşak bir hamleyle yukarıya çekerken Nasya'nın banyodaki suyu kapattığını duyuyordum. Başım omzumun üzerinden geriye döndüğünde yatağın üzerindeki kıyafetlerine göz gezdirdim.
O duşunu alırken Davut çoktan bir kaç parça kıyafet alıp gelmişti, bense bir kahve ile ayıldıktan sonra giyinmeyi nihayet bitirmiştim.
"Sen çoktan hazırsın." Kıkırdayarak banyodan çıktığında gözlerim güzel bedenine döndü.
Üzerinde sıkıca bağladığı bornozu ve ıslanınca daha da siyahlaşan güzel saçları ile öylece duruyor karşımda.
"Davut'a senin için bir şeyler getirttim, kahvaltı için rahat birkaç parça." Başımla yatağı işaret ettiğimde uzanıp askıdaki ceketi üzerime geçirdim.
"Evden bir şeyler getirebilirdi aslında." Mahcup fısıltısı ile sessizce gülümsedim. "Telefonunu getirdi zaten fakat kıyafet istemek biraz tuhaf geldi. Yani yenisini almak varken." Bedenimi yavaşça ona doğru çevirdiğimde ıslak adımlarla yatağa doğru yürüdüğünü görüyordum.
"Gerçekten tuhafsın Pars." Alayla gülerken uzanıp telefonunu yatağın üzerinden aldı.
Dalgın bir ifade ile muhtemelen gelen bildirimleri inceliyordu fakat bu dalgın an, onu rahatça incelememe fırsat tanıdı.
Islak omuzları ve güzel göğüslerinin üzerinde bağladığı sıkı havlu ile içimi ürpertiyordu. Her şeyini izliyordum. Saç uçlarından sırtına doğru akan su damlalarını ve kızarık yüzünü, ıslanan uzun kirpiklerinin birbirine yapışmasını ve dikkatini verdiği telefona alt dudağını stresle kemirerek baktığını.
Güzel kaşları çatıldığında fark ediyorum ki telefonunun ekranında onu huzursuz eden bir şey görüyor olmalı. "Sorun yok değil mi?"
Fısıltılı sorumla irkilerek yüzünü bana çevirdiğinde başını yavaşça iki yana salladı. "Hayır, sadece asistanımdan gelen birkaç bildirim, işle ilgili."
Dudaklarında zoraki bir gülümseme belirdiğinde içimi huzursuz eden bir his boğazımı doldurdu. Yalan söylüyordu. Bunu açıkça görebiliyordum fakat üzerine gitmeyecektim. Bana yalan söylememeyi kendi tercih edene kadar aramızdaki güvenin asla oluşmayacağını biliyordum.
"Eğer şirkette önemli bir işin varsa seni bırakabilirim." Yanına doğru attığım adımlarla ellerim ceketimin düğmelerine döndü. Dalgın bir mırıltıyla düğmeyi ilikten geçirdim. "Yüzün düştü bir anda, o yüzden söylüyorum."
Yanında durduğumda telefonun ekranını kendine çevirdi ve hızlı bir hamle ile ekranı benden sakladı.
'Yapma bunu işte güzelim, yapma bunu bana.'
"Yok, çok önemli bir şey değil. Sadece evden bilgisayarımı alabilirsem harika olur." Dudaklarına yapay bir tebessüm yerleştirdi ve tedirgin gözlerini yüzümde gezdirdi. "Tabi eğer 'Yolumuz uzar.' dersen gideceğimiz yere getirmesi için bir korumayı ararım."
Göğsüne yapıştırdığı telefona kayan gözlerim, birkaç salise bu gergin beden dilini süzdü.
"Sorun değil. Önce kahvaltı yaparız sonra da eve uğrayıp bilgisayarını alırız. Hem yemek için uygun bir şeyler giyersin." İstemsiz bir adımla üzerine doğru eğildim ve ıslak saçlarını hafifçe okşarken alnına sıcak bir öpücük bıraktım. "Seni arabada bekliyorum." Fısıltımla geri çekilerek beklemeden çıktım odadan.
İçimde, göğüs kafesimin üzerinde bir sıkıntı yerleşti. Bana açıkça yalan söylüyordu ve bunu evlilik teklifimi kabul ettikten kısa bir süre sonra yapıyordu.
Neydi onu bu tedirginliğe iten bilmiyorum ama geri dönüp elindeki telefonu parçalara ayırmak istiyordum. Şimdi içime ekilen bu şüphe tohumlarının kaynağı olan o telefonu yok etmek istiyordum.
'Bana neden yalan söylüyorsun ki! Bana ne sikime yalan söylüyorsun! Birbirimize her şeyi anlatabileceğimiz o noktada değil miyiz lan biz! Birbirimizle rahatça iletişim kurabileceğimiz o yerde değil miyiz? Peki şimdi bu ne Nasya! Sikiyim bu tedirgin halin ne!'
Öfkeyle dağ evinin kapısını çarpıp dışarı çıktığımda adımlarım hazırda bekleyen arabaya doğru ilerledi.
"Pars bey."
Davut'un sesi, aracın kapısını açtığım sırada beni bulduğunda, gergin bir nefesle durdum ve elimi aracın tepesine öfkeyle sardım. Avuç içimde ezilen soğuk demirle, nihayet adımları yanımda durdu ve nefes nefese konuştu.
"Melih'in izini bulduk efendim. Carlos sizi doğrudan aramak istemiş fakat ben, gece herkese haber vermiştim. Rahatsız edilmek istemediğinize dair. O yüzden bana ulaştı. Emrinizi bekliyorlar. 'Girsinler içeri.' dediğiniz anda gireceğiz."
Gergin mavi gözler üzerimde dolandığında genzimden içeriye hızlı bir soluk aldım.
"Girsinler içeri Davut. O şerefsizi öyle ya da böyle yakalayıp bana getirsinler! Bu gece o iti, tavana zincirle asılmış bir şekilde görmek istiyorum." Dişlerimin arasından öfkeyle konuştuğumda hızla arkasını döndü ve telefonu kulağına yaslayarak ondan istediğim şeyi yerine getirmeye koyuldu.
Melih bana Melikşah'ı getirecekti! Melikşah ise uzun zamandır uğraşamadığım en büyük sorunumdu! O adamın azı dişinden kendime bir kolye yapacaktım. Bana karşı haddi aşmak ne demek gösterecektim!
Dağ evinin ana kapısı açıldığında Nasya, elindeki telefonuyla birlikte çıktı içeriden. Gülen gözleri beni bulduğunda içimdeki rahatsız his boğazımı doldurdu, yeniden.
'Ne saklıyorsun benden! O siktiğimin telefonuna girmem iki dakikamı bile almaz! Ama bana neden yalan söyleyesin anlamıyorum! Bu sabah siktirip gidebilirdin fakat benimle kalmayı seçen sendin! Şimdi o sıkıca kavradığın telefonda benim bilmemem gereken ne var!'
"Geldim." Kıkırdayarak arabaya doğru yaklaştığında ben de şoför koltuğuna oturdum ve kapımı kapattım.
Aracı çalıştırdığımda yan kapım Nasya tarafından açıldı ve neşeli bir kıkırtıyla içeri girdi. "Bekletmedim değil mi?" Gözleri ışıl ışıl parlarken yüzümde gergin bir gülümseme oluştu ve bakışlarım avuçlarındaki telefona kaydı.
"Hayır güzelim. Aksine oldukça hızlıydın." Uzanıp emniyet kemerini kavradığımda ellerindeki telefonu iyice çekti kendine doğru. Sıktığım dişlerimle yavaşça geri çekildim ve kemeri kilide taktım.
'Nasya!'
"Saçlarını neden kurutmadın." Gözlerim yüzüne döndüğünde alnımı yavaşça onunkine yasladım ve güzel kokusunu içime çektim.
'Başka bir kadın yanımda o sikik telefonunu böyle tedirgince saklasa her şeyi bambaşka yapardım ama sen Nasya... Sikeyim, sana aşığım kızım! Bana yanlış yapmamanı dilemekten başka çarem kalmıyor.'
"Kendi kendine kurur, hem bugün hava güzel." Uzanıp dudağımı yavaşça öptüğünde yüzümde istemsizce bir gülümseme yayıldı.
Geri çekildim ve klimayı açtım. "Yine de riske atmayacağım." Gaza yüklendiğimde araba yavaşça hareketlendi.
"Ya çocuk muyum ben?" Neşeli itirazı ile yarım bir gülüş eşliğinde cevap verdim. "Benim için çocuktan bir farkın yok yavrum. Hasta olmanı istemiyorum."
Arabanın içi sıcak havayla dolarken bakışlarım dikiz aynasından arkaya döndü, koruma araçlarının bizi takip ettiğini gördüğümde gevşedim ve dikkatimi yola verdim.
"Nereye gidiyoruz?" Koltukta yerleşirken uzanıp radyoyu açtı ve kanallar arasında geçmeye başladı.
"Güzel bir kahvaltı yapalım diyorum, deniz kenarında ve sessiz sakin." Bakışlarım yüzüne döndüğünde radyoda duyduğu şarkıyla heyecanla kocaman oldu gözleri.
"Bu şarkı, benden sana gelsin." Bilmiş bir ifade ile gülüşü genişlediğinde dikkatimi şarkının sözlerine verdim.
Neydi ne oldu bu sıradağlar
Uzuyor, uzuyor aramızda
Kor alevleri yangını söndür
Tütüyor güneşin burnumda
Bakışlarım yüzüne döndüğünde ağırca yutkundum. Gözleri dolarken sessizce eşlik etti şarkıya.
"Gurur ne yabancı bir kelime" Başını yavaşça bana doğru eğdiğinde usulca omuzuma yaslandı. "Geri dön yanıma" Başını boynuma doğru sokuşturdu ve şarkıyı dinlememe izin verdi.
Bu deli yüreğin (deli yüreğin) kilidi dilin (kilidi dilin)
Çözelim hadi (çözelim hadi) düğümlerini (düğümlerini)
Acısı diri (acısı diri) eskisi gibi (eskisi gibi)
Çölüme su ver (çölüme su ver) ellerin hani? (ellerin hani?)
Ellerin hani?
Ellerini koluma sardığında sıkıca tutundu omuzuma, kokusu ıslak saçlarından genzime dolarken gördüğüm bu sevgi kalbimi çıldırmış gibi hızlandırıyordu. Bana ithaf ettiği şarkı ile aslında içindeki duyguları en berrak haliyle sunuyordu gözlerimin önüne.
Ne dedin ne diye sana kızdım
Silinir cüretin izi kalpten
Yarası dilin en acı olanı
O bile unutuldu yeminle
"Çok güzel bir şarkı." Başımı, omuzuma yasladığı başına yavaşça dayadım.
" Kaza yaptığım gün, Defne bana her şeyi itiraf ettiği sırada radyoda bu şarkı çalıyordu." Sesi neredeyse ağlak bir titreklikle çıkarken burnundan içeriye sessiz bir nefes çekti.
" Seni Denizle görmüş olmanın acısını iliklerime kadar hissediyordum, her şeyim vardı. Babam , ailem her biri yanımdaydı ama ben seni istiyordum Pars..." dedi.
Ağırca yutkunduğumda konuşmasına müsaade ederek sessizliğimi korudum.
" Seni istiyordum. Hiç bir şeyi istemediğim kadar çok hemde. "
"Ve sonra, gittiğinde, Çekip Londra'ya gittiğinde, bir şey beni yeniden bu şarkıya iteledi. Sen yokken ne çok dinledim, bilmiyorsun." Sesi yeniden titrerken sessiz bir nefes çekti içine.
"Evinin yanmayan ışıklarına bakarak çaresizce mırıldanırdım, asla okumayacağın mesajlar atmadan önce ve sonra. Haberin bile yokken ne çok anı biriktirdim seninle , bir bilsen." Başını geri çektiğinde yüzünü yüzüme çevirdi. "Üstelik hatırlamamıştım bile. Seni hatırlamamıştım ama kalbim yine seni seçti."
Göz pınarlarına dolan yaşların yanaklarına düşmesi an meselesiyken genzim sızladı. Başımı yeniden yola döndüğümde sessiz bir nefesle topladım kendimi.
"Çok yorduk birbirimizi güzelim. Bilerek ya da bilmeyerek çok yorduk."
Kolumu tutan eller iyice sıkılaştığında yüzünü boynuma doğru bastırdı. İçine çektiği derin bir nefesle kokumu içine nasıl özlemle çektiğini hissediyordum. Sıcak nefesi boynumda yayıldığında dudakları sessiz bir öpücük armağan etti tenime.
"Nasya." İçimde ansızın yükselen şehveti durdurmak ister gibi kıstım boynumu.
"Ne?" dedi kıkırdayarak. "Bu anı ne kadar hayal ettim biliyor musun sen? Kokunu özlemişim ya resmen." Yeniden burnunu bastırdı tenime.
Bu kez nefesini sesli bir şekilde içine çekmesi erkekliğimi hareketlendirdiğinde istemsiz bir kahkaha ile geri çekildim. "Yavrum, araba kullanıyorum."
Çaresiz itirazımla heyecanla geri çekildi. Kolumu saran elleri de bedenimden ayrıldığında kucağındaki telefonu aracın önüne bıraktı ve hevesli bir nefes çekti içine.
"Etkileniyorsun sen." dedi kıkırdayarak. Bakışlarım yüzüne döndüğünde gözlerinin pantolonumda dolandığını görüyordum.
"Ya Nasya!" Ceketi çekiştirip önümdeki kabarıklığı kapatmaya çalışırken yeniden bir kahkaha kopardı. "Ya inanamıyorum libidon nasıl bu kadar yüksek olabilir?" Şaşkınlıkla karışık kıkırtısı ile sıkkın bir nefes verdim.
"Gözlerini pantolonumun üzerinden çek. Sapık gibisin farkında mısın?" Alayla sırıtırken hızla omuzuma vurdu. "Sapık değilim, sadece kumaş pantolonlar seni tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor."
"Sen de hazır gözler önündeyken bakayım mı diyorsun?" Gözlerim yoldayken yanaklarımda geniş bir sırıtış yer etti.
"O kadar gıcıksın ki yani gerçekten sapık olduğumu düşünmüyorsun her halde." Kıkırdayarak bana doğru yaklaştığında kendini zorlayarak yüzüme doğru uzanıp dudaklarını kulaklarıma bastırdı. "Söyle bana yoksa sapık mıyım?" Fısıltılı sesiyle kasıtlı bir şekilde inledi.
"Siktir!" Hızla çektim kafamı geri.
"Ha ha ha hah, belki kişisel sapığınımdır." Sol eli usulca dizimde dolandı ve kasıklarıma doğru kaydı. "Lan!"
Arabayı hızla kenara çektiğimde ani frenle kıkırdayarak koltukta sarsıldı. "Ay, ne oluyor ya!"
Kahkahasıyla birlikte hızla üzerine doğru eğildim ve kemerini kilitten çıkardım. Daha ne olduğunu anlayamadan belinden kavradığım küçük bedeni sertçe kucağıma oturttum.
"Ha ha ha! Ya ne yapıyorsun deli herif?" Koltuğu hızla geri çektiğimde direksiyonla aramdaki mesafe genişledi. "Pars."
Bacaklarını sıkıca kavrayıp iki yanıma çektim ve sırtımı koltukta geri verdim. "Araba kullanırken ya da herhangi bir yerde, zamanın ve mekânın bir önemi yok, bana bunu sen yapıyorsun."
Bacağını okşayarak kalçasına çıkardığım elimle uzanıp sol bileğini kavradım. "Şimdi dokun." Sertçe pantolonumun önündeki şişliğe bastırdım avuç içini.
Gözleri şaşkınlıkla kocaman olurken yanaklarında kızarık bir tebessüm oluştu. "Pekâlâ, tamam." Avucunun içini dolduran şişliği keşfetmek ister gibi dolandı parmakları ince kumaşın üzerinde.
"Nasya!" İniltiyle belinden kavrayıp onu göğsüme yasladım. "Bunu sana neden gösteriyorum biliyor musun? Çünkü bu küçük numaraları baş başayken severim fakat dışarıda bu beni zora sokar. Tam da bu sebepten küçük baş belası, beni kışkırtmaman gerekiyor."
Hırıltılı nefesimle sertçe kavradım dudaklarını, öpüşüme karşılık verirken elleri omuzlarıma yükseldi ve üzerinde oturduğu sertliğe bastırdı kalçasını. "Peki ya seni zor durumda bırakmak istiyorsam?" Kulağıma doğru yükselttiği dudakları ile yavaşça dişledi etimi ve tısladı. "Ya yaramazlık yapmak istiyorsam efendim?" dedi.
Duyduğum son kelime ile neye uğradığımı şaşırıyordum fakat bilincim kulağımdan boynuma yayılan sıcak nefesle beni işlevsiz hale getirirken , aletimin sıkı kalçalarının altında daha da irileştiğini hissettim.
"Başını belaya sokacaksın yavrum, başını büyük belaya sokacaksın." Belini kavradığım gibi yan koltuğa bıraktım onu yeniden. "Yanakların kızardı, ha ha ha!"
Eğleniyor gibiydi. Oysa ben, kasıklarıma saplanan keskin ağrı ile aracı çalıştırdım ve titrek bir nefesle dikkatimi toplayarak yola döndüm. "Dün gece ve bu sabah rahatlamış bir ruh halindeyken böyle konuşmak kolay olmalı." Kravatımı gevşettim ve açtığım camla içerideki sıcağın aksine dışarıdaki soğuk rüzgârın beni sakinleştirmesini bekledim.
"Bu konuda haklısın ama sana dokunmamı engelleyen sendin, şimdi sızlanma." Neşeli cıvıltısıyla aracın içini doldurduğunda yüzümde içten bir gülümseme oluştu.
Bu halleri öyle garipti ki aslında onu yeni yeni tanıyordum, severken nasıl bir kadına dönüştüğünü yeni görüyordum. Bunca zaman onu karşılıksız bir ilgiyle sarmalayan benken şimdi bana böyle sıcak ve içten oluşu her defasında afallamama ve aptal aptal sırıtmama sebep oluyordu.
"Sahi daha ne kadar bekleyeceğiz? Yani utanıyor falan değilsin her halde?" Bana bile bile bulaşıyor ve bu lanet sevimli halleri beni delirtiyordu.
"Temkinli ilerliyorum sevgilim, seni korkutmak istemem." Sinsi bir sırıtışla aracı restoranın önüne yaklaştırdım.
"Ne demek o şimdi?" Bedenini bana döndüğünde meraklı bir ifade ile kaşlarını dikti ve beni süzdü. "Az çok bir fikre sahipsin gibi hissediyorum." dedim sırıtarak. Motoru durdurduğumda geri yaslanıp tüm dikkatimi üzerine çevirdim.
"Ne demek bu şimdi?" Yanaklarında koca bir gülümseme belirdiğinde sessiz bir tebessümle bakışlarımı arabanın ön camına döndüm.
"İnelim mi artık?" Gözlerim restoran kapısını gösterirken sıkkın bir nefesle toparlandı ve uzanıp telefonunu aldı.
"Bu konuşma burada bitmedi ama." Kapısını açtığında ben de kendi kapımı açtım ve aşağıya indik. "Az çok bir fikre sahipmişim."
Kendi kendine homurdanırken yanına yaklaştım ve kolumu omuzuna atarak onu yavaşça göğsüme yasladım. "Söylenme kendi kendine, söylenme huysuz kadın."
Gülerken dudaklarımı alnına bastırdım ve bir öpücükle birlikte omuzunu serbest bırakarak elimi beline sardım ve bizi içeriye doğru yönlendirdim.
"Ben huysuz değilim." Sevimli bir aksilikle restoran kapılarından girdik. "Hiç olur musun sevgilim, gördüğüm en uysal kadınsın sen."
İçeri girdiğimizde karşılama hostesinin güler yüzüyle karşılaştık. "Hoş geldiniz efendim, nasıl yardımcı olabilirim?"
"Kahvaltı yapacağız, teras masalarından birine servis açın." Sözlerim sonlandığında genç kız, elindeki listeye kısa bir göz gezdirip gergince bana döndü. "Efendim bir organizasyon sebebiyle teras kapalı, belki içeride bir masa..."
"Terasta bir masa istiyorum. İçeride isteseydim bunu belirtirdim." Gerilen şakaklarımla Nasya'nın bakışlarını üzerimde gezdirdiğini görebiliyordum. "Fakat efendim masalar rezerve edi-"
"Yetkili birini çağır bana." Gergin sesimle Nasya yavaşça elimi tuttu ve dikkatimi kendine çevirdi. "İçeride de yiyebiliriz sevgilim."
Şaşkın bakışları yüzümde dolandığında sakin bir nefesle omuzlarımı silkeledim. "Sana bu manzarayı göstermek için buraya getirdim ve orada yiyeceğiz."
Yüzümdeki soğuk gülümseme ile yanımıza doğru gelen restoran müdürü telaşla yanımızda durdu. "Pars Bey, hoş geldiniz. Bir sorun yoktur umarım?" Bakışları gergin yüzümde dolanırken sinirli bir gülüş yayıldı dudaklarımda.
"Bana terasta bir masa ayarlarsan sorunumuz kalmayacak." Bakışlarım ceketine iliştirilen isme döndü. "Serter Bey." dedim dişlerimi sıkarak.
"Tabii ki efendim. Arkadaş yeni, sizi tanıyamamış, kusuruna bakmayın. Buyurun, buyurun lütfen." Saygıyla ileriyi gösterirken Nasya'nın belindeki elim sıkılaştı ve adımlarımızı terasa çevirdik.
"Gerçekten uyuz bir adamsın değil mi? Yani genel tavrın bu senin." Şaşkınlıkla beni süzerken uzanıp saçlarına kısa bir öpücük bıraktım. "Aslında oldukça sakin bir yapım var. Yeter ki işler istediğim gibi gitsin."
Nihayet terasa vardığımızda müdürün bize gösterdiği masaya doğru yaklaştık. "Aksilik için kusura bakmayın efendim."
Mahcup bir gülümseme ile geri çekildiğinde uzanıp Nasya'nın sandalyesini çektim. "Gel böyle sevgilim." Gülümseyerek sandalyeye oturuşunu izlediğimde bende karşısındaki sandalyeye geçtim.
"Güzel bir kahvaltı yapmak istiyoruz ve peynirli gözlemelerinizden de olsun." Gözlerim Nasya'ya döndüğünde onun elindeki telefona tedirgince bir şeyler yazdığını görüyordum.
Tüm sinir uçlarım gerildiğinde gergince kıpırdandım.
"Hepsi bu kadar, hanımefendi pek menü seçecek durumda değil." Sahte bir gülümseme ile sözlerimi bitirdiğimde müdür genişçe sırıttı. "Derhal geliyor Pars Bey." Arkasını dönüp yanımızdan uzaklaştığında gözlerim Nasya'nın üzerinde dolandı.
Nihayet dikkatini ekrandan çektiğinde telefonu masanın üzerine ters bir şekilde bıraktı. "Ne güzel bir yermiş burası." Sahte bir gülümseme ile rıhtıma çarpan dalgaları izlerken tüm gücümle sıktım oturduğum sandalyenin kol kısımlarını.
"Öyle. Israr etmemin bir anlamı vardı." Tüm hevesim kursağıma dizilirken gözlerini yüzüme çevirdi. Tedirgindi, görüyordum. Bir şeyler çevirdiği her halinden belliydi, saklayamıyordu bile.
"Bir sorun olmadığına emin misin? Yani gözlerin sürekli telefonda." Yüzümdeki sahte gülüşle ağırca yutkundu. "Söyledim ya, şey... Şirkette ilgilenmem gereken bazı şeyler vardı, ama birkaç mesajla hallettim."
'Yapma lan işte! Yalan söyleme!'
"Hallettiysen..." sırtımı sandalyede geri verdiğimde başını yavaşça salladı.
"Bugünü herhangi bir şey bozamaz, iş bile olsa." Sıcak gülümsemesi ile yeniden gülümsedim. Bakışları terasta dolandığında sinsi bir sırıtışla gözlerini yüzüme çevirdi. "Ne yaptın ettin bizi terasa oturttun." Gözleri kısıldığında bir süre süzdü beni.
"Uzatmasak mı artık?" Alayla devirdim gözlerimi. "Uzatmak değil de tuhaf geliyor. Sanırım seninle ilk kez dışarıda bir şeyler yaptığımız için böyle fakat insanlara karşı takındığın bu tahammülsüz tavrın her seferinde beni şaşırtıyor."
"Şaşacak bir şey yok. İnsanlar tahammülümü hak etmiyor." Bakışlarım masada ters bir şekilde duran telefona döndü.
"Ama bana karşı öyle değilsin." Masaya yasladığı kolları ile sıcak bir gülümseme eşliğinde beni izledi. "İstisnasın. Söyledim sana, sen hayatımın istisnasısın."
Uzanıp masanın üzerinde duran ellerini avuçlarımın içine aldım. Baş parmağım, sisli yüzükte dolanırken mırıldandım. "İstisnasın ve benim için çok önemlisin. Sana asla yalan söylemem, ihanet etmem ve arkamı dönmem."
Bakışlarım ellerimizin yanındaki telefona kaydı birkaç saniyeliğine ve ardından yüzüne döndüm. "Sen de güzelim. Bana sakın yalan söyleme, ihanet etme ve arkanı dönme olur mu?"
Gözlerim iri gözlerinde dolanırken bakışlarını kaçırdı ve gergince gülümsedi. "Seni çok seviyorum ve yemin ederim bile isteye seni üzecek hiçbir şey yapmam." dedi.
"Seni çok seviyorum Nasya, bir kez daha canımı yakarsan toparlanamam. Anlıyorsun beni, değil mi?"
Başını yavaşça salladığında üzgün bir ifade ile gülümsedi. "Bir daha olmayacak Pars, söz veriyorum." Avuçlarımın arasındaki minik eller yavaşça okşadı parmaklarımı.
Yanımıza yaklaşan iki garson masa servisine başlamak için masanın başında durduğunda ellerimiz birbirinden ayrıldı.
Duyduklarım bir nebzede olsa içimi rahatlatırken aklım hala masadaki ters duran telefondaydı. Benden ne saklıyordu bilmiyordum ama onu böyle geren ve huzursuz eden şey, dolaylı yoldan beni de geriyordu.
Masaya açılan servisle birlikte koca bir tepsiyle yanımızda yeni bir garson durdu. Yerleştirdiği kahvaltılıklarla Nasya'nın bakışları denize doğru dönüyordu.
Dalgınca dalgaları izlerken masanın üzerindeki telefon titremeye başladı. Topladığı dikkatiyle hızla eline aldığı telefonu gergince süzdü.
"Şey, iki dakika müsaade et. Hemen geleceğim." Aceleyle masadan kalktığında daha bir şey söyleyemeden öylece uzaklaştı yanımdan.
"Ne oluyor Nasya! Ne oluyor?!"
Gözden kaybolup terasın diğer ucuna doğru döndüğünde önümdeki sofra çoktan kurulmuş ve garsonlar yanımızdan uzaklaşmıştı.
Yavaşça sandalyemi geri ittim ve Nasya'nın az önce ilerlediği uca doğru yürüdüm. Temkinli adımlarla ilerlerken kulaklarıma çarpan sesiyle durdum.
Bakışlarım tırabzanlara yaslanan bedenini bulduğunda rüzgârdan uçuşan saçları ile kulağındaki telefona gergince fısıldıyordu.
"Alphan neden anlamıyorsun? Konuşamam, diyorum."
Duyduğum isimle bedenimde bir sıcaklık yayılırken duyduğum bu şeyin bir kâbus mu yoksa gerçek mi olduğunu idrak etmekte zorluk çekiyordum. Ayaklarımın altındaki zemin hafifçe titredi. Pantolonumun ceplerine sıkıştırdığım ellerimi geri çektiğimde omuzlarım olduğum yerde çöküyordu.
"Tamam diyorum, tamam! Akşam Gelirim!" Sesi kulaklarımı doldururken geriye doğru çekildim.
Bir adım atıp beni bekleyen felakete doğru ilerleyebilirdim, bir kaç adımla dün gecenin ve bu sabahın yaşattığı tüm etkiyi yerle bir edebilirdim. Yapardım , bunu biliyorum yapardım...
Şimdi şu an bir kaç adımla ona ulaşabilir, avazım çıktığı kadar bağırabilirdim. O küçük bedenini avuçlarımın arasına alıp, bütün öfkemle sarsarken , avaz avaz hesap sorabilirdim!
'Ne oluyor lan! Ne oluyor Nasya?! Ne yapıyorsun sen?! Ne yapıyorsun?! ' Diye boğazına sarılabilirdim.
Öğreneceğim şeylerden böyle korkmasam! Aciz olmasam, eğer aciz olmasam yapardım.
Dün geceden ve bu sabahtan sonra, ondan gördüğüm aşkın gerçekliğine inanmasam dakikalar içinde her şeyi tepetaklak ederdim.
Hesap sormak kolaydı?! Ama duyacaklarımın korkusu bedenimde öyle büyük bir çaresizlik yayıyor ki. Ben bir adım bile atamıyorum.
Ona doğru bir adım atamıyorum. Bizi geri dönüşü olmayan bir çıkmaza sokacağına duyduğum eminlikten midir bilmiyorum ama yapamıyorum.
Ve dönüyorum, yavaşça arkamı dönüyorum...
Tüm korkularımın içinde, zihnimdeki fısıltılarla birlikte geri dönüyorum.
Masaya doğru attığım her adımda, genzimin büyük bir acıyla yandığını ve görüşümü bulanık bir bariyerle sardığını görüyorum.
Sandalyemi geri çekip otururken biliyorum ki, bu kaybetme korkusu bana çocukluğumun aralık kalan kapısından gelen bir sızıntı.
Hayatım boyunca önemsediğim tek kadının, tamda bana kendini açtığı zamanda, çekip gideceğine duyduğum korku. Öyle bir korku ki, bir kez daha o şerefsizin bana tercih edileceğine duyduğum tedirginliğe rağmen susuyorum.
Ruhum göğüs kafesimin içinde çırpınırken, puslu gözlerimin kadrajına giren Nasya'yı görüyorum.
Masaya doğru attığı adımlarla, yüzündeki gülümseme sisli bir görsel olarak gözlerimin önünde yer ediyor ve ben kaçırıyorum gözlerimi, kimseden gözlerini kaçırmamaya yeminli olan ben.
En büyük korkularımın ve pişmanlıklarımın üzerine üzerine giden ben, bu kadının gözlerinden kaçırıyorum gözlerimi.
Bakışlarım hırçın denizin köpüklü dalgalarında dolanırken, genzimin sızısını uzaklaştırıyorum üzerimden, topluyorum kendimi, zor olmuyor... alışık olduğum bir durum olduğu için, başkasının kafayı yiyeceği şu anlarda ben sessiz bir nefesle dindiriyorum tüm öfkemi.
Yaklaştığı masada az önce kalktığı sandalyesine çökerken , sıkkın bir nefesle birlikte sesine sahte bir heyecan yerleştirişini duyuyorum.
"Her şey harika görünüyor, acıkmışım da."
Bakışlarım üzerine döndüğünde , Uzanıp peynir tabağından aldığı parçayı ağzına attığını görüyordum, gözlerim yüzünde tutundu.
Bakıyorum yüzüne, güzel yüzüne.
Her bakışımda beni çılgına çeviren güzelliğine ve merak ediyorum.
'Daha sabah saf bir aşk gördüğüm gözlerinde şimdi neden yalan görüyorum Nasya? Neden sensizlikle olan imtihanım bitmiyor?'
Ağırca yutkunduğum sırada, sıktığım dişlerimin arasında bir soru beliriyor. Bana ve korkularıma rağmen, kalan son kırıntısıyla gururum tarafından sorulmuş bir kaç kelime.
"Kimdi o Nasya?" Şakaklarım gerilirken sesimi oldukça sakin tutuyorum.
"Kim, kimdi sevgilim?" Stresli bir kıkırtıyla beni süzüyor. "İyi misin sen?"
Gözlerimi sorgulayan bakışları ile genişçe sırıtıyorum. "Çok iyiyim, kimdi arayan? Burada konuşamayacağın kadar önemli olan şey neydi?"
Aynı sırıtışla bir cevap bekliyordum. Deliriyor muydum? Belli ki öyle, aksi halde içimi dolduran öfke dışımda nasıl bir gülüşe dönüşürdü?
"Asistanım, bir evrak gönderecek bana. Bilgisayarı aldığımda hızlı bir kontrol yapıp mail atacağım."
Çatalını sıkıca tuttu ve bakışlarını önündeki salatalara çevirdi. Çatalına aldığı salatalığı titreyen eliyle birlikte ağzına atarken bakışlarım dudaklarında kaldı.
'O dudaklarından daha ne kadar yalan duyacağım? Hiç mi acıman yok, hiç mi tereddüt etmiyorsun Nasya?'
"Asistanın." Başımı öfkeyle salladım ama bana bakmadığı için göremedi. "Hı hı, hadi başlayalım. Deniz havası insanı acıktırıyor."
'Artık bana yalnızca yalan söylemiyor! Bana Alphan ile ilgili yalan söylüyor! Bu her şeyi değiştirir! Tüm bu güzel anları öldürür! Bu yalan, bu sabahı ve dün geceyi mahveder!'
"Başlayalım sevgilim." dedim.
Bastırdığım dişlerim şakaklarıma keskin bir ağrı saplarken çenem kontrolsüz sıkılmayla uyuşmaya başlıyordu.
"Hadisene." Kıkırdayarak önümdeki tabağa birkaç parça kahvaltılık koydu ve kendi kahvaltısına geri döndü.
"Teşekkür ederim." Bakışlarım tabağa döndüğünde, yutkunmakta bile zorluk çekiyordum. Değil bir lokma yemek, nefes almak bile giderek güçleşiyordu.
'Neden Nasya, neden hala konuşuyorsunuz? Neden yanımdayken bile gizli saklı onunla iletişim kurmaya çalışıyorsun.'
Gözlerim yüzüne döndü.
'Ne istiyorsun benden Nasya? Hala aklında o varsa niye buradasın? Derdin ne lan senin...'
Telefonum çalmaya başladığında dikkatim dağıldı ve Nasya'nın üzerinden geri çektim gözlerimi. Cebinden çıkardığım telefonu cevaplayarak yasladım kulağıma.
"Efendim Sofia?" Sıkkın bir nefesle gözlerim terasta gezindi. "Rahatsız etmiyorum değil mi?" Neşeli sesi kulaklarımda dolandı.
"Pek müsait değilim. Sorun ne?" Tersleyici sesimle bir süre sessizleşti. "Adil amcanın yanından çıktım, akşamki iş yemeği öğleden sonraya alındı. Yani haber vermek istedim, biliyorsun devlet onayını resmileştireceğiz bu yemekte."
"Kafanıza göre saat mi değiştiriyorsunuz?!" Ansızın yükselen sesimle Nasya'nın gözleri sakince üzerime döndü. "Baban böyle olsun istedi, ben sadece..."
"Kapat Sofia! Saati bana mesaj at!" Kapattığım telefonu sertçe fırlattım masaya.
"Sen iyi misin?" Gözleri üzerimde dolanırken ansızın beliren sinirimi çözmeye çalışıyor gibiydi.
"İş yemeğini erkene çekmişler. Kafalarına göre!" Dizim sabırsızca titrerken güzel yüzünde sakin bir gülümseme oluştu. "Önemli değil, bir şeyler atıştırır öyle geçeriz."
Uzanıp öfkeyle yumruk yaptığım elimi tuttu. Sıcak avuç içi bedenimdeki öfkeyi söküp aldığında, derin bir iç çekiş bıraktım masaya.
'Yapmazsın güzelim. Bana bunu yapmazsın be. Vardır bir açıklaman senin, bunu yapmazsın. Bana böyle bakarken, böyle dokunurken, bize bunu yaşatmazsın.'
Telefon titrediğinde elimi ellerinden geri çektim ve ekrandaki mesaja verdim dikkatimi.
Sofia: İş yemeği için 12:30'da restoranda olacağız. Adamlar 13:00'te orada olacak. Baban 'Erkenden gitmemiz gerekiyor.' dedi.
Kilitlediğim ekranla dikkatimi önümdeki tabağa çevirdim. Masaya gelen yeni bir garson sıcak gözlemeleri önümüzdeki tabaklara servis ederek uzaklaştı masadan.
"Ay, uzun zamandır yememiştim." Çatalı bırakıp sıcak gözlemeyi üfleye üfleye büktü parmaklarının arasında. "Neyli acaba?" Gülümserken masadaki sert havayı yumuşatmak ister gibi bir hali vardı.
"Peynirli. Sana soracaktım neyli istediğini fakat telefonunla meşguldün." Aldığı ısırıkla yüzündeki gülümseme silindi ve tedirgin bakışları üzerime döndü. "Peynirli çok severim."
'Yine aynı lanet gülüş. Her şeyiyle sahtelik barındırıyor! Gerçekliğini ona mı gösteriyorsun Nasya?'
"Biliyorum, en azından dün geceden sonra peyniri sevdiğini biliyorum."
Tüm bedenim stresle kasılırken bu kadının bana şu an armağan ettiği bu dakikaların geçici olduğunu biliyorum.
Neden şu masayı ters düz edip avaz avaz hesap sormuyordum?! çünkü inanmak istemiyorum! Beni yeniden yüz üstü bırakacağına, yeniden o şerefsizin kollarına koşacağına inanmak istemiyorum!
'Dün geceden sonra, bu sabahtan sonra buna inanmak istemiyorum! Seni kaybetmek istemiyorum!'
Kırılan kalbimin çatlaklarını aşkıyla onarırken beni yeniden yıkıp geçemezdi. Bir kez daha yokluğuyla sınanırsam kırılan gururumla kalmaz un ufak olurdum.
Çünkü biliyorum ki Varlığım, O'nun yokluğunda hiçbir şey ifade etmiyordu.
Kalbim yaşadığı her şeye rağmen atmaya devam ediyorsa içinde taşıdığı o aşk sayesindeydi, onun aşkı sayesinde.
Ve bu kalp, İhanetinin darbesini kaldıramayacak kadar güçsüzken, varlığının her bir zerresine, her ihtimaline muhtaçtı. İşte bu yüzden kaybetmek istemiyordum.