Ayaklarımın altındaki çakıl taşları sessiz bahçede kıpırdanırken Nasya'nın açılan kapısının sesini duyabiliyordum. Bakışlarım, omuzumun üzerinden arkaya döndüğünde aracın etrafını dolanarak yanıma doğru yaklaştı. Bakışları yüzümde tutunurken bir adım yanımda durdu ve tedirgin gözlerini üzerimde gezdirdi.
"Gel." Uzanıp elimi tuttuğunda adımlarını önüme geçirdi ve bedenimi boş bir çuval gibi peşinden sürükledi.
'Durdur onu yalvarırım, affetme Pars. Sana yaptıklarını unutma. Kendine gel, affetme!'
Ezilen gururum içeride feryat figan bağırırken ben Nasya'nın ellerinde dağ evinin içine doğru sürüklendim. Açılan kapıdan içeriye girdiğimizde arkamızdan kapandığını duyuyordum.
Bakışlarım hala elimi sıkıca tutan küçük parmaklara takılıydı. Bordo renkli ojeler beyaz teninde öyle güzel duruyordu ki küçük parmaklar birkaç parmağımı kararlı bir şekilde sararken genzim bu görselle sessizce sızlıyordu.
Beni böyle sahiplensin, bana böyle sıkı tutunsun diye ne çok çabalamıştım. Şimdi tam da kabullenmeye başlamışken ya da en azından denerken bir anda roller değişiyordu.
Ne yapmam gerektiğiyle ilgili en ufak bir fikrim bile yoktu. Nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey ona karşı olan kırgınlığım, içimde durmaksızın bağıran ve beni kendime getirmeye çalışan tarafımla allak bullak ve yorgun hissediyorum.
"Soğukmuş." Elleri benimkileri nihayet bıraktığında dağ evinin salonunda öylece beni bıraktığı yerde kalakalıyordum.
Nasıl olurda aynı anda hem söyleyecek bir sürü şeyim hem de kurulacak tek bir cümlem bile olmazdı, anlamıyordum.
Neden buradayım, niye kaçmaya devam etmiyorum; bilmiyorum. Ülkeyi terk ederken sahiplendiğim o ideolojiye ne oldu? Kim kararlı duruşumun ayaklarına bağladığım prangaları çözdü? Nereye kaçtı nereye saklandı o öfkem, kızgınlığım, kırgınlığım; neredeler?
"Şömine yakmayı öğrenmedim ama..." Odanın bir ucundan bana ulaşan sessiyle gözlerim üzerinde geziniyordu, kollarındaki kütüklerle şöminenin önünde yavaşça çöktü ve elindeki kütükleri dikkatle dizmeye başladı. "Ama dizebilirim." Kıkırdadı.
Gülüşü kulaklarımda cılızca dolanırken gözlerim yerde dizlerinin üzerine çöken kadında gezindi.
Bedenini saran kırmızı elbisenin rahatsızlığına rağmen dizlerinin üzerinde ileriye doğru eğilmiş, şömineyi yakılacak hale hazırlıyordu.
Araçta geçen sessiz dakikaların ve o ansızın parlayan öfkesinden hiçbir iz taşımıyordu. Yere yasladığı sağ eliyle ileriye doğru eğilmiş ve bana güzel bedenini habersizce sunarken odunları yerleştirmeye devam etti.
Gözlerimi kalçasını sıkıca saran elbiseden geri çevirdiğimde ağırca yutkundum.
'Kendine gel.'
Verdiğim telkin ağırca yutkunmama sebep olurken şu an ona dokunmayı düşünmem ve bunu istemem bile aptallık. İçimde verilen savaşın yüzümdeki yıkımına rağmen kırılan kalbime, küskün heveslerime rağmen onu hala istemem de öyle.
"Ben hallederim." Adımlarım ağırca yanına doğru ilerlerken geri çekildi ve dizlerinin üzerinde öylece oturup yaklaşmamı bekledi.
Güzel elleri dizlerini üzerini örterken gözlerim aldığı pozisyona kaydığında, bunu bilerek mi yapıyor diye düşünmeden edemedim. Şu anki bu duruş bir itaatkârın sahibine kendini açıkça sunuşunun ilk adımıydı.
Nasya'nın bu konuyla ilgili böyle bir şey bildiğini sanmıyordum. Keza bilse dahi onun boyun eğmekten zevk alacağını düşünmezdim.
'Öyle olmasını isterdim fakat düşünmezdim.'
Tam da bu sebepten ellerinin küçük dizlerinin üzerinde avuç içleri yukarıya doğru serbest bir şekilde duruşu ve gözlerimin içine istekle bakışı tamamen hüsnü kuruntum. Hepsi bu. Aklımı şu anın gerçekliğinden ve afallamasından saçma sapan yerlere çekerek kurtulmaya çalışıyorumdur belki de.
Adımlarım şöminenin önünde durduğunda sağında duran büyük kibrit kutusuna çevirdim gözlerimi. Yavaşça tek dizimin üzerinde yere çöktüğümde uzanıp kibrit kutusunu almak istedim.
Küçük eller onu hızla kavradı ve avuçlarının içinde bir hediyeyi armağan eder gibi yüzüme doğru kaldırdı. Bakışlarım şaşkınlıkla yüzüne döndüğünde heyecandan titreyen gözlerini yüzümde beklentiyle dolandırdığını gördüm.
"Nasya?" Kaşlarım çatılırken bana neden bir itaatkâr gibi davranıyor, anlayamıyordum.
Bu iş kafamda kurmaktan çıkmaya başlarken yaptığı her hareket boğazımda acı bir yutkunuş oluşturuyordu, acı ve beklenti dolu bir yutkunuş.
"Senin için." Dudakları hafifçe kıvrıldığında yüzünde sıcak bir gülümseme yer etti.
'Ne yapıyorsun sen? Bana ne yapıyorsun, lanet olsun.'
Yeniden yutkundum. Uzanıp elindeki kibriti minimum temasla aldığımda yaktığım kibritle beraber yüzümü şömineye döndüm. Fakat beni izlediğini ve sessiz bir iç çekişi yüzüme doğru bıraktığını duyuyor ve görüyordum.
Yavaşça tutuşan çıralar ve odunlar gözlerimin önünde büyürken ben zihnimin beni aylar öncesine götürmesine izin veriyordum.
Şömine demirine uzandığımda odunları yavaşça karıştırdım ve tamamen yanmasına yardımcı oldum.
Zihnimdeki kısaslar ve acılı hatırlalar genzimi sızlatırken burada anneme bu kadını bağıra bağıra, ağlaya ağlaya anlatışımı; gururumu yerlere serişimi ve yine Nasya için ne kadar gurursuz bir adam olduğumu haykırışımı hatırladım.
"B-bu bir yüzük mü?"
Şaşkın sesiyle beni irkilerek zihnimdeki hatıralardan uzaklaştırdı. Yanımda durduğunda şaşkınlıkla küllerin içinde ateşin aydınlığıyla parlayan elmas yüzüğe bakıyordu. Ona aldığım ve parmağına takmak istediğim yüzüğe...
Öylece bakıyordu. Aylar önce parmağında yer edecek olan yüzüğün kararmış bir halini şaşkınlıkla seyrediyordu.
Bakışları yüzüme döndüğünde burun buruna gelmiştik, gözlerim yüzünde dolanırken görüşümün bulanıklaştığını hissediyorum. Güzel yüzü şeffaf bir camın ardında kalırken sızlayan genzimden içeriye bir nefes çektim. "Senindi."
Daha önce hiçbir kelime kurulurken beni böyle zorlamış mıydı ya da ses tellerim hiç boğazıma böyle işkence etmiş miydi, bilmiyordum ama şu an bu itirafı yapmak ve ona bunu fısıldamak canımı yakıyordu.
"B-benim mi?" Titreyen sesiyle onun da gözlerinin dolduğunu hissediyordum.
"Bana ayrılmak istediğini söylediğin geceyi hatırladın mı?" Dudaklarımda acılı bir gülümseme yer ederken zar zor yutkunuşunu görüyordum.
"Pars..." Sesi titredi yeniden, üstelik adımı telaffuz ederken.
"Bana bir 'Yavru köpek gibisin!' diye haykırdığın o geceyi hatırladın mı? 'İstemiyorum seni Pars.' dediğin... Sol gözümden hiç planlanmamış bir damla yaş yanağıma bile değmeden düştü zemine. 'Sevmiyorum. Sevsem hissederdim, aşk böyle bir şey değil Pars.' Hatırladın mı bunu?"
"Lütfen sus." İki yanağını sarmalayan birkaç damla yaş onun da yüzünde yer ettiğinde başımı hafifçe salladım. Onu onaylamak ister gibi.
"Susayım." Geri çekildim ve ağırca kalktım yerden. "Ben susayım. Anlatmayayım, susayım ben Nasya." Adımlarım odanın köşesinde duran koltuklara ilerlerken sessizce burnunu içeri çekişini duyuyordum.
"Ben hata yaptım. Kafam öyle karışıktı ki öyle..."
Kendimi koltuğa yavaşça bıraktığımda sırtım soğuk deriyle birleşti, kollarım kucağıma rastgele düşerken başımı hafifçe salladım yeniden. "Ben susayım Nasya, senin duymak bile istemediğin o sözleri sana asla tekrar etmeyeyim. Susayım ben." Gözlerim bana ağlayarak bakan kadını buldu. Şöminenin önünde öylece otururken bakışları üzerimde pişmanlıkla dolanıyordu. "Ben susayım susmasına da sen duymayınca bitecek mi? Ben söylemezsem, sen de duymazsan içimdeki bu acı bitecek mi? Sevilmeyişimi, istenmeyişimi bana haykırdığın gerçeği ortadan kalkacak mı?"
Başımı hafifçe yana eğdim ve öne doğru eğilip kollarımı dizlerime yasladım. "Yine burada, bu odada bana 'Alphan'ı seviyorum Pars, senin beni sevdiğin gibi seviyorum onu.' demeni de yok edecek mi? Benim susmam tüm o acıyı, öfkeyi, kırgınlığı silecek mi?"
Dişlerimin arasından baskın fısıltılarım odanın içinde dolanırken şöminenin ateşi güzel yüzünde ve kırmızı elbisesinde gölgeleniyordu.
"Nasıldı sahiden, ne demiştin? 'Elimde değil, onu seviyorum Pars. Onu, senin beni sevdiğin gibi seviyorum.' Evet, bunu demiştin. Benim seni sevdiğim gibi öyle mi?" Sesim hiç istemesem de sertleşiyor ve şakaklarım geriliyordu. "Sen ne anlarsın lan sevmekten? Üstelik bir de benim seni sevmem gibi sevmekten. Sen hiçbir şeyi gerçekten sevdin mi lan? Sen hiçbirini yaşayacak kadar çok sevdin mi? İçimde sen varsın diye ölemedim lan ben! Sevgin kalbimi dolduruyor diye ölemedim! Zihnim seni unutur diye köpek gibi korktum, her şeyi unuturdum önemi yok ama seni unuturum diye korktum! Kaç günlük tuttum seninle ilgili, olur da bir şey olursa yeniden hatırlatayım seni kendime diye. Sen sevgiden ne anlarsın!"
Boğazımı yakan bağırış dağ evinde dolanırken Nasya'nın elleri usulca yerden destek aldı ve ayağa kalktı.
"Bilmem. Ben senin gibi sevmek nedir bilmem. Bilmezdim, unutmuştum çünkü. Kimliğim dışında herkesi, her şeyi unutmuştum." Adımları bana doğru yaklaşırken öfkeyle sıktım yumruklarımı.
"Beni bile!" Dişlerimin baskısıyla çıkan hırıltım, hüzünlü yüzünde yorgun bir gülümseme yaydığında birkaç adım önümde durdu.
"Seni bile. Benim kısacık hayatıma bir çığ gibi düşen, kalbimin körpe kapılarını elini tersiyle itip içeri giren seni bile. Seni bile Pars, karına ve metresine rağmen deli gibi sevdiğim seni bile unuttum. Unuttum işte! Nasıl hissederdim, nasıl severdim, nasıl korkardım sensizlikten; unuttum. Yanıldım, saçmaladım. Yapmamam gereken seçimler yaptım ama bilinçli bir seçim değildi." Dudaklarındaki sıcak gülümsemeye rağmen yanaklarındaki yaşlar sessizce akıyordu çenesine doğru. "Seni unuttum; Alphan'ı, Defne'yi, herkesi unutsaydım da sen kalsaydın keşke zihnimde ama olmadı Pars, unuttum."
"Biliyor musun, unutmanın bir önemi yoktu. O adamın yanında olmayacaktın. Siktiğimin kalbine almayacaktın onu, tutmayacaktın Nasya. Tutmayacaktın elini, bakmayacaktın yüzüne, sarılmayacaktın omzuna, öpmeyecektin dudağını!"
"Saçmaladım. Geçmişten gelen bir heyecana aldandım. Senden daha basitti onunla olmak, daha kolaydı. O düzdü Pars ama sen..."
"Ama ben? Ben fazla ilgiliydim, fazla önemsedim, çok titredim üzerine. Söyle hadi. Ama sen görüp görebileceğim en aptal âşıktın, boğuldum; de!"
"Hayır." dedi titrek bir nefesle başını iki yana sallarken. Yüzündeki gülümseme siliniyordu.
"Söyle hadi! İlgi bekleyen yavru köpek gibi etrafımda dolandın, de! 'Hiçbir kadına göstermediğin toleransı gösterdin bana, de! Söyle hadi! Önünde diz çöktüğümde değersizleşti her şey, söyle! Değerini bile anlamayan bir aptalın yanında olmak istedin! Seni kıt zekâsıyla aşağılamaktan zevk alan, yetersiz hissettiren o aptalı seçtin! Asalak gibi babandan beslenen o zavallıyla olmak daha kolaydı, söyle!"
"Yeter!" Bağırdığında sesi dağ evini dolandı ve beni susturdu. "Yeter Pars, yeter artık sus! Sus ve dinle. Aylar oldu ya! Sana sebepleri defalarca kez anlattım, hiçbirini görmedin. Hiçbir mesajı okumadın!"
Aldığı öfkeli soluklarla ellerini saçlarının arasından geçirdi ve geriye verdi. "O kolaydı, tahmin edilebilir ve risksizdi. Ama sen, seni istemeyen tek bir kadın bile yok! Hemşireler ve hizmetçiler, bunlar arasında en tehlikesizleriydi! Doğa, Sofia ve Deniz! Evet, hamile bıraktığın Deniz!"
"Sakın!' dedim öfkeyle onu bölerken. "Sakın hesap sorabileceğini düşünme! Benim sana verecek hesabım yok, senin de bana; anladın mı?"
"Vereceksin!" İleriye doğru bir adım atıp öfkeyle elini bana doğru salladı. İşaret parmağı beni gösterirken yeniden tısladı. "Bana hesap vereceksin! Her şeyin hesabını vereceksin! Mesela siktiğimin Sofia'sı neden şirketinde işe girdi, anlatacaksın! Doğa'yı alıp evine götürmek ne demek, anlatacaksın! Deniz'i benimle beraberken kaç kez becerdin, söyleyeceksin! Benim hatalarımı suratıma çarparken iyi, seninkileri de yatırsana masaya! Yatır hadi!"
"Nasya!"
"Yok Nasya, söyle! Tamam, ben Alphan'a gittim, siktiğimin kafası bir cama geçti ve gebermek yerine lanet hafızamı kaybettim; unuttum seni! Seni unuttum ve bir hata yaptım! Ya sen? Benim peşimden koşarken, beni Lizbon'a falan sürüklerken kaç kez kaç kez altına aldın Deniz'i?"
"Hiç kez! Sen hayatıma girdiğin andan sonra o kadına bir kez bile dokunmadım, bebek de korumadandı! Kendi hatalarına makul kılıflar bulmanı takdir ettim ama! 'Hatırlamadım Pars!' Aman ne harika, hatırlamadın öyle mi? Ağzıma sıçtın lan sen benim! Düşmanlarımın yapamayacağı bir yıkımın kıyısına sürükledin sen beni! Bir çöp torbası gibi uçurumdan aşağıya fırlattın!"
"Edebiyat yapma! Aklını kaybeden herkes aynını yapardı, tamam benim mizacım biraz fevri ve abarttım ama..." Kaşlarım öfkeyle havalandı. "Ama?"
"Ya yoktu, yok! Beynimin bir kısmı kepenkleri kapatmıştı, diyorum be adam! Hitler'in üzerine böyle gidilmedi be!"
Yaptığı biraz öfke biraz isyan ve üzgün serzeniş yüzümde alaylı bir gülümseme yaydı. "Konu kendin olduğunda nasıl da her şey mubah oluyor öyle? Ama ben Sofia'yı işe alamam öyle mi? Doğayı eve atamam. Bana yasak ama sana serbes-"
"Doğayı eve attın, evet. Sadece eve." Dişlerini sıkarken sorgulayıcı bakışları yüzümde dolandı.
"Nasıl böyle eminsin belki de..."
"Pars!" Öfkeyle bağırdığında hızla ayağa kalktım, ona doğru birkaç adım attığımda dip dibe geldik, başını yukarıya kaldırıp kısa boyuyla beni görmek için küçük bir çaba sarf ederken erkekliğimin ansızın sızladığını hissettim.
Ona böyle yakın olduğum için mi ya da dudaklarına yapışmak istediğim için mi yoksa öfkeli suratını sert öpüşlerle yumuşatmak için mi olduğunu bilmiyordum.
"Bilerek yapıyorsun, inadıma!" Öfkeyle fısıldadığında dudaklarım sinsice kıvrıldı.
"Böyle düşünmek seni mutlu edecekse..." Fısıltılı alayımla eli hızla yüzüme doğru kalktı, tokat atmak üzereyken sertçe kavradım bileğini. "Bana hesap soramazsın! Sen o adamlayken kimi siktiğimin hesabını soramazsın! Bana hesap soramazsın Nasya! Sana bir bağlılık yeminim yoktu. Aksine, bunu yapmam için öyle çok sebep verdin ki bana." Dişlerimin arasından öfkeyle hırladığımda çenesinin titrediğini ve gözlerinin dolduğunu görebiliyordum.
"O kıza dokunmadın, kimseye dokunmadın." Küçük dişlerinin arasından öfkeyle fısıldadı.
"Canın mı yandı?"
"Pars!"
"Canın mı yandı? Benim de canım yandı. Seni o piçin kollarında nefes nefese gördüğümde, benim de canım yandı!" Hızla bileğini serbest bıraktığımda aramızdaki mesafeyi açtım ve yeniden yönümü koltuklara döndüm
"Biz onunla hiçbir şey yaşamadık."
Çaresiz fısıltısı henüz oturduğum koltukta beni bulduğunda bu anlamsız yüzleşmenin ne kadar saçma olduğunu anlıyordum. Sabaha kadar bağırsak ne fayda? O beni değil o adamı seçmişti. Gözlerimin içine baka baka onu istediğini söylemişti.
"Sadece öpüştü-"
"Sadece öpüştünüz." Başım alaylı gülümsememle aşağıya yukarı sallandı.
"Pars, kendimi haklı çıkarmaya çalışmıyorum. Bunun bir anlamı yok ki ben haklı olmak istemiyorum." Sessiz adımları bana doğru ilerlediğinde usulca önümde durdu ve üzerime doğru eğildi.
Nefesi yüzümü okşarken ağırca yutkundum ve kuruyan boğazımı ıslattım. Kelimeler dudaklarından istikrarlı bir şekilde döküldü. "Haklı olmak umurumda bile değil, seninle olmak istiyorum. Anlıyor musun?" Gözlerim dudaklarına kaydığında nefes almayı bırakıyordu. Heyecanla gözlerini yüzümden kaçırdığında kendini topladı ve geri çekildi.
"Bu çekişme bütün gece devam etmeyecek." Dikeldi ve adımlarını dağ evinin kapısına doğru çevirdi.
'Gidiyor musun?'
Kaşlarım şaşkınlıkla çatıldığında oturduğum koltukta hafifçe toparlandım. Bunca çabanın ve çırpınışın ardından öylece gidiyor muydu? Sahiden mi?
Adımları ana kapının önünde durduğunda kapının üzerinde duran anahtarı iki kez çevirdi ve kilitledi. Ne yaptığını anlamaya çalışırken çekip aldığı anahtarla bakışları bana döndü.
Tek kaşı havaya kalktığında kendinden emin bir şekilde konuştu. "Bu gece buradayız. Aslına bakarsan sorunlarımızı çözene kadar bu dağ evinden dışarı çıkış yok."
Ardından arkasını döndü ve daha ben ne olduğunu kavrayamadan salondan ilerleyip yatak odasına doğru gözden kayboldu.
Bakışlarım kapıya döndüğünde afallamış bir ifade ile bir süre kilitlediği kapıyı süzdüm, ardından ortadan kaybolup gittiği odanın kapısında dolandım.
İstemesem beni burada tutamayacağını, o küçük kilidin beni engelleyemeyeceğini biliyor olmalıydı. Buna rağmen bu şekilde direnmesi, ipleri elinde tutma çabası, vazgeçmemesi içimde küçük bir huzura neden olmuştu.
Gömleğimin yaka düğmesini sertçe çekiştirdim ve iliğinden çıkardım. Sırtımı ve başımı oturduğum soğuk deri koltuğa yasladığımda Nasya'nın nereye gittiğini sorgulayıp duruyordum.
Bakışlarım yana düşen başımdan boş salonda dolandı ve dağ evinin birinci katında bulunan tek odanın kapısında durdu. Yatak odamın kapısıydı.
Sessiz salonda yanan şöminenin çıtırtıları ve yatak odasından gelen belli belirsiz tıkırtılar dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Kıstığım gözlerimle ışığı yanan odanın dışarıya yansıttığı gölgeyi kestirdim bakışlarıma. Nasya'nın üzerindeki elbiseyi çıkardığını anlayabiliyordum.
Sessiz bir yutkunuşla başımı terse çevirdim ve yüzümü tavana döndüm. Onu röntgenlemek istemediğimi biliyordum hatta aslına bakarsam onunla cinsel anlamda herhangi bir yakınlaşma bile istemiyordum. Bunun benim gardımı düşüreceğinden öyle emindim ki.
O kadının teni, kokusu ve sıcak vücudu tüm kontrolümü kaybetmeme neden oluyordu. Dünya üzerinde bana bunu yapabilen ilk kadındı o. Birçok kadın tanıdım ve farklı deneyimler yaşadım fakat Nasya'nın yaydığı o tutkuyu hayatım boyunca hiçbir kadında göremedim.
Çoğu zaman bana 'Git.' diyen güzel dudaklarına rağmen 'Al beni.' diyen gözleri tüm hücrelerimi uyarıyordu.
Onu o lanet kokteylde gördüğüm ve hatta öncesinde duyduğum anda önce sesi zihnime sinsi bir zehir saldı, ardından ürkek duran bakışlarıyla tüm ipleri küçük parmaklarına doladı. Görünmez bir tasma boynuma tam da o gecede geçmiş ve beni bu kadının kölesi yapmıştı.
Güldüm. Birinin kölesi olmak pek benlik değil aksine düzenli baskınlık kurabileceğim itaatkâr kadınlarla bunca zaman sıkıntısızca yaşamıştım ama bu hırçın, öfkeli, hadsiz ve aynı zamanda kışkırtıcı derecede çekici olan bu kız; bir devri kendiyle birlikte kapattı.
Garip olansa bunu farkında bile olmadan yapmasıydı. Hiçbir çaba göstermedi. Hiç numara çekmedi ya da ilgim için özel şeylere gerek duymadı. O, öylece durdu. Onu o yapan tüm o can sıkıcı ve kalp kırıcı şeylerle orada öylece durdu. Ve ben, onu istedim.
Ben sevdim. Onu kendim için istedim, sanki bunca zaman ihtiyacım olan her şeymiş gibi istedim. Yıllarca aramadığım ama ansızın bulduğum bir amaç gibi. Ne arayacağımdan bile habersizken varlığıyla tüm bilinen denklemleri sabote etti.
Yıllar önce, bu dağ evinde annemin intiharı ile gömdüğüm masumiyetimi, üzerindeki tüm toprakları temizleyerek gün yüzüne çıkardı. Üstelik bunu gözlerimin içine öfkeyle bakarken ve bana hakaretler savururken yaptı; ilmek ilmek ve yavaş yavaş.
Hiç düşünmeden arkadaşı için beni Melikşah'a sattı ve korkusuzca gözlerimin içine bakarak bunu itiraf etti. Hissettiği yoğun duygulara rağmen ona her yaklaştığımda yüzüne sıkıca tutturduğu öfke maskesini korudu fakat şimdi...
Kayıp ayların ve araya giren insanların ardından burada bana beni istediğini açık yüreklilikle belli ediyor ve bunu yaparken oldukça cesur görünüyordu.
Siktiğimin iplerini eline alması beni neden bu kadar yükseltiyor, bilmiyordum. Başka bir kadının değil karşımda sesini yükseltmesi, iznim olmadan gözlerime uzun süre bakamayacağını çok iyi bilirken Nasya'nın lanet sınırlarımı elini kolunu sallayarak geçişi ve ona bu izni verişim her seferinde beni dumura uğratıyordu.
Bakışlarım tavanda dolanırken duyduğum adım sesleriyle hafifçe doğruldum oturduğum koltukta. Gözlerim odanın içine giren kadının üzerinde tutunduğunda yaşadığım küçük kalp çarpıntısını saklamaya çalışarak sessizliğimi korudum.
Üzerinde dolaptaki pijama takımlarımdan birinin üstü öylece salınırken küçük kalçalarını örten birkaç santim saten kumaşla güzel bacakları öylece ortadaydı. Tepesinde basitçe topladığı saçlarıyla alelade bir topuz oluşturmuş fakat bu haliyle gördüğüm tüm kadınlardan çok daha güzel olduğunun farkında bile değildi.
"Tüm gece o rahatsız edici elbiseyle kalamazdım." Yüzündeki umursamaz gülümsemeyle ellerinin üzerini örten uzun kolları yavaşça geri kıvırdı ve bakışları bana döndü. "Oldukça rahat ama."
Sessizce kıkırdadığında yüzümde alaylı bir gülümseme görünüp kayboldu. Az önce yaşanan o tatsız diyaloğu kuran iki kişi biz değilmişiz gibi davranması kafamı karıştırıyordu.
"Sen de üzerine rahat bir şeyler giy hadi, ben mutfakta olacağım." Çıplak ayakları yerdeki parkelerde cılız sesler yayarken yönünü beklemeden mutfağa çevirdi.
"Ne bu şimdi?" Olup biten her şey öyle tuhaf ki az önce birbirimizi boğacaktık ama şimdi kahve yapmaya mutfağa mı gidiyor?
Oturduğum koltuktan kalktım ve yavaş adımlarım mutfağa doğru döndü. Kapıdan içeri girdiğimde Nasya'nın eğilip alt dolapların kapaklarını açıp bir şeyler aradığını görüyordum.
Gözlerim eğilmesiyle yukarı toplanan pijamadan kendini gösteren kırmızı dantel iç çamaşırına döndü. Nefes almayı kestiğim ve yutkunmak denen eylemi unuttuğum saniyelerde gözlerim güzel kalçalarının arasında zarifçe tutunan tangada gezindi. Açık kalan dudaklarımı kapattım ve hızla dikkatimi toparladım.
"Tencereler nerede ya?" Eğildiği yerden kalktığında gözlerimi bir suç işlemiş çocuk gibi kaçırdım üzerinden.
'Topla kendini Pars! Topla!'
"Sana diyorum." Küçük parmakları yüzümün önünde şıklattı ve kıkırdayarak dalgınlığımı giderdi.
"E-efendim?" Kekeledim mi az önce! Siktir!
"Tencereler nerede?" Başı omuzunun üzerinden geriye döndüğünde alt dolaplara kısa bir bakış atıp yeniden bana döndü. "Genelde alt dolaplarda olur diye biliyorum ama burada sadece kuru gıda ve ıvır zıvırlar var."
Başını hafifçe yana eğdiğinde ayaklarından birini bacağına yasladı ve benden bir cevap almayı beklercesine bir sağa bir de sola salındı.
"B-ben bilmiyorum, ne yapacaksın tencereyi?" Sikiyim öyle masum gözüküyorsun ki! Üzerinde emanet duran o pijamadan seni kurtarıp solumda duran soğuk mermerin üzerine sermek istiyorum.
Genişçe sırıttı. "Makarna." Kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı "Makarna mı?"
"Makarna, harika yaparım. Peynirli makarna sever misin?" Gözleri parlarken bacağına yasladığı ayağı yere indirdi ve ilerleyip üst dolapları açmaya başladı ve lanet pijama bu kez tamamen beline kadar sıyrıldı.
'Sikiyim kızım, niye tanga lan!'
Hızla arkamı döndüm ve ilerleyip buz dolabını açtım. Boğazımdan yanaklarıma yükselen bir volkan vardı ve bunu ancak soğuk buzdolabının esintisi dindirirdi.
'Güzel kalçaları o küçük tangayı öyle sıkı kavramış ki! Ben böyle işin içine...'
'Düşünme Pars. Başka şeylere odaklan.'
Gözlerim buzdolabının raflarında dolanırken bir tabağın içinde duran muzları gördüm. "Bak muz." Odağımı değiştirmek için kendi kendime söylenirken uzanıp bir muz aldım kendime ve kapağı kapatıp korkuyla geriye döndüm vücudumu.
Nasya bir tencere bulmuş ve içini musluktan akan suyla doldurmaya başlamıştı bile. "Buldum bile." Bakışları suyun dolmasını beklerken beni buldu ve gözleri elimdeki muzda tutundu.
"İştahını kapatacaksın. Bence bunu yapmamalısın." Sıcak gülüşü pembe yanaklarında yer edinirken elimdeki muzu tezgâha bıraktım ve üzerimdeki ahmaklığı silkelediğim omuzlarımda uzaklaştırdım üzerimden.
"Nasya ne yapmaya çalışıyorsun?" Sorgulayıcı sesimle ellerim gövdemde birleşti.
"Acıktım ve makarna yapıyorum." Yeniden kıkırdadı. Dudaklarımda alaylı bir gülümseme oluştu. "Ciddi misin?"
"Glüten alerjin mi var? Mesela annemin varmış. Senin de varsa eğer başka bir şey hazırlarım." Dolan tencereyi musluğu kapatarak ocağın üzerine aldığında altını yaktığı tencereden uzaklaştı ve yanımda durdu. "Var mı alerjin?" Yumuşak sesiyle başını hafifçe yana eğdi ve olabilecek en sevimli haliyle iri gözlerini yüzüme çevirdi.
"Alerjim yok ama burada bahsettiğim şey yemeğin türü değil, bahsettiğim bu yaptığın şey." Gözlerim, yüzümde özenle gezinen irilerinde dolandı.
Lanet kalbim öyle hızlı atıyordu ki ritmi kulaklarımda yankılanıyordu resmen.
"Üzerini değiştir ve gel, bana yardım edeceksin; hadi."
Söylediğimi duymazdan gelirken omuzlarımdan tuttu ve beni mutfağın kapısına kadar ittirdi. "N-Nasya?"
"Hadi, acele et. Tüm hazırlığı kendim yapamam hadi." Kıkırdayarak beni salona ittirdi ve ardımdan kapıyı kapattı.
Öylece durmuş olup biten her şeye bir anlam vermeye çalışıyordum. Yüzümde salak bir gülümseme yer ederken takındığı bu tavır siniri mi bozsa da hoşuma da gittiğinden neredeyse emindim artık.
Güçlü bir nefes çektim içime ve yönümü yatak odasına çevirdim. Adımlarım ışığı açık odaya vardığında yatağın üzerinde dağınıkça duran elbisede dolandı gözlerim.
Uzanıp elime aldığım küçük elbiseyle ağırca çöktüm yatağın üzerine. Avuçlarımın arasında sessiz bir iç çekişle okşadığım elbiseyi istemsizce yüzüme doğru çektim ve burnuma bastırdım. Kapanan gözlerimle genzime dolan o temiz koku boğazımı kurutup kalbimi çıldırmış gibi hızlandırıyordu.
Şimdi içeri gidip boynuna sarılsam, yüzümü tenine yaslasam aynı kokuyu alabileceğimi biliyorum. Ama bunu yapacak cesaretim yok, o yüzden bu iyiydi. Bu güvenli olandı.
Kokusunu elbisesinden çalmak, içime çekmek ve zihnimi varlığının kanıtı olan kokusuyla ödüllendirmek şu an için en iyisiydi aksi halde yaşanan şu an rüya mı bilmeyecektim.
Nasya şu an buradaydı, mutfakta. Annemin türlü türlü yemekler yaptığı o mutfakta bizim için bir şeyler hazırlıyordu, gerçekti. Avuçlarımın arasındaki elbise kadar gerçek, o elbiseden genzime dolan hoş koku kadar güzel bir gerçekti bu.
♟♟♟