İçeriğe geç

AİDİYET 3 / Göze alabilir misin? (Final Kitabı )

Bölüm 3 · 17 dk okuma

AİDİYET 3 / Göze alabilir misin? (Final Kitabı )

Bölüm 3

Bölüm 34/ Yüzleşme

NASYA

Tenceredeki su yavaşça fokurdamaya başlarken dolaptan henüz çıkardığım salata malzemelerini dikkatle yıkamaya başladım.

Yüzümde salak bir gülümseme ve midemin üzerinde gereksiz bir kargaşa vardı. Bu gece yaşanan onca şeyin ardından âşık olduğum adamın evinde ve mutfağındaydım. Ve ona çok özel tarifli makarnamdan yapacaktım.

"Delilik bu." Heyecanlı fısıltımla kulaklarımın heyecanla yandığını hissedebiliyordum.

Bu geceyi olabilecek en iyi şekilde değerlendirmem gerekiyordu, aylardır onu görmek ve duymak için çıldırırken şimdi kendi dağ evinde benim tutsağımdı. Oldukça tuhaf ve de komik olan bu durum, yüzümse sessiz bir gülümsemeye neden olmuştu.

Bir adam için bunları yapabileceğimden bile habersizdim, birini bulmuşken yeniden kaybetmekten deli gibi korkacağımdan da öyle.

Onunla ilgili o kadar çok şey araştırdım ki yokluğunda oluşan bütün o boşlukları yine onunla ilgili küçük ipuçlarıyla doldurdum.

Hatırlamadan önce edindiğim bazı sıcak bilgiler ve sonrasında hafızama hücum eden tüm o detaylarla ona oldukça hazırdım. Her şeyine hazırdım, üstelik her şeyimle.

Dağ evine girdiğimiz anlarda bir itaatkâr gibi davrandığım o küçük birkaç saniye kalbimi deli gibi attırsa da sonrasındaki sert tavrını geri püskürtmek için ipleri elime almam gerekti. Fakat içinde yatan bir sahip vardı ve onun teslimiyeti kendi güçlü parmaklarına bırakılmasından hoşlandığını biliyordum ama bunu benden kaçıp gitmek istemediği başka bir zaman deneyecektim.

Sırıtmaktan yanaklarım ağrırken hala bunu durduramıyordum.

Yıkadığım sebzeleri kesme tahtasının üzerine aldım.

"Pars hadi, salata yaparken yardıma ihtiyacım var." Bağırtım mutfakta dolandığında çekmeceden aldığım bıçağı tahtanın üzerine bıraktım.

Mutfağın kapısı açıldığında gözlerimi omzumun üzerinden geriye çevirdim. Siyah saten pijama takımının iri vücudunu özenle sardığını gördüğümde sessiz bir nefes çektim içime. İçim gıdıklanıyordu ve buna engel olmaya bile çalışmıyordum.

"Nasya dışarıdan söyle gelsin işte, uğraşmak zorunda değilsin." Adımları yanımda durduğunda önümdeki kesme tahtasını ona doğru ittim.

"Mızıkçılık yapma. Sipariş edilen hiçbir yemek benim makarnamdan daha lezzetli olamaz." Kıkırdayarak arkasından dolandım ve ocağın üzerinde hazırda bekleyen tavanın altını açtım.

"Benden ne yapmamı istediğini anlamadım?" Eline aldığı bıçakla şaşkınca kesme tahtasına bakıyordu.

Ona doğru gülerek birkaç adım attım ve uzanıp kolunu tuttum. "Öncelikle kollarını geri sıyıralım." Pijamasının kollarını yavaşça dirseğine doğru katladım ve her iki kolu içinde aynı adımları izlediğimde şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Bakma öyle, salatayı sen yapacaksın. Hem ben de bu sırada makarnanın sosunu hazırlayacağım." Kesik bir kahkahayla arkamı döndüm ve buzdolabına doğru yöneldim.

"Daha önce hiç salata yapmadım ben." Tedirgin sesiyle içten bir kıkırtıyla omuz silktim. "Her şeyin bir ilki vardır paşam."

Açtığım dolaptan çıkardığım dil peyniriyle kapağını kalçamla ittirerek kapattım. Bedenimi arkaya döndüğümde Pars'ın bana inanamaz bir ifadeyle baktığını görüyordum.

"Ne? Senden adam öldürmeni istemişim gibi davranma, altı üstü birkaç salata ve marul. Hadi ama." Neşeli sesimle şu an üzerindeki afallamanın beni ne kadar eğlendirdiğini asla tahmin edemezdi.

"Adam doğramamı isteseydin bunu rahatlıkla yapardım ama salata mı? Hayır. Bu benlik değil." Sesi oldukça ciddi kulağa gelse de yüzü şaşkın bir oğlan çocuğu gibiydi.

"İğrençsin gerçekten, insan eti doğramak salata doğramaktan daha kolay geliyor olamaz?" Buruşan yüzümde bakışlarım yüzüne döndü.

"Çok fazla insan öldürdüm Nasya. Fakat hiç salata yapmadım." Tek kaşı küstahça havalandığında söylediği şey şaka mı değil mi bilmiyorum ama oldukça dürüst görünüyor.

"Kurbanların hakkında konuşmayacağım. Bilmemeyi yeğlerim ama yap şunu işte, ortadan ikiye ayır ve küçük küçük doğra."

Peyniri paketinden ayırdığımda, hafifçe yağlanan tavaya bıraktım ve bir kaşık yardımı ile usulca erimesini izledim.

"Gerçekten bunu yapmak istemiyorum. Bu çok saçma." İnadı tutmaya başlıyordu ve bu beni hiç istemesem de delirtiyordu.

'Sana itaat etmeye ve minnoş bir kadın olmaya çalışıyorum be adam, kes şu tükürdüğümün hıyarlarını.'

"Pars, o salataya elimi sürmeyeceğim ve sen hepsini doğrayacaksın. Başla bir yerden beni delirtme!" Azarlayıcı sesimle bakışları yeniden önündeki tahtaya döndü. "Denerim. Yalnızca denerim ama fazlası için zorlamayacağım."

"Başla artık." Alaylı sesimle bıçağı avuç içinde sağlamca tuttu.

Tıpkı bir kasabın sıkıca kavramasını andıran bu tutuşla, az önce söylediği şeyler konusunda ciddi olduğunu düşünmeye başlıyordum. Bir adamı kesmeye kalksa bu sıkı tutuşla o bıçak elinden asla kaymaz, işte öyle bir hâkimiyeti var demir parçasının üzerinde.

"Ortadan." Kendi kendine komutlar verirken salatalığı ortadan ikiye ayırdı ve parmaklarının arasında sabitlediği salatalığı büyük bir dikkatle kesmeye başladı.

Her bir hamle bir öncekinden daha kusursuz olurken yüzünde şaşkın bir gülümseme oluşuyordu.

'Kimse sana sıradan işleri yaptırmadı mı be adam? Yüzündeki şu çocuksu heyecana bak.'

Sıcak bir gülümseme ile onu izlerken bir yandan da peyniri erimeye bıraktım. Kaynayan suyun tuzunu attığımda kaşığın ucuna aldığım tadımlık bir yudumla üflediğim makarna suyunu Pars'ın ağzına doğru kaldırdım.

"Ne bu?" Kaşıktaki suya baktığında şaşkın bakışları yüzüme döndü. "Uzaylı gibi davranma ya! Makarnanın suyu işte, tuzuna bakacaksın. " Dudaklarına doğru yükselttim ve dikkatle içti ılık suyu. "Nasıl?"

Sorgulayıcı sesimle başı yavaşça sallandı. "Bence iyi, genelde az tuzlu tercih ederim. Bir de sen dene istersen, sonra tüm sorumluluğu bana atma, seversin sen bunu bana sık sık yapmayı."

Sivri diliyle dudakları alayla kıvrıldığında sertçe vurdum koluna. "Geri zekâlı!" Geri çekildim ve tencereye daldırdığım kaşığı öfkeyle dudaklarıma kaldırdım ve soğutma gereği duymadan içtim.

"Sshh! Ah!" Tezgâha fırlattığım kaşıkla avuç içimi yanan dudaklarıma bastırdım.

"Yavrum dikkat etsene ya!" Elindeki bıçağı bırakıp telaşla bana döndü bedenini. "Çek bakayım elini." Parmakları dudaklarıma bastırdığım avucu geri çektiğinde eğdiği boynuyla yüzünü benim hizama indirdi ve dikkatle baktı dudaklarıma. "Kızarmış." Fısıltılı sesiyle acıyı çeken oymuş gibi buruştu yüzü. "Üfleyeceğim."

Verdiği bilgilendirme ile başımı yavaşça salladım. Ardından temiz nefesi yüzümde yayılmaya başladı. Dudaklarımın üzerinde dolanıp ağzımın içine dolan serin havayla acı ansızın kesiliyordu.

Yüzümdeki acılı ifade silinirken gözlerim onu böyle yakında görebilmenin keyfine varmaya başladı. Biçimli düz kaşları, uzun gür kirpikler ve kahvenin en koyusuna ev sahipliği yapan gözleri. Hafif kalkık burnu ve öpülesi kırmızı dudakları.

Bastıramadığım bir iç çekiş göğüs kafesimden yukarı yükseldiğinde anlamış olacak ki bakışları gözlerime döndü ve üflemeyi bıraktı. Birkaç saniye bana böyle yakın dururken ağırca yutkunuşunu görüyordum. Belirgin âdemelması hafifçe aşağı ve yukarı hareketlendi ve kendini geri çekti.

"Krem bulalım sana." Sersem bir ifadeyle geri çekildiğinde uzanıp kolunu tuttum. "Gerek yok, geçti."

Bakışlarım güzel yüzünde dolandı; iki aydır görmeyi deli gibi arzuladığım o güzel yüzde, duymayı istediğim sesin çıkış kaynağı olan dolgun dudaklarda.

"Emin misin?" Dalgın bakışları dudaklarımda dolandığında usulca salladım başımı. "Gerçekten iyiyim." Yüzümde yayılan gülümseme ile hafifçe tebessüm etti.

"Biraz dikkatli ol, öfken sürekli kendine zarar veriyor Nasya." Yumuşak sesi zarif bir uyarı bırakırken kolunu ellerimden çekti ve salatasını hazırlamaya geri döndü. "Belki de beni öfkelendirmemelisin artık." Alaycı kıkırtımla tezgâhta hazırla bekleyen makarnaları sıcak suyun içine bıraktım.

"İnanılmazsın gerçekten." Gözleri alayla yüzümde dolandı ve burnundan histerik bir nefes verdi.

"Her koşulda üste çıkarım, bu benim özel gücüm." dedim alaycı bir kıkırtıyla. Aynı alayla cevap verdi. "Söylemesen asla fark edemezdim, uyarı iyi oldu."

İkimizde yaptığımız işlere geri döndük. Doğradığı salataları dikkatle büyük salata kâsesine boşalttı ve marulları dikkatle kesmeye devam etti, bense onun yaptığı herhangi bir işe verdiği bu konsantrasyonu içim gide gide izledim.

Onunla buna yakın tek bir anımız bile yoktu, yalnızca bana kahvaltıya geldiği gün mutfakta yan yanaydık. Onu anımsıyordum. Ateşi oldukça yüksekti fakat bana karşı duyduğu ilgiyi asla saklamayan şımarık bir çocuk gibiydi.

Şimdi ise kırgın bir erkek çocuğu gibi ondan istediklerimi öyle ya da böyle yapıyor fakat eski zamanlarındaki o bulaşkan hallerin yerinde şimdi yeller esiyordu.

Gururu kırılmış bir adamdan geriye ne kaldıysa onunla idare ediyordum. Başka bir adama tercih edilmenin yıkımını nasıl toparlayacağımı bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa o da lanet hafızam ortalardan kaybolmasaydı Alphan'a karşı hiçbir ilgi beslemeyeceğimdi.

Onun yanında kendimi hiç bu kadar rahat hissetmemiştim, içimden geldiği gibi davrandığım tek bir an bile olmamıştı ama Pars'ın yanında böyle bir durumdayken bile oldukça rahattım.

Gerçek aşk denilen zırvalık bu değilse başka ne olabilirdi? Benim Pars'a her bakışımda göğüs kafesimden yukarıya çıkan bu telaş aşk değilse başka ne olabilirdi?

Eriyen peyniri büyük servis tabağına boşalttığım makarnanın üzerine yavaşça dökerken Pars'ın kollarını ada tezgâhına dayamış ve avuç içlerini çenesine yaslamış bir şekilde beni izlediğini görebiliyordum.

"Harika kokuyor." Yaptığı samimi itirafla kendimden emin bir şekilde diktim omuzlarımı. "Kendi özel tarifim..." dedim kıkırtıyla. "Bunu bininci kez falan söyledin, anlamamam imkânsız."

"O kadar uyuz bir adamsın ki..." Sinirle sırıtırken bana keskin bir gülüşle karşılık verdi. "İltifat sayarım." Uzanıp makarnayı örttüğüm peynirden bir parmak aldı ve ağzına attı. "Hmm!" Verdiği bu doğal tepkiyle beğendiğini anlıyordum.

"Evet, lezzetli biliyorum. Sen şanslı bir adamsın, bu tarifi tadabilen çok önemli insanlardan birisin, bir diğeri Defne'ydi."

"Öyle mi? Tüm hayatım boyunca bu başarıyı hatırlayacağım ve tanıdığım herkese övünerek bahsedeceğim." Alayla güldüğünde gözlerimi devirdim. "Ya var ya bazen dünyanın en tatlı adamısın bazen de içinden ukala bir pislik çıkıyor." Öldürücü bakışlarımı yüzüne çevirdim.

"Tamam tamam, hadi anlat bana bu harika tarifi nasıl buldun? Kimden öğrendin?" Masanın üzerinde duran tabakları ve çatalları iç içe koydu ve eline aldığı tabaklarla yönünü salona döndü, ben de elime aldığım makarna ve salata tabağı ile peşine takıldım.

"Aslında yurttayken sabah kahvaltılarında verilen peynirleri saklardık ve akşama makarna ile birlikte bu şekilde tüketirdik." Kıkırdayarak şöminenin önünde duran küçük ayaklı tepsiye bıraktık elimizdeki tabakları.

"İmkânsızlıklar içinden böyle bir lezzet mi çıkarttın?" Takdir edercesine çıkan sesiyle gururla gülümsedim. "Evet, hatta peynir sıradan yağlı bir peynirdi ve makarna tuzsuz buz gibi tatsız bir makarnaydı ama ben ve Defne onu en iyi hale getirirdik."

Uzanıp aldığım tabaklara servis ettiğim makarnayı ona doğru uzattım ve kendi tabağıma uzandım. "Tatmama izin ver." Uzanıp eline aldığı çatalı makarnaya daldırdı ve buharı üzerinde tüten makarnayı dikkatle ağzına attı.

Yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme oluşurken memnun bir şekilde salladı başını. "Bak, buna bayıldım işte." Gözleri lezzetle devrilirken bir çatal daha aldı ağzına. "Hım..." Çiğnediği lokmayla eş zamanlı olarak sallanan başıyla yüzünde içten bir gülümseme oluştu.

Ağzındaki lokmayı bitirdi ve boğazını temizledi. "Aslında peynir en sevdiğim tat aromasıdır benim, pizzayı da peynirli yerim örneğin. Bilmiyorum o ekşi ve tuzlu tat beni tatmin ediyor gibi."

Bakışları yüzüme döndüğünde ansızın unuttuğum bir şeyi hatırladım. "Bir dakika, hemen geleceğim."

Hızla oturduğum minderden kalktım ve mutfağa doğru koştum. İçki rafında gördüğüm kırmızı şarabı çekip aldığımda raftan aldığım iki kadehle beraber salona geri döndüm.

Pars'ın çatalı tabağına bırakıp beni beklediğini gördüğümde genişçe gülümseyerek şöminenin önündeki mindere çöktüm. Sıcak ateş bacaklarımı ısıtırken kadehleri elimde sıkılaştırdım ve şarabı ona uzattım.

"Bence iyi bir ikili olurlar." Makarnayı gösterdiğimde sorgularcasına bir bana bir de şaraba baktı. "Bilemiyorum, şarap seni çarpıyor."

Tek kaşı havaya kalktığında utangaç bir gülümseme ile konuştum. "Yanında sarhoş olmaktan korkmadığım tek kişi sen olabilirsin Pars, dünyanın herhangi bir yeri ya da bu dağ evi fark etmez; yanındayken tüm sınırları aşabilecek kadar kontrolsüz hissediyorum çünkü beni koruyacağını biliyorum."

Şişeyi uzanıp kucağına bıraktığımda dudaklarında sıcak bir tebessüm oluştu ve başını hafifçe salladı. "Sadece bir kadeh." Kadife tonlamasıyla birlikte uyarıcı sesi kulaklarıma ulaştığında başımı onu onaylarcasına salladım ama yapmayacaktım. Tek kadehle kalmayacaktım.

Dikkatle açtığı şarabı iki elimde tuttuğum kadehlere yavaşça döktü ve şişeyi yere bıraktı. "Hadi bakalım, sen daha denemedin." Uzanıp kendi bardağını elimden aldığında öncesinde şaraptan bir yudum aldım. "Güzelmiş."

Şaraba bakarak yaptığım küçük itirafla içten tebessümle beni izlediğini görüyordum. Yanaklarındaki gamzeler iki koca çukura dönüşürken dikkatimi topladım ve makarnadan bir çatal aldım.

Ağzımın içimde yayılan yoğun peynir tadı ve damağıma bıraktığı lezzetle gözlerim zevkle kaydı. "Gerçekten harika olmuş." Gözlerim heyecanla kocaman olurken onun şarabından aldığı yudumla beni dikkatle izlediğini görüyordum.

Bir çatal daha aldım ve bir çatal daha, öyle lezzetliydi ki her lokma bir diğeri için oldukça ikna edici bir zemin hazırlıyordu.

Pars'ın ara sıra yediği birkaç lokmayla çoğu zaman beni dikkatle izlediğini görüyordum. Ateşin kırmızısı güzel yüzünde gölgelenirken karaları ateşin harını göz bebeklerinde ayna gibi yansıtıyordu.

"Uzun zamandır peynirli makarna yememiştim biliyor musun?" Gülümseyerek ona bakarken bir çatalı daha kaldırdım dudaklarıma doğru.

"Neden? Artık istediğin her an yapabileceğin bir yemek değil mi?" Şarabını yudumlarken oturduğu minderde rahat bir pozisyon aldı.

Ağzımdaki lokmayı bitirdim ve şarap kadehini elime alarak bende minderde rahat bir oturuşa kavuşturdum kendimi.

"Aslında öyle." Kadehimden bir yudum aldım ve Pars'ın beni izleyen güzel gözlerine çevirdim bakışlarımı. İçimi bir volkan gibi kaynatan, boğazımda kuruluğa sebep olan ve beni yapılacak en çılgın şeylere ikna edebilecek gözlerine...

"Ama makarna bana yurttaki günlerimi ve o zamanlarda yaşadığım boşluk hissini hatırlatıyor, anlıyor musun?" Sesim mi titredi benim?

'Hayır Nasyacığım, duygusallığın ne yeri ne de zamanı. Topla kendini.'

"Şimdi ailenle beraberken yeniden aynı yemeği yemek, canını mı yakardı?" dedi boğuk bir mırıltıyla.

Tam şu an, sanki bir düğüm boğazımda takılmışta beni bir kelime daha kurarsam ağlatacakmış gibi hissettirdi. Sadece başımı sallamakla ve dolan gözlerimi yüzünden kaçırmakla yetindim.

"Zordur eminim. Tüm çocukluğunu yapayalnız geçirmek oldukça zordur." Sesi neredeyse titrek bir empati ile çıkarken parlayan gözlerimi onunkilere çevirdim ve zar zor yutkundum.

Boğazımı yırtarak geçen bu tükürükle kendimi birkaç saniye içinde toparladım ve hüzünlü bir gülümseme eşliğinde konuştum. "Zordu ama en zoru, geldiğim noktada kimseye kızamamak."

Sol gözümden bir damla yaş yanağıma doğru istemsizce aktığında Pars'ın eli yüzüme doğru uzandı. Sıcak parmakları yanağımda kaşıntıya sebep olan yaşı dikkatle sildiğinde gözlerimi kapattım ve yüzümü büyük avuç içine bastırdım.

Ondan böyle bir hamle beklemediğimden mi ya da bana kızgın olmasının acılarımı umursamamasına neden olacağını düşündüğümden mi bilmiyorum, beni şaşkına çevirse de sanki tenime temas ettiği an boğazımdaki düğümü ansızın çözmüştü.

Fazla konuşan bir adam değildi ama anladığını ve acımı kendiyle paylaştığını hissediyordum.

"Bak bir kendine." diye fısıldadı. Avuç içine bastırdığım yüzümde kapalı bir şekilde duran gözlerim yüzüne doğru açıldı. "Bak kendine Nasya, ne kadar güçlü olduğuna bak. Yaşadığın tüm o berbat yılların sana kazandırdığı dik duruşa bak." Güzel dudaklarında hüzünlü bir gülümseme oluştu. "Benim sende görür görmez ve hatta daha görmeden ilgimi çeken şeydi bu dik tarafın. Bunu sana o yıllar getirdi, kabul et."

Yüzümden geri çekilen elle dikkatimi toparladım ve devam etmesini bekler bir ifade ile izledim onu. "Kenan'ın kızı olarak büyüseydin, tüm o yüksek sosyetede istediğini almaya alışmış sıradan kadınlardan biri olsaydın seni özel kılan ne olurdu? Sende her bir kapının anahtarı var, her şeyin en kötüsünü gördün güzelim. Hiçbir şey gözünü korkutamaz, bu senin en büyük silahın."

Şarabından bir yudum daha aldı ve dirseklerini bağdaş kurduğu dizlerine yasladı, bakışları cayır cayır yanan şömineye döndüğünde gözlerinde saklı bir hüzünle ateşin hırçın yanışını izlemeye başladı.

"Sanki şey gibi bahsediyorsun, bu bir ödülmüş gibi." dedim alayla akan burnumu içeri çekerken.

"Kesinlikle öyle çünkü." Başı yavaşça bana döndü. "Bu senin şansın. Zaman içinde içine girdiğin her ortamda birbirinin aynısı olan bir sürü kadın tanıyacaksın, karakterleri birbirinden kopya, tavırları kasıntı... Sonra kendine bakacaksın. Farklı olduğunu anlayıp ne kadar özel olduğunu benimseyeceksin."

Söylediği şeyle sessizce kaldım. Bu, Alphan'ın 'Tüm sosyete arkandan bir varoş olduğunu konuşuyor.' söyleminin bir benzeriydi ama Pars bunu varoşluk değil de özel bir yetenek gibi adlandırıyordu. Diğerlerinden farklıydım ve bu fark geçen birkaç ayda beni çok rahatsız hissettiriyordu.

Hep aklımda o 'Arkandan neler söylüyorlar.' diye dolanan fısıltı vardı. Fakat şimdi, tüm kadınların hayalini kurduğu adam karşımda durmuş, 'Sen hepsinden başkasın.' diyordu.

Aylardır stilimi ve adabımuaşeretimi geliştirmeye çalıştım, Alphan'ın öz güvenimde açtığı deliği onarmaya çalıştım fakat Pars bunun bir sorun değil farklılık olduğunu söylüyordu. İçimde açılan o 'Ben buraya ait değilim' hissini birkaç kelimeyle söküp alıyordu.

"Bunu nasıl yapıyorsun Pars?" Dudaklarımda şaşkın bir gülümseme yer ederken bakışları gözlerimde durdu. Kaşları şaşkın bir ifade ile çatıldı. "Neyi?"

"Bana bu kadar iyi gelmeyi nasıl başarıyorsun? Öyle değişik bir zehrin var ki şeytan tüyü mü bilmiyorum ama aynı anda hem dünyanın en pislik adamı hem de en akıl almaz centilmeni gibi davranabiliyorsun." Sessizce tebessüm ettiğimde gözlerini ukalaca devirdi.

"Şeytan tüyüm falan yok, ben sadece ne görürsem onu söylerim. Bu bazen hoşuna gitmez bazense içini rahatlatır ama bu; hep buydu. Bana bakınca ne görüyorsan oyum Nasya; sana hiç yalan söylemedim, ben kimseye yalan söylemem. O yüzden duyduğun her şey yani benden duyduğun her şey, her zaman doğru olacak. Bunu unutma." Şarabından bir yudum daha aldı.

"Senden duyduğum her şey her zaman doğru olacak. Bu hem ürkütüyor hem de içimi rahatlatıyor, biliyor musun?" Tedirgin sesimle sorgulayıcı bir ifade takıntı yüzüne.

"Anlamadım?" Dedi "Ya bir gün karşıma geçip 'Seni istemiyorum.' dersen? O zaman ne yaparım mesela?"

Başını yeniden şömineye çevirdi ve dudaklarında anlam veremediğim bir tebessüm oluştu, bu soruma bir cevap değildi hem de asla değildi.

Aklından ne geçiyor göremiyordum ama bir gün böyle bir şey derse ne yapardım sahiden? Böyle net bir adamın beni sevdiğine inanmaya devam etmek için elimde hiçbir umut kalmazdı.

"Pars." Fısıltılı titrek sesimle parlayan bakışları yüzüme döndü. "Efendim Nasya?" Sesi sanki boğazına bir düğüm takılmış da konuşmakta zorluk çeker gibi çıkıyordu. "Beni affedip affedemeyeceğini bilmem gerek." Gözlerim dolarken önümdeki silueti buğulu bir camın ardında kalıyordu.

"Nasya." İtiraz edici sesiyle sorumun cevabından kaçıyordu. "Bilmem gerek. Seni gerçekten kayıp mı ettim, bilmem gerek." Genzim deli gibi yanarken sanki biri açık yarama kolonya dökmüş gibi sızlıyordum.

Elimdeki şaraptan koca bir yudum aldığımda kadehimin tamamen boşaldığını gördüm. Uzanıp şişeyi almak istediğimde şişeyi saran parmaklarımın üzeri Pars tarafından sarıldı. "Bir kadeh demiştik." dedi.

"Lütfen bırak." Yanaklarımı yakıp geçen bir damla çeneme doğru aktığında bakışları süzülen yaşta dolandı ve elini şişeden geri çekti. "Teşekkür ederim." dedim ve şarap şişesini alıp kadehimi yavaş yavaş doldurdum.

Şişeyi bacaklarımın arasına bıraktığımda anın getirdiği korku ve kaybetme duygusuyla kadehimden büyük bir yudum daha aldım. Normal şartlarda üç yuduma bölebileceğim bir koca yudum.

"Lütfen söyle bana." Dudaklarımdan geri çektiğim şarapla ondan bir cevap almak istiyordum. Ben onun için yanıp tutuşurken o benden çoktan gitmiş miydi, bilmem gerekiyordu.

Gözlerim üzerinde dolandı bir cevap alma umudu ile ama o başını yukarıya çevirdiğinde tavanda öylece duran destek kütüğünü izledi bir süre. Baktığı yere baktığımda neden bir cevap vermek yerine orayı izlediğini anlayamıyordum. "Pars." dedim fısıltıyla.

"Annem." dedi elindeki şaraptan bir yudum almak için konuşmasını bölerken, içtiği yudumla devam etti. "Burada öldürdü kendini." Yeniden kütüğe döndü yüzü.

"Bak, orada." Bakışlarıyla gösterdiği kütük güzel gözlerinin dolmasına neden oluyordu. "Saatlerce orada asılı kaldı." Hala aynı yerde tutunan gözleri ve titreyen sesiyle devam etti. "Ne onu kurtarmaya gücüm yetti ne de ölmüş bedenini aşağıya indirmeye. Orada, gün ağarana kadar öylece sallandı."

Bakışları elindeki şaraba döndüğünde büyük bir yudum aldı kadehinden. "Babam bizi bulana kadar orada kaldı, o yukarıdaydı bense tam ayaklarının dibinde. Uyudum, uyandım hala tepemde sallanıyordu." Yanakları hüzünlü bir gülümseme ile aydınlanırken gözlerinden birkaç damla yaş aktı.

"Hani Ateş ile uçakta konuşuyordunuz ya, benden kaçıp İstanbul'a dönmek istediğin o gün, sana annemin intihar ettiğini söylemişti. Doğruydu. Annem kaçmayı tercih etti Nasya, babamla yaşamaktansa gitmeyi." Şimdi gözleri yüzüme döndü.

"Seni çoğu zaman ona benzetiyorum. İstemediği hiçbir şeyi yaptıramazdın ona. Baskılardın belki, döverdin, işkence ederdin ama o hep kendince bir kaçış yolu bulurdu." Yüzündeki gülümseme silindi. "Seni öyle uzun zamandır istiyorum ki bana göre oldukça uzun bir zaman." Söylediği şeyle ağırca yutkundum, bu hala umut var demek değil de neydi?

"Bana Alphan'ı istiyorum dediğinde seni çekip almak istedim, tıpkı babamın annemi çekip aldığı gibi, sen bunu bilmiyorsun tabi. Babam da tıpkı benim gibi annemi ilk gördüğünde âşık olmuş, yıllarca kendini istemeyen bir kadını zincire vura vura tutmuş yanında. Ben de sana aynını yapmak istedim. Bunca zaman babama kızdığım ve onu suçladığım her ne varsa aynını senin için yapmayı istedim. Çünkü bu lanet duygu öyle bir şey ki öncesini ve sonrasını düşünemiyorsun."

Duyduğum şeyler gerginlikle şarabımdan bir yudum almama sebep olurken Pars anlatmaya devam etti. "Ama yapmadım. Yapamadım çünkü bana göre gerçek sevgi böyle bir şey değildi, seni zorla yanımda tutamaz mıydım sanıyorsun? Beni Kenan mı durduracaktı?"

Alayla kıvrıldı dudakları, gözlerinde gördüğüm bariz karanlık içimi ürpertirken başını iki yana salladı. "Beni hiçbir şey durduramazdı. Sen hariç. Beni yalnızca senin karşıma geçip başka birini seviyorum demen durdurabilirdi. Öyle de oldu." Kadehinden son yudumu alırken suratı sinirle kasıldı.

"Pars aklım karışık-"

"Duydum Nasya, bu gece bunu birçok kez duydum ama yetmiyor. İçim kaldırmıyor!" Kadehi elinde öfkeyle sıkarken çaresizce izledim yüzünü.

"Seni seviyorum." Fısıltılı sesim çaresizce dolandı aramızda.

"Ondan sonra." dedi. Başım hızla yüzüne döndü ve ne demek istediğini anlamaya çalıştım. "Ne?"

"Ondan sonra diyorum, beni ondan sonra sevdin. Dudaklarına değdin, belki tenine dokundun, yanında sarhoş oldun. Tüm bunlar içine sinmedi ve sen, tüm bu olan şeylerden sonra bana geldin."

Oturduğu minderden kalktı, elindeki kadehi yere bırakarak ilerideki koltuklara doğru ilerledi.

"Yanılıyorsun." itiraz eder sesimle kadehteki son yudumu da aldım ve bardaktan kurtulup ayağa kalktım.

Başım hafifçe dönerken şarabın beni çarptığını o an anlıyordum, o an bedenimin kontrolüm dışında salındığını ve görüşümü bulanıklaştırdığını anlıyordum.

"Yanılıyorum öyle mi?" Koltuğa ağırca oturduğunda sırtını geri yasladı. "Onu sevmedim. Onu deneyip sana gelmedim, sen o hayatımdayken bile hep oradaydın, aramızda."

"Kes şunu." dedi azarlayıcı bir fısıltıyla.

Daha fazla dinlemek istemiyordu. Alphan'la ilgili herhangi bir şey sinirini nasıl bozuyor, görüyordum.

"Kesemem ya kesemem! Bilmeni istiyorum. Sana karşı hissettiğim her duyguyu bil. Ondan sonra istemiyorsan beni isteme. Üzerine gelmeyeceğim ama bil. Seni her lanet gün özlediğimi bil, sarhoşken gidecek tek yerimin senin kapın olduğumu bil. Hatırlayamıyorken bile hislerimin beni sana sürüklediğini bil Pars. Farkında bile değilken seni nasıl istediğimi bil."

Adımlarım birbirine dolanırken yönümü oturduğu koltuğa doğru çevirdim. "Beni dinliyor musun? Beni duyuyor musun? Görüyor musun Pars, beni görüyor musun?" Titreyen sesimle tam dibinde durduğumda usulca eğildim üzerine doğru.

♟♟♟

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

4. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.