Aldığım yanıttan sonra donup kalmış, bir süre yanıt verememiş, ardından "Ayhan abi ilgilenir o işlerle hep," diyerek konuyu kapatmıştım. Kayıtları alırken bahçedeki odunların çalındığını ve kimin yaptığına bakmak istediğimi söylemiştim. Lakin bulmayı beklediğim sonuç bu değildi. Bugün pazardı; çarşambaya kadar arka bahçeye bir gizli kamera yerleştirsem, evde ne yapılıyor, bu gelenler kim, öğrenme fırsatı elde etmiş olurdum.
Bu düşünceyle Emir'i aradım. Eve gitmemiz gerektiğini söylemem lazımdı ama açmıyordu. Tekrar tekrar aramalarımın hepsi yanıtsız kalıyordu. Emirlerin evi yürüme mesafesindeydi. Evden çıkıp onların evine doğru yürümeye başladım. Bir yandan da içimi bir ürperti sarmıştı. Kafamı sürekli deşen ama hiçbir mantıklı açıklaması olmayan, yerine oturmayan o soru zihnimi kurcalıyordu:
"Ayhan abi yapmış, yaptırmış ya da bir ilgisi olabilir miydi?"
Eve geldiğimde kapıyı çaldım. Kapıyı güler yüzüyle Aslı abla açtı.
"Hoş geldin Meteciğim. Geç içeriye, ayakta kalma." Minnettar bir gülümseme ile başımla onay verip içeriye girdim.
"Aybüke ve Emir yoklar mı?" diye sordum. Aslı abla elindeki kupadaki bitki çayını bana uzatarak
"Onlar birazdan gelir. Sabah bir işleri vardı, erkenden çıkıp gittiler ama yoldadırlar."
Camın önündeki tekli koltukta gözlüklerini burnunun ucuna kadar indirmiş Ayhan abiyi gördüm. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı.
"Ayhan abinin nesi var?" diye sordum. Aslı abla gülerek, "Bu aralar tersinden kalkıyor, biraz gergin," diyerek mutfağa doğru gitti.
Gerildiğimi tüm hücrelerimde hissediyordum. Yavaş ve korkar adımlarla Ayhan abiye yaklaştım. Ciddi ve asık bir suratla gazetesinin sayfalarını çeviriyordu. Bir yandan da sıkıntısını belli eden soluklar veriyordu. Adımlarımın hışırtısını hissetmiş olacak ki bir anda bakışlarını bana yönlendirdi. O ciddi bakışlar iliklerime kadar gerilmeme sebep olmuştu. Ardından sert ifadesini biraz yumuşatarak konuştu:
"Mete oğlum, geldiğini duymadım. Hoş geldin. Niye ayaktasın, geç şöyle."
Cümlesini bitirmesiyle büyük gerginliğimi strese çevirecek o ses yükseldi: Kapı sesi. Hemen mutfaktan önlüğü ile çıkan Aslı abla koşar adımlarla, "Ben bakarım!" diye bağırdı.
Daha önce çözdüğüm davalarda, elleri hamur kokan tatlı ninelerin bile birer seri katil olduklarını görüp ortaya çıkarmıştım. Ancak hiçbirinde bu kadar gerilmemiştim. İçten içe Ayhan abinin bu işle bir alakası olmamasını diliyordum.
Kapıdan içeriye girenler Aybüke ve Emir'di. Ellerindeki poşetlerden alışverişten geldikleri belli oluyordu. Aybüke ellerindekileri yerleştirmeye giderken Emir beni görmüş ve yanıma gelmişti. Selamlaşıp tokalaştıktan sonra kulağıma yaklaşıp, "Bir sorun mu var?" dedi. Aynı şekilde kulağına yaklaştım:
"Eve tekrardan gitmem gerekiyor. Ama bu sefer yalnız."
Emir hemen elini cebine götürdü ve bir anahtar uzattı. Bu, Emine Aytaç'ın evine ait olmalıydı. Bana olan güveni beni mutlu etmişti; sıcak bir gülümseme ile kafamı hafifçe öne eğerek minnettarlığımı gösterdim. Emir'le yaptığımız anlaşma sebebiyle, dava tamamen çözülüp raya oturmadıkça kimseye, özellikle de Aybüke'ye bilgi vermeyecektik. Ama bilmediği bir şey vardı: Dün öğrendiğim şeyi kendim bile içimde kabul edemezken bunu Emir'e anlatmak istemiyordum. Daha fazla kanıt bulmam gerekliydi.
Anahtarı cebime koyduktan sonra Ayhan abiye uzun uzun baktım. Çoğu zaman cümleleri kendisiyle çelişirdi ancak ondaki baba merhametini iliklerime kadar hissetmiştim. Bu, hasret duyduğum, belki de daha önce hiç karşılaşmadığım bir histi. Bu aileye girdiğim ilk günden beri profesyonelliğim tamamen bozulmuştu. Nedenini bilmiyordum ancak sebebinin, sol göğsümde oluşturduk spiral sıcaklık olduğunu düşünüyordum. Emir ve Aybüke'nin gerçeği öğrendiklerinde yaşayacakları şeyi gözlerimin önüne bile getirmek istemiyordum.
Evdekiler ne kadar yemeğe kalmam için ısrar etseler de hemen bu işi bitirmek istiyordum. Evden çıktığım gibi kendimi Emine Aytaç'ın o garip enerjilerle dolu evinin önünde buldum. Her türlü ihtimale karşı izlendiğimi varsayarak adımlarımı atıyor, gizli kamerayı yerleştirirken temkinli hamleler yapıyordum.
Kamerayı yerleştirdikten sonra eve girdim. Emine Aytaç'ın odasına adım attığımda ağır bir erkek parfümünün kokusu sinmişti ortama. Daha önce incelediğim çekmeceye yöneldim. Çekmecedeki kağıtlar bomboştu.
Eve biri girmişti...
Evin alt katına inip kapıları kontrol ettim. Kapılarda veya pencerelerde bir zorlanma belirtisi yoktu. Biz bahçedeyken birisi girmiş olabilir miydi? Fark etmememiz imkansızdı. Gözüm birden koridorun duvarındaki büyük aile resmine takıldı. Güzel bir yaz günü bahçede mangal yaparken poz veren Sedat Aytaç ve Murat Yalçın; yanlarında Emel Aytaç ve Eslem Yalçın; yerdeki çimlere oturmuş gülümseyen Emir ve Aybüke...
İç geçirerek resme bakarken telefonumun çalmasıyla irkildim.
"Efendim Atlas."
"Nasılsın kardeşim?"
"İyiyim. Sesin biraz tuhaf geliyor, bir problem yoktur inşallah?" dedim.
"Sorma, İstanbul karıştı. Farklı yerlerde beş farklı kadın cesedi bulundu. Tüm ülke çalkalanıyor ve tahmin et bu davaya kim bakacak?"
"Sen mi?"
"Hayır, sen."
"Nasıl? Şu an Ayvalık cinayeti üzerinde çalışıyorum."
"Ortalığın biraz durulması bekleniyor. Sonra ikimiz sivil olarak davaya dahil olacağız. Tabii bu durgunlaşma sürecinde Ayvalık cinayeti davasının hızlanması lazım, o yüzden büro beni de senin yanına görevlendirdi."
"Ne zamana burada olursun?"
"Akşama. Beni havalimanından almaya hazır ol," dedi ve kapattı.
Büronun bu emrivakilerinden nefret ediyordum. Atlas'ı severdim, kardeşim gibiydi ancak ona uzakta ihtiyacım vardı. Ayrıca daha bir davayı çözmeden diğerine yönlendirilmek gerçekten sinirlerimi bozmuştu.
AYBÜKE
"Emir, umarım telefonun kanalizasyona düşmüştür ve fareler tarafından kaçırılmıştır, bu yüzden bakmıyorsundur."
Telesekretere bıraktığım onuncu sesli mesajdı bu. Sabah saatlerinde ona ulaşmak imkansız oluyordu. Son zamanlarda sürekli bana haber vermeden şehir merkezine gidiyor, ne yaptığını sorduğumda ise saçma yalanlarla geçiştiriyordu. Gerçi az önce eve elinde alışveriş poşetleriyle, hiçbir şey olmamış gibi girmişti ama içimdeki o sinirli ve endişeli bekleyiş geçmiyordu.
Tam bunları düşünürken telefonumun çalmasıyla irkildim. Masanın üzerindeki cihazı hızla elime aldım. Arayan Emir değil, kayıtlı olmayan bir numaraydı. Telefonu açtım.
"Buyurun."
"Üzgünüm Aybüke Hanım, sizi rahatsız etmek istemezdim. Lakin Mete'ye ulaşamadım. Kendimi tanıtmadım, kabalığımı mazur görün; ben Atlas Güngör. Ayvalık cinayeti davası için size yardımcı olacağım." Gelen erkek sesi, Mete'nin aksine ciddiyet ve nezaket barındırıyordu.
"Tanıştığıma memnun oldum Atlas Bey. Size nasıl yardımcı olabilirim?"
"Şehir merkezine bir araç gönderebilirseniz çok mutlu olurum. Mete beni almaya gelecekti ama maalesef kendisine ulaşamıyorum."
"Tamamdır. Siz bulunduğunuz konumu bana atın, ben gelip alırım," dedim.
Çantamı ve kot ceketimi alıp evden dışarıya çıktım. Arabaya binip şehir merkezine, Atlas'ın attığı konuma doğru sürdüm. Arabayı park ettikten sonra etrafta yeni dedektifimizi aramaya başladım. Tam o sırada telefonum tekrar çaldı, arayan Atlas'tı.
"Önümde güzel, zarif bir hanımefendi var ama siz olup olmadığınızdan emin olamadım," dedi.
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp arkama döndüğümde, karşımda esmer, uzun boylu, kemikli çene hatlarına sahip, siyah bir gömlek ve pantolon giymiş bir adam duruyordu. Benim telefonu indirmemle birlikte o da cihazı cebine koydu. Elimi uzattım:
"Aybüke Yalçın."
"Atlas Güngör."