İki Gün Sonra
Mete'nin Anlatımıyla
Atlas geldiğinden beri davayla ilgili tüm detayları ona anlatmış ve dava üzerinde çalışmaya başlamıştık. Lakin önemli bir sorun vardı; gözlerimin önüne gelen bir çift ela göz dikkatimi dağıtıyor, odaklanmamı engelliyordu.
"Tüm oklar tek bir ismi gösteriyor. Daha fazla debelenmenin bir anlamı yok."
"Hayır, bir detayı kaçırıyor olmalıyız. Ayhan abi yapmış olamaz. Bunun için mantıklı bir sebep yok."
"Sen ne zamandan beri bu aileyle bu kadar bağ kurdun Mete?"
"Ne saçmalıyorsun!" diyerek ayağa kalktım ve Ayhan abinin evine doğru bakmaya başladım.
Bahçede Emir telefonla konuşuyordu, bir yandan da eve bir sürü insan girip çıkıyordu. Bugün 23 Hazirandı. Koskoca bir ailenin yok oluşunun 19. yıl dönümüydü. Bir yaz akşamı Emel ve Sedat'ın evlilik yıl dönümü için oluşan o tatlı telaş, bir facia ile sonuçlanmıştı. Her ne kadar geride kalanların yaraları sarılmaya çalışılmış olsa da böyle bir kaybın yarası nasıl iyileşebilirdi?
"Ben Emir'in yanına gidiyorum," diye ani bir çıkış yaparak masanın üzerindeki cüzdan ve telefonumu cebime sıkıştırdım.
"Adamların acısı var bugün, bırak da ailecek yaşasınlar."
Atlas'a hiçbir şey demeden kapıdan çıktım. Atlas'ı severdim, benim için kardeşten bir farkı yoktu ama aynı evde birisiyle birlikte kalmak ya da birisiyle birlikte çalışmak beni geriyordu. Bunalıyordum.
Emir'in yanına ulaştığımda hâlâ telefonla konuşuyordu.
"Ben seni sonra tekrar ararım," diyerek telefonu kapattı.
"Yardımcı olabileceğim bir şeyler var mı?" dedim.
"Düşünmen yeterli. İçeride Kur'an okutuluyor; Ayhan abi de Ayvalık'ın dört bir yanında ihtiyaç sahipleri için hazırladığımız kolilerle, yemeklerle vesaire ilgileniyor."
"Nasılsın peki?"
Emir kendini o kadar işlerle boğmuştu ki bu soruyu muhtemelen kendisine bile sormamıştı.
"Acıyor," diyebildi sadece. Dolan gözlerini engellemek için gökyüzünden yardım istercesine başını yukarıya kaldırarak güçlükle bir nefes verdi.
"Annemin kokusunu içime çekmeyeli on dokuz yıl oluyor, babaannemin dizine uzanmayalı on dokuz sene oluyor. Yokluğuna alışıyorsun ama hasret dinmiyor," dedi.
Güçlükle yutkunduğumu hissettim. Bütün gücümle Emir'e sarıldım. Anneye babaya hasret büyümenin ne demek olduğunu çok acı bir şekilde biliyordum.
"Sana sözüm olsun, bu işin arkasındaki herkesi kendi ellerimle mahvedeceğim," dedim. Ardından çevreye bakınarak, "Aybüke nerede?" diye sordum.
"Sabah erkenden uyanıp mezarlığa gitti," dedi.
"Onun da yanına gitsem..."
"Şu anda tüm yıl yaptığı şeyleri sanki karşısındalarmış gibi anlatıyordur. Rahatsız etmesek iyi olur. İşi bitince görürsün zaten. Biraz hassas oluyor, özellikle bugün," dedi.
Başımla onayladım.
🍁
Arabayı mezarlığın önüne park ettikten sonra içeriye girdim. Biraz ilerledikten sonra Aybüke'yi gördüm. Sol yanımdaki ince sızıyla elimi kalbime götürdüm. Elimdeki buket çiçeklerle yanına yaklaştım. "Yalçın ve Aytaç Ailesi" yazısına baktım. Donuk gözlerle mezar taşlarına baktığını gördüm. Ağlayamama laneti bugün de geçerliydi elbette.
"Rahatsız etmiyorum değil mi?"
Aybüke'nin donuk bakışlarıyla cam gibi olmuş ela gözleri bana döndü.
"Hoş geldin," dedi. Sesinde duygu yoktu.
Elimdeki buketleri aile fertlerinin mezarlarının üzerine bıraktım. Aybüke'den ses çıkmıyordu. Belki de Emir haklıydı, buraya gelmemeliydim. Yavaş adımlarla uzaklaşmaya başladım; tam arkamı dönüp arabaya doğru ilerlerken arkamdan bir ses geldi:
"Mete."
Hemen arkamı döndüğümde ise Aybüke'yi gördüm.
"Çalışmalar nasıl gidiyor bilmiyorum, pek ilgilenemedim sizinle ama... Katili ya da katilleri bulabilecek misin?" dedi.
Elimi omzuna koyarak gözlerine baktım. Kendi yeşilimin yansımalarını taşıyan rengârenk gözlerine...
"Sana söz veriyorum, bulacağım. Ama senden de bir söz istiyorum," dedim.
"Ne sözü?" dedi.
"İşin sonunda çıkacak kişi kim olursa olsun, güçlü ol."
Bunu söylemeye hakkım var mıydı? Nasıl bir bencildim. Bir insanı güçlü kalmak zorunda bırakmak... Bana bu hakkı kim vermişti?
"Güçlü olma," diye devam ettim. "Olmak zorunda değilsin. Eğer seni üzen bir gerçekle karşılaşırsan... Bu arada bana söz vermek de zorunda değilsin, hiçbir şeye zorunda değilsin."
Saçmalamalarım ve ani değişikliklerim Aybüke'ye komik gelmiş olacak ki gülmeye başladı.
"Merak etme, öfkemi en zerresine kadar yaşayacağımdan ve bedelini onlara kendi ellerimle ödeteceğimden emin olabilirsin. Zaten aksi bir hisse sahip olmamın bir imkânı yok."
Elimi omzundan çektim ve acı dolu bir tebessüm bıraktım.
"Eğer işin bittiyse seni bırakabilirim. Yani eğer istersen... Buraya yürüyerek gelmişsin, Emir söyledi," dedim.
"Olur," dedi. Yüzündeki sıcak tebessüm her hücremi ısıtmıştı.
Birlikte arabaya bindik. Arabayı çalıştırıp tam ilerlemeye başladığımız sırada telefonum çaldı; arayan Atlas'tı.
"Efendim Atlas."
"Mete, efsane bir şey buldum. Acil her neredeyse buraya gelmelisin."
"Ne oldu, anlatacak mısın?"
"Çabuk gel, Aybüke'yi de gelirken getir."
"Birlikteyiz şu an."
"Ne? Neyse, bununla sonra ilgileneceğim," dedi ve kapattı.
Dikiz aynasından Aybüke'ye baktım; o da bir şeyler olduğunu anlamış olacak ki bana bakıyordu.
💜🖤
"Eve yerleştirdiğimiz bazı güvenlik kamera kayıtlarını uzun süredir detaylı bir şekilde inceliyordum. Bir şeyleri gözden kaçırdığımızı düşünüyordum ve haklı da çıktım. Ancak size bulduğum şeyi daha sonra söyleyeceğim. Ondan önce sizden bir şey isteyeceğim Aybüke ve Emir," dedi Atlas. Ardından ellerini masanın üzerine koyup evin krokisine baktı:
"O geceyi tekrardan canlandıracaksınız."
"NE?!" diye bağırdım güçlü bir sesle.
Verdiğim ani tepki, Emir ve Aybüke'nin anlamsız gözlerle bana bakmasına sebep oldu. Aybüke'nin o eve girmeye bile psikolojisinin asla dayanmayacağını gözlerimin önüne getirdim. Şimdi ise ailelerinin yıl dönümünde Atlas o günü canlandırmalarını istiyordu. Ayrıca bunun davaya nasıl bir faydası olacaktı? Bana bundan bile bahsetmemişti.
Muhtemelen kuzenler şu an bana anlamsız ve sorgulayıcı gözlerle bakıyorlardı ancak ben şu an Aybüke'nin gözleriyle yüzleşmek istemiyordum. Aklıma sadece o günkü güçsüz hali geliyordu. Aybüke güçsüz bir kız değildi; duygularının, hislerinin tutsağı olamazdı. Duygularını açıktan gösteremezdi.
Niye bunları düşünüyorum ki? Aybüke insan değil mi? Neden kendimde olmasını istediğim şeyleri durduk yere ona yüklüyorum ki? Bana mı düştü onun analizini yapmak; doğru düzgün tanımadığım birine değerler, görevler atfetmek... Evet, öyle bir aptalım ki ben kafamda ona bir karakter çizdim ve onun dışına çıktıkça rahatsız oluyorum. Çünkü onun duygusuzluğu, benim kapalı hislerime iyi geliyor. Evet Mete Karaca, sen böyle bir şizofrensin.
🖤💜
"Plan basit," dedi Atlas elindeki ev krokisine bakarak, ardından ekledi: "Sizden hafızanızı zorlamanızı istiyorum. O güne dair hatırladığınız ufak detaylar çok mühim."
Emir ve Aybüke birbirlerine bakarak iç geçirdiler. Ardından Emir, Aybüke'nin gözlerinden onayı aldığı gibi kapının anahtarını çevirdi ve kapı açıldı. Atlas'la birlikte kapının önünde Aybüke ve Emir'i izlemeye başladık.
"O gün oyun oynuyorduk. Kovalamaca," diye söze girdi Aybüke.
"Sonra Aybüke yoruldu ve buraya oturdu," dedi Emir, parmağı ile koridordaki bir noktayı göstererek. İkisinin de yüzü bembeyaz olmuştu. Şu an Aybüke'nin canı yanıyordu ve bu inanılmaz derecede nefesimi daraltıyordu. Elimi boğazıma götürüp üzerimdeki siyah gömleğin iki düğmesini açtım. Ardından kuzenlere odaklanmaya devam ettim. Atlas hâlâ elindeki krokide bazı noktaları işaretliyordu.
"Sonra saklambaç oynamaya karar verdik," dedi Aybüke, bir yandan Emir'den gözleriyle onay alıyordu. "Annem çantasını arıyordu," dedi yutkunarak. Eliyle salonu gösterdi, âdeta annesini orada görürmüşçesine. Ardından diğer eliyle kapıyı işaret etti: "Babam burada hızlı olmaları için bağırıyordu."
"Anneannemin yatak odasına gittik," dedi. Yavaş adımlarla ilerlediler; ahşap gıcırdamalarının koridorda yankılanışı kulaklarımızı dolduruyordu.
"Emir ebeydi, saymaya başladı. Sonra ben saklandım, dolabın içine girdim," dedi. Sesinde titreme, gözlerinde ise soğukkanlılık vardı; Aybüke'nin tezatlıkları üzerindeydi yine.
"Dolabı açar mısın Aybüke?"
Ses Atlas'tan gelmişti. Aybüke dolabı açtı. Sonra gözleri birden parladı, sanki bir şeyler hatırlamış gibiydi. Yavaşça dolaba yaklaştı, ardından dolabın içerisine oturdu ve elini yavaşça ahşabın üzerinde gezdirmeye başladı.
"Burası farklı oyulmuş," dedi.
"Evet, o gün de Aybüke bana orayı göstermişti," dedi Emir.
Ardından Aybüke dolaptan kalktı ve elini bahsettikleri oymadan çekti. Dolabın deseni düz şeritler şeklindeyken, orası sağdan ve soldan gelen zikzaklar arasındaki bir güneş sembolünden oluşuyordu. Bu sembolü daha önce gördüğüm iki yerin aklıma gelmesi, elimi tekrar boğazıma götürmeme sebep oldu:
Ayhan abinin evinin kapı kulpunun üzerinde ve Ayhan abinin çalışma odasının önündeki tablonun köşesinde...
Daha önce içten içe gözlemlediğim bu önemsiz detaylar, şu anda tamamen anlamlanmıştı. Kafamdaki o korkunç şüphe tekrardan alevlendi. Atlas birden elinde tuttuğu krokiyi orada duran masanın üzerine bıraktı ve dolaba yaklaştı. İki elini birden o oyuklara değdirdi.
"Mete, krokiyi koyduğum masanın altındaki çekmecenin yuvarlak kulpunu çevirir misin?" dedi.
Dediğini yapmak için eğildiğimde, çekmece kulpunun üzerinde de aynı desenle karşılaştım. Şaşkınlıkla beraber dediğini yapıp kulpu çevirdim. Ardından Atlas dolaptan uzaklaştı; tam o anda dolabın desenli bölümü, sağa ve sola dönen zikzaklarından ikiye ayrılmaya başladı.
Karşımızda şu an gizli bir geçit duruyordu...