İçeriğe geç

AHŞAP DOLAP

Bölüm 4 · 13 dk okuma

AHŞAP DOLAP

Bölüm 4

YAKARSIN BENİ

Tüm gece doğru dürüst uyuyamadığım için en azından yorgunluğum dinsin diyerek kalkar kalkmaz ılık bir duşa girdim. Ardından üstüme lacivert bir tişört, altıma ise siyah bir eşofman geçirdim. Aynada saçlarımın önünü düzelttikten sonra salona indim. Merdivenlerden inerken Ayhan Enver kahvaltı tabaklarını yerleştiriyor, Aslı Enver ise kızarmış ekmekleri getiriyordu.

Derin bir nefes aldım. Böyle bir aile kahvaltısına uyanmayalı yıllar oluyordu. Herkese günaydın dedikten sonra salonun büyük penceresine doğru yönelip bahçeye baktım. Aşağıdan gülüşme sesleri geliyordu. Sesin geldiği yöne baktığımda bahçe hortumuyla birbirlerini ıslayan Emir ve Aybüke'yi gördüm. Pijamaları ile dışarıya çıkmış, lakin her taraflarını ıslatmışlardı. Islanmış uzun siyah saçları, tamamen ıslanmış üstündeki kırmızı puantiyeli pijamalarıyla dünkü o resmi, ciddi kızdan eser yoktu. Birden omzuma uzanan elle birlikte irkildim. Elin sahibine döndüğümde ise Ayhan Enver'in olduğunu gördüm.

"Bizim çocuklar böyledir," dedi, Aybüke ve Emir'i kastederek. Ardından devam etti: "Ne kadar büyümüş, iş sahibi de olmuş olsalar böyle çocuk kalmayı başardılar." Ardından iç çekerek, "Seni daha tanımıyoruz ama iyi, mert bir delikanlı olduğun aşikar. Bizim çocuklar senin CV'ni gösterdiler; onlar çözdüğün davalara odaklanırken benim gözüme çarpan şey hep Anadolu'da çalışmış olman oldu. Çoğu davayı gönüllü çözmüşsün. İnşallah bu davayı da çözersin de yıllardır dinmeyen yaramıza en azından tuz basarsın," dedi. Ayhan Enver'in sesinde, bakışında bir baba sıcaklığı vardı ve bunu iliklerime kadar hissetmiştim.

"Bundan emin olabilirsiniz, Ayhan Bey," dedim.

"Dün resmiyetten hoşlanmayıp 'Bana Mete diyebilirsiniz,' diyordun ya hani," diyerek kahkaha attı. "Ayhan abi diyebilirsin bana." Diyerek beni yemek masasına buyur etti. Ben oturduktan dakikalar sonra Emir ve Aybüke aşağıya indi. Emir beyaz bir gömlek giyip kollarını kıvırmış, Aybüke ise siyah kumaş pantolon ve kolsuz siyah gömlek giymişti. Yüzlerindeki ciddiyetten duvarlarına yeniden sahip çıktıkları anlaşılıyordu.

Kahvaltının ardından Aybüke ile birlikte bana tesis ettikleri eve gittik. Kendi evlerinin karşısında kalıyordu. Ev tam gözükmüyordu ama bahçeleri net gözüküyordu. Evi dolaşmaya başladık.

"Burası Ayhan abinin gayrimenkullerinden biri, her türlü eksiği düşündük lakin bir eksik olursa çekinmeden söyleyebilirsiniz Mete Bey."

"Mete."

Aybüke sinirle gözlerini yumarak, "Şu konuya açıklık getirirsek; yeni tanıştığımız ya da iş yaptığımız insanlara karşı böyle bir tavır göstermek —ister iş hayatından alışkanlık deyin, ister aile eğitimi deyin, ister başka bir şey— ne bana ne de Emir'e uygun değil," dedi. Ardından ekledi: "Ve bu sandığın gibi bir takıntı değil."

Ben de iç çekerek ona döndüm ve donuk bir ifadeyle gözlerine baktım. "Kartları açık oynamak, şu an olduğu gibi işimizi daha kolaylaştırır," dedim. Ardından ellerimi cebime sokarak bir adım daha yaklaştım. "Ben iş görüşmesi yaptığınız firma ya da elemanlardan biri değilim. Ve laubalilik değil, sadece mesafe ve resmiyete karşıyım. Çünkü biz bir iş görüşmesinde değiliz farkındaysan. Ve bu seninki gibi kişisel değil, daha çok mesleki bir strateji demek daha doğru olur. Arada resmiyetin ve prosedürün olduğu yerde gerçekleri açığa çıkarmanın zor olduğuna inanıyorum. Ve aksine, bu isteğim sadece seni rahatsız ediyor."

Aynı şekilde bana bir adım daha yaklaşıp aramızdaki mesafeyi sıfırladı. "Peki, fazla bu konunun üzerine gitmeyeceğim ve kartlar açık oynanacak," dedi ve muzip bir gülümseme ekledi.

🍁

Yanımda getirdiğim üç beş parça eşyayı yerleştirdikten sonra kendime güzel bir kahve yaparak çalışma odama geçtim. Çalışma odasının penceresini açmamla birlikte içeriye, yeni dinen yağmurun bıraktığı toprak kokusu ve çekirge sesi doluştu. Artık üstünkörü araştırmalardan ziyade gerçek bir araştırma vakti gelmişti. Odaya koyduğum büyük panonun üzerine büyük bir aile ağacı yapmış ve haklarında bildiğim bilgileri yazmıştım. Panomu hazırladıktan sonra dönem araştırmama döndüm, bir yandan öğrendiğim en ince detayı bile not ediyordum. Bürodaki arkadaşlarım sayesinde polis kayıtlarına ulaşmıştım.

Ve karşılaştığım en göze çarpan detay ise büyük bir ihmalkarlıktı. "Koskoca katliamda sadece Ayhan Bey, Aslı Hanım, çocuklar ve kapıyı açan memur dahil toplam 5 kişinin ifadesini alıp dosyayı kapatmışlar. Komşulara, çevre esnafa, maktullerin iş ortaklarına hiç dokunmamışlar," şeklinde defterime notlarımı aldım. Tutanaklar eksik ya da kayıptı ve olaydan sadece 5 sene sonra takipsizlik kararı verip olayı toptan kapatmışlardı. Bazı şeyleri sadece yapmış olmak için yaptıkları aşikardı. Neden bu denli umursanmamıştı ya da neden vakayı çözmek istememişlerdi? İkinci olasılık, davayı farklı bir boyuta götürecek başka teorileri beraberinde getiriyordu. Hemen davada görevli polislerin listesini çıkarıp büroya gönderdim. Haklarında detaylı bilgi soruşturması istedim. Haber gelene kadar ise mutfağa inip güzel bir sandviç hazırladım. Odaya götürürken çalan telefonumu duyup koşar adımlarla tabağı masaya bıraktım ve telefonu açtım. Arayan bizim ekipten Atlas'tı.

"Atlas, bulabildin mi bir şeyler koçum?"

"Abi, bu attığın beş polis memuru 2004'ten 2009'a kadar Balıkesir'de görev yapmış. Bunların başında Komiser Faruk Atay varmış. Lakin bu adam bazı usulsüzlüklerden dolayı görevden azledilmiş. Zaten adamın az çok geçmişine, irtibatta olduğu adamlara bakınca torpillerle oraya geldiği aşikar. Diğer elemanlar da farklı yerlerden atanmışlar. Bu Atay'ın irtibatta olduğu bazı terör zanlılarıyla diğerlerinin de aynı dönemde irtibatta oldukları 2012'de ortaya çıkmış. Atay cezaevine girmiş. Sorun da burada başlamış; bu elemanların peşine düşmüşler lakin hepsi evinde intihar süsü verilerek ölü bulunmuş. İki gün sonra da Faruk Atay cezaevindeki bir kavgada öldürülüyor. Tabi yersen."

"Davada görev alan tüm polis memurlarını temizlemişler desene."

"Bana kalırsa abi, bu olay için özellikle oraya getirilmişlerdi. Eli kolu uzun insanların bu işin arkasında olduğu belli. Ailenin sicili tertemiz. Alenen de gösterilebilecek bir şüpheli yok. O yüzden üzerine düşünülmemiş. Şüphe edilecek bir şey varsa bile ortadan kaybedilmiş. Arşivi incelediysen fark etmişsindir, çoğu belge eksik ya da eksik bırakılmış."

"Elde o geceyle ilgili işimize yarayacak sadece Aybüke Yalçın ve Emir Aytaç'ın ifadeleri var. Sekiz yaşındaki iki korkmuş çocuğun ifadesine ne kadar güven olursa..."

"Abi peki bu kuzenleri bulup büyüten bir çift vardı, onlardan bir şey çıkar mı?"

"Dosyadaki ifade şu şekilde Atlas: 'Olay yerine 4 saat sonra gelmişler. Arkadaşları toplanma yerine gelmeyince iptal olduğunu düşünüp eve dönmüşler. Sonra bir aksilik olduğunu fark edip Emine Aytaç'ın evine geldiğinde olan olmuş çoktan. Çocukları alıp polis çağırmışlar.' İfade bu şekilde, farklı bir şey çıkacağını sanmam demiştim ama..." Dedim ve duraksadım. "4 saat çok absürt bir süre değil mi Atlas? Her ne kadar ihmaller yapılmış olsa da Ayhan ve Aslı Enver'in ifadesi net bir şekilde alınmış. Kutlama yeri Ayhan Bey'in evinden 20 dakika uzaklıkta, Emine ninenin evinden ise 15 dakika uzaklıkta. Bu çift 1 saat orada beklese, ulaşamasa direkt araması gerekir arkadaşlarını. Hadi aramadılar, eve gittiler. Tekrar ulaşamayınca diğer eve geçtiler. Emine ninenin evi ve Ayhan Bey'in evi arası yedi dakika. Bir tersliğin olduğunu anlayıp olay yerine gitmelerinin 4 saat sürmesi çok absürt. Hele ki çocukluk arkadaşların... Sonuçta onları ekeceğini düşünmemeleri lazım."

"Sence onlar mı yaptı abi?"

"Her zaman en yakınlardan korkmak lazım Atlas."

🍁

**2 gün sonra**

"Tamamdır, çıkıyorum."

Bunu son bir saattir 17. kez duyuşumuzdu. Bugün Emine Aytaç'ın evini görüp incelemeye gidecektik lakin saatlerdir Aybüke'nin evden çıkmasını bekliyorduk.

"Kusura bakma Mete, senin vaktinden alıyoruz. Ama işte hanımlar böyle olabiliyor. Bazen en absürt yerler için bile saatlerce hazırlanıyorlar," dedi Emir. Son iki günde onlarla biraz daha fazla vakit geçirmiş, aramızdaki duvarı olabildiğince inceltmiş, özellikle Emir'le samimiyeti artırmıştım. Bu hem davayı çözmek için hem de mentalitem için gerekli bir adımdı. Sonuçta sürekli iş görüşmesindeymiş gibi gerildiğim bir ortamda olmak istemiyordum. Aradan bir süre sonra Emir dayanamayıp odaya çıktı, ben ise evin büyük tahta kapısının önünde duruyordum. Bu kapıyı daha önce bu denli incelememiştim. Gerçekten hoş ve otantik ahşap oymaları vardı. İki tane büyük kapının ortasında güneş şeklinde bir oyma, etrafında ise lale desenleri vardı; kenarlar ise sarmaşıklı yaprak desenleriyle bezenmişti. Kapının pervazları kırmızı, kapının kendisi ise beyaz renkteydi.

Üst kattan gelen bağırma sesi ile irkildim. Aybüke ve Emir'den geliliyordu.

"Aybüş, güzel işte ceketin, daha ne inat ediyorsun!"

"Ya kes! Krem olanı senin zamansız hareketlerin yüzünden İstanbul'da bıraktım."

"Ulan bizi bir buçuk saattir boktan bir ceket için mi bekletiyorsun?"

"Ya Emir defol git başımdan, canım sıkkın zaten!"

"Aybüş beni küfür ettirtme! Şu siktiğimin aşağısına in artık, saatlerdir seni bekliyoruz!"

Bağırma sesleri birden kesildikten birkaç dakika sonra gülüşerek merdivenlerden indiler ve kapıya yöneldiler. Dışarıya çıktıklarında şaşkın bir ifadeyle Aybüke'yi süzdüm; üzerinde krem ceketi vardı, aradığı şeyi sonunda bulmuştu.

"Sizi anlamak imkansız," dedim. İkisi de aynı anda gülmeye başladılar. Ben de gülerek onlara eşlik ettim. Arabaya doğru ilerlerken birden Emir çalan telefonla birlikte duraksadı.

"Pardon bu önemli, siz geçin arabaya ben geliyorum," diyerek yanımızdan ayrıldı. Arabaya geçtik. Saniyeler içerisinde Emir de gelerek arabanın kapısını açtı.

"Önemli bir işim çıktı, merkeze gitmem gerekiyor. Bu yüzden bensiz idare edebilir misiniz? Yoksa erteleyelim mi?" dedi. Aybüke telaşla, "Bir problem mi var?" diye sordu.

"Yok, ciddi bir mesele değil. Selin aradı, birkaç aksaklık çıkmış. Merkezden halletmem gerek, biraz uzun sürecek gibi. Akşam sana anlatırım detaylı."

"Tamam tamam, sen hallet, biz gideriz," dedi. Cevabıyla birlikte Emir duraksayıp Aybüke'nin gözlerinin içine bakarak, "Halledebilir misin? Dayanabilir misin? Seni yalnız bırakmak istemiyorum," dedi. Belli ki uzun süredir gitmiyorlar ya da yüzleşmiyorlardı; durum ikisi için de zor görünüyordu. Aybüke gülümseyerek, "Hallederim ben, sen şu Selin'in derdini çöz bakalım," dedi. Ardından sürücü koltuğuna geçti. Kendinden emin bir duruşu vardı. Bu yüzleşmenin onun için zor olacağı belliydi zira sımsıkı bir şekilde direksiyonu kavramış, sert sıkışından parmak boğumları kızarmıştı.

Arabadan indiğimizde ise kahverengi, iki katlı ve terası olan müstakil bir yazlık evin önünde durduk. Uzun süredir kullanılmamasına rağmen bahçesi oldukça bakımlıydı. Bir yandan fotoğraf makinemi çıkarıp fotoğraflar çekmeye başladım. Evin ilginç bir enerjisi vardı; çocukların oyun oynama, gülme sesleriyle sanki ölüm sessizliğini aynı anda yankılıyordu ev. Kapının önüne geldiğimizde Aybüke duraksadı, derin bir nefes alıp anahtarı kapı deliğine soktu. Ardından gözlerini yumarak çevirdi.

Evin uzun, geniş bir koridoru vardı. Kapıdan içeriye girdiğimiz gibi koridor karşılamıştı bizi. Kapının açılmasıyla içeriye giren ışık hüzmesi ve tozla birlikte öksürdüm. Aybüke önden giderek kapıları açıyor, ben ise evin her köşesinin fotoğrafını çekiyordum. Üst katta koridorun ucundaki odaya yöneldim. Aybüke diğer kapıları açarken onu geride bırakmıştım. Kapıyı açtığımda beni büyük bir yatak odası karşıladı; odanın ortasında bulunan büyük bir yatak ve kenarda duvara sabitlenmiş bir şekilde duran kocaman bir dolap vardı. Duvardaki resimlerden anladığıma göre burası Emine Aytaç'ın odasıydı. Yatağın sol yanında duran çekmecelere doğru yöneldim. Çekmecelerin içerisini kurcalamaya başlamışken alt kattan bir eşyanın düşme sesi geldi. Aceleyle çekmeceyi bırakıp alt kata koştum.

Nefes nefese kalmış bir şekilde alt kattaki sesin geldiği odayı anlamaya çalışarak aceleyle etrafa bakıyordum. En sonunda koridorun bir ucunda yere çökmüş vaziyette duran Aybüke'yi gördüm. Hızlı adımlarla yanına gelip diz çöktüm. Nefes almakta güçlük çekiyor, bir yandan ağlamaya çalışırcasına derin nefesler alıp veriyor lakin başaramıyordu. Titreyen ellerini dizlerinde birleştirmiş, açık bıraktığı siyah saçları yüzüne yapışmıştı.

"Aybüke iyi misin? Aybüke!" diyerek birkaç kez yanıt almaya çalıştım lakin cevap gelmiyordu. Soğukkanlılığımı kaybettiğimi hissediyordum ve içten içe bu hisse bir anlam veremiyordum zira şu yaşıma kadar ne tür şeylerle karşılaştığımı bir ben, bir de Allah bilirdi.

"Aybüke, lütfen bir tepki ver. Neyin var? Bir şey mi gördün, bir şey mi hatırladın?" Bir yandan yüzüne gelen saçlarını elimle topladım. Acı çekiyordu. Kaçmaya çalışıyordu lakin başaramıyordu. Hızlı nefesler alıp veriyor, bir yandan acıyla inliyor ancak bağıramıyor, kendisini sessiz tutmaya çalışıyordu.

"Aybüke, ağlayamıyor musun?" dedim birden. Cümlemle birlikte ela gözleri, yeşil gözlerime temas ederek baktı.

"Biliyor musun, ben de ağlayamam çoğu zaman. Gözlerim dolar, nefes dahi alamam ancak o bir damla gözyaşı akmaz. Sanki o bir damla içimdeki ateşi söndürecek ama bir yandan da dışarıyı yakacak." Nefes alışı yavaşça düzeliyordu. Elini tutarak devam ettim: "Çoğu zaman belki o gözyaşı akar umuduyla duygusal filmler izler, şarkılar dinlerim. Saçma bir aşk sahnesine ağlarım, hatta bunun için kendimle dalga geçerim lakin bir türlü canım gerçekten yandığında ağlayamam." Ardından ekledim: "Bazı insanlar gözyaşlarıyla lanetlenirler."

"Derin nefes al, ver. Al, ver..." komutlarımla nefesi daha çok düzeliyordu. "Geçmişle, belki de çocuklukla yüzleşmek en zoru olsa gerek. Canın çok yanıyor, biliyorum."

O esnada gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördüm. Akan yaş nefesini düzenliyordu. Ellerimle yüzünü avuçlarımın arasına aldım ve başparmağımla süzülen yaşı sildim. Donuk bakan gözleri koridorda belli bir noktaya sabitlenmişti. Bu hali iliklerime kadar beni rahatsız etmişti.

"Aybüke, ne görüyorsun orada? Aybüke, bana bak. Aybüke lütfen..."

Avuçlarımda olan suratını kendime çevirdim. Bir panik atak krizindeydi. Avuçlarımda minicik kalan yanaklarından süzülen sessiz ve yavaş akan gözyaşları, adeta avuç içlerimi yakıyordu.

"Aybüke lütfen bana bak, Aybüke..." Asla ses vermiyordu. Kendi nefes alışverişimin de düzensizleşmeye başladığını hissettim.

"Tamam, seni bu yerden çıkaracağım. İyi olacaksın, tamam mı? İyi olacaksın." Sesim titriyor, genzim karıncalanıyordu. Ellerimi suratından çektim ve yutkunup etrafıma bakınmaya başladım. Ardından hızlı bir hamleyle onu kucağıma alıp evin dışarısına çıkardım. Ellerimin, ayaklarımın bağı çözülmüştü ama bir şekilde onu sıkıca kavrayıp dışarı çıkarabilmiştim. Kendini sıkıp hâlâ sesini çıkaramadan acı ile kıvranıyordu. Saçını okşamak için elimi kaldırdığımda durdum. Ne yapıyordum, bu halim neydi? Birkaç gün önce tanıştığım bir kızla bu yakınlık hakkını nereden bulmuştum? Şu anda ya Emir'i ya da ambulansı aramam gerekiyordu.

Birden Aybüke, sanki dili çözülmüşçesine ağlamaya başladı. İçindeki zehri akıtırcasına içli içli ağlıyordu. Kendinde asla değildi; canı en derinden yanarcasına ağlıyordu. Ve ben yapsam muhtemelen tüm doğrularıma ihanet edeceğim o hamle geldi: Tüm gücüyle bana sarıldı ve başını omzuma gömdü. Bir şeyler yapmam gerekiyordu, bu ben değildim. Şu anda şuurunu kaybeden ben değildim ama ben Aybüke'den daha çok kaybetmiş gibiydim. Ve belki de sonra çok pişman olacağım bir şey yaptım; ben de ona sıkıca sarıldım.

🍁

Bazı yaralar kabuk tutmaz bir türlü, kanamaya devam eder her daim. Kabuk bağlamış yaralardan bahsetmek kolaydır, gösterebilirsin onları çoğu zaman; lakin kanayan yaranı her daim saklaman, göstermemen gerekir. Çoğu zaman o yaran seni güçsüzleştirene kadar, kendini belli edene kadar sen dahi unutursun. Unutmak istersin, çabalarsın iyileşmez; uğraşırsın onun kabuk bağlaması, iyileşmesi için ancak yeterli gelmez. Sense umudu keser ve yeni bir çaba içerisine girersin.

Saklamak...

Bir insanın herhalde en çok canını acıtan kısım ise bu olmalı; yaranı kendinden bile saklamak. Başlarda iyi gelir ancak sakladığın yara bir hastalık gibi vücudunu ele geçirene kadar sana kendini belli etmez. Ettiğinde ise acısı ölümden beter olur. Biz o yarayı saklayan ve acısına dayanamayanlardandık ve birbirimizi gözlerimizdeki kederden tanırdık. Ve öyle de olmuştu; gözlerimizdeki kederden tanımıştık belki de. Ya da ben tanımıştım, bilmiyorum. Zira onun dünyasında benim yerim yoktu ancak benim dünyamda, tam olarak neresi olduğunu bilmediğim sadece varlığını bildiğim bir yeri vardı. Tıpkı yaralarım gibi...

Ancak şu an hayatlarımızın birleşim kümesindeydik. Belki de ne kadar vakittir kollarımız birbirimizi sarıyor, bilmiyorum. Emir burada olsa bana ihtiyaç olur muydu, onu da bilmiyorum. Tek bir şey biliyorum; benim bile ihtiyacım vardı buna. Ensemde hissettiğim damlalar birer zehirdi. Vücuduma yayılan bir zehir... Ensemden başlayıp vücuduma yayılan ancak kalbimde dinginleşen bir zehir...

Ne kadar süredir böyleydik bilmiyorum lakin Aybüke'nin hıçkırıkları kesileli, gözyaşları kuruyalı, sakinleşeli çok olmuştu. Neden bilmiyorum ama aylarca böyle kalsam sesim çıkmayacaktı. "Aybüke!" Yanıt gelmemişti. Göz ucuyla baktığımda ise uyuduğunu fark ettim. Onu kıpırdatmadan hafifçe doğrulup kucağıma aldım. Ceketinin cebinde sallanan araba anahtarını elime aldım. Arabanın arka koltuğuna Aybüke'yi yatırıp arabayı sürmeye başladım.

Evlerinin önüne geldiğimde durdum. Arabayı park ettim ve Aybüke'yi kucağıma alıp kapılarının önüne gelerek zili çaldım. Aslı Hanım kapıyı açtığı anda telaşla, "NE OLDU AYBÜKE'YE?" diye sordu; önce kucağımdaki Aybüke'ye, ardından suçlayıcı gözlerle bana baktı.

"Sakin olun lütfen. Eve girince ufak bir kriz geçirdi. Merkeze gidip gelemeyeceği için boşuna telaşlandırmamak adına Emir'i aramadım ama Aybüke iyi, sakinleşti. Sadece biraz dinlenmesi gerekiyor," dedim. Aslı Hanım beni içeriye aldı ve onu çatı katındaki odasına çıkarıp yatağına yatırdım. Odasını hiç böyle beklememiştim; tam bir 2000'lerde gençliğini dolu dizgin geçirmiş bir genç kız odasıydı. Onu yatağına yatırdıktan sonra endişeli gözlerle hızla başına Aslı Hanım geldi. Ben de "Ben sizi yalnız bırakayım, bir şeye ihtiyacınız olursa diye buradayım," dedim ve tam kapıdan çıkacakken arkamı döndüm, tekrardan Aybüke'ye baktım. Sanki peri masallarından çıkmış, bu dünyayla ilgisi olmayan bir peri gibi görünüyordu. Benim bildiğim dünyaya ait olmadığı o kadar belliydi ki... Beni yakardı, kül ederdi; bunu hissetmiştim. Hızlıca odadan çıkıp koşar adımlarla merdivenlerden indim.

Tam kapıdan çıkarken gözüm dış kapıdaki, sabah gördüğüm o motife tekrardan çarptı ve zihnimdeki aydınlanma ile hemen telefona sarılıp Emir'i aradım.

"Alo, bir sorun mu var?"

"Emir! Çabuk buraya gel, sanırım bir şey buldum."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.