İçeriğe geç

AHŞAP DOLAP

Bölüm 3 · 9 dk okuma

AHŞAP DOLAP

Bölüm 3

İLK ADIM

🍁

"Bizim bu işi yapabilecek iyi birini bulmamız gerekli," dedi Emir. Bulduğu onlarca dedektif beni tatmin etmemişti. Elimdeki çatalla peynirden bir dilim alıp ağzıma götürdüm ve lokmam bitince yanımda bulunan boş sandalyenin üzerindeki tabletimi elime aldım. Boğazımı temizleyip konuşmaya başladım:

"Aslında birkaç isim araştırdım. Hatta içlerinden bir tanesinde karar da kıldım," dedim, ekranda göz gezdirdiğim dedektifin geçmişine ve çözdüğü vakalara bakarken.

"Kimmiş bulduğun kişi, göster bakalım," diyerek elimden tableti aldı.

"Mete Karaca; 27 yaşında, kolluk kuvvetlerinde görev yapmış. Bir yandan sosyolojide dört yıllık lisans programından mezun olmuş. Gittiği okullarda dereceleri var; şimdiye kadar yirmiyi aşkın çözülememiş vakayı sonuca ulaştırmış," diye ekranda okuyacağı bilgileri ezberlemiş bir şekilde sıraladım.

"Bizle yaşıt sayılır. Bizim gibi genç yaşta çok iş yapanlardan desene," dedi Emir.

"Eee, ne dersin, çağıralım mı?"

"Çağır bakalım, görüşelim," dedi Emir. Ardından Aslı ablanın su böreğinden bir dilimi ağzına atıp, "Ben çıkıyorum," diyerek hızlıca evden çıktı.

Emir'le yemek masasındaki konuşmamız bittikten sonra tabletimi ve Aslı ablanın dün gece benim için özenle hazırladığı elmalı kurabiyelerimi alıp çatı katındaki odama çıktım. Odam hâlâ lise yıllarım gibi kokuyordu; burası İstanbul'daki evimin aksine rengârenkti. Duvarlarımda lise yıllarında aşık olduğum sanatçıların posterleri asılıydı. Kaç kere bu odayı utanç verici bulup değiştirmek istediğimi Aslı abla ile paylaşsam, "Burası daha çok sen gibi. Sizi özlediğimde buraya geliyorum ben," diyerek engel oluyordu. Aslında onu şu an daha iyi anlıyordum. Her köşesi benden izler ve anılar saklayan bir yeri renksiz ve kusursuz evime çevirmek intihar olurdu. Oturduğumda gıcırdayan yatağıma uzandım. Yumuşatıcı kokan nevresimlerin üzerine kendimi bırakıp arka cebimdeki telefonu elime aldım ve bulduğum dedektife, bize yardım etmesini istediğimi belirten bir mail attım.

🍁

İstanbul/ METE

Günlerdir her gece bana musallat olan migrenim yüzünden çektiğim uykusuzluğu, aldığım uyku ilaçları sayesinde karşıladığım için sağımdan kalktığım bir güne uyanmıştım. Ofisimin Boğaz'a bakan penceresinden, elimdeki kahvemle manzarayı izliyordum. Birden kahve faslını çok uzattığımı fark edip hızla masama oturdum ve bilgisayarımı açtım. Bugün sağımdan kalkmış olmanın şerefine, güne can sıkıcı maillerimi kontrol ederek başlama kararı verdim. Gelen mailleri göz ucuyla incelerken "Aquamon Kozmetik" yazısını gördüm. Şaşkınlıkla elimle çenemdeki sakalları kaşırken kapının tıklanmasıyla dikkatim dağıldı.

"Gel," diye seslendikten sonra içeriye Atlas, elinde simit poşetiyle girdi.

"Mete, bize öyle simitler aldım ki çıtır çıtır; gel, yemede yanında yat, nar gibi nar!"

"Atlas, şu bizim İlayda'nın ayıla bayıla aldırttığı güneş kreminin markası neydi lan?"

"Aqua'lı garip bir şeydi. Ne oldu, hayırdır, sevdin de stok mu yapacaksın?"

"O markadan mail gelmiş de sabah sabah, ona şaşırdım."

"Abicim işte aldık ürünü, artık bırakmazlar peşimizi. Geçen bir kazak aldım, gece gündüz takıntılı eski sevgili gibi mesaj atıp duruyorlar," diye söylenen Atlas'ı dinlerken mailin üzerine bastım ve okumaya başladım.

"Yok, reklam değil. Çözmemiz gereken bir cinayet var."

🍁

Maille gelen dosyaları incelerken uçağım Balıkesir'e yaklaşmıştı. Araştırırken bir yandan da zihnimde geçmişe dair hatıralarım canlanıyordu. Yaklaşık yirmi sene önce, kaldığım yetimhanenin camını top oynarken kırmıştım. Yetimhanenin müdürü odasındaki uzun tahta cetvelle beni döverken arkasındaki tüplü televizyonda bu haber yayınlanıyordu. "Ayvalık'ta Akılalmaz Katliam" başlıkları altında olay yerinin görüntüleri geçiyordu. İki çocuğun kurtulduğunu söyleyen spikerin sesi, yediğim azardan ve dayaktan daha çok dikkatimi çekmiş olacak ki bu hatıra hâlâ zihnimin bir yerlerinde yaşıyordu.

Olayla ilgili birkaç gazete küpürü inceledim. İlginç olan, varlıklı bir aile olmalarına ve aynı zamanda olayın bir saldırı olmasına rağmen şimdiye kadar hiçbir tutuklanmanın yapılmamış, kimsenin bu konuda yargılanmamış olmasıydı. O dönem oturdukları sitenin güvenlik görevlisi dışında tabii... O da görevini ihmal ettiğinden dolayı işini kaybetmiş, bunun dışında pek de bir şey yaşamamıştı. Aynı zamanda ailenin herhangi bir düşmanı ya da böyle bir işe kalkışabileceğini düşündükleri biri yoktu.

Havalimanından indikten sonra bir taksiye binip bana gönderilen konuma doğru yola çıktım. Büyük bir restoranın önünde indim. Pahalı ve lüks bir mekan olduğu sadece görünüşünden bile belli oluyordu. İçeriye geçtim. Kapıdaki iki görevli adımı sorduktan sonra gitmem gereken masaya doğru bana eşlik etti.

"Hoş geldiniz Mete Bey, biz de tam sizi bekliyorduk." Sesin sahibi tahminimce Emir Aytaç'tı. Tokalaştıktan sonra masaya oturdum. Benden hemen sonra da Emir Aytaç karşıma oturdu. Üstünde beyaz bir takım vardı; aynı zamanda sürekli kravatıyla oynamasından gergin olduğunu da anlamıştım.

"Hoş geldiniz öncelikle. Ben Emir Aytaç, biraz bekleyeceğiz. Kuzenim birkaç dakika sonra burada olur, dilerseniz siparişleri verelim," dedi. Kafamı onaylarcasına aşağı indirerek önümdeki menüye baktım; sandığımdan daha pahalı bir mekandı. Ben menüdeki şeyleri incelerken, "Hah, kuzenim işte geldi," demesiyle irkilip arkamı döndüm.

Birkaç saniye sadece donup kaldım. İnternetten isimlerini ve görsellerini aratmıştım lakin birkaç seminerde çekilmiş, ağır makyajlar ve siyah takımlar altındaki gördüğüm kadından bambaşka bir kadın vardı karşımda. Simsiyah, beline kadar gelen dalgalı saçları ve bembeyaz teni, insan dışı bir varlıkmış hissi yaratıyordu. Üstelik bu teni daha da beyazlaştırmak istercesine beyaz, askılı, uzun bir elbise giymişti.

Donmuş surat ifadem, Aybüke Yalçın'ın sesini duymamla irkilip kendime geldi:

"Aybüke Yalçın," diyerek kendisini tanıttı ve tokalaşmak için elini uzattı.

"Tanıştığımıza memnun oldum Aybüke Hanım," dedim. Elimi havaya kaldırıp tokalaşmak bile saniyeler içinde dünyanın en zor şeyi gibi gelmişti. Neyse ki bu durum fazla sürmedi; yemeğe ve olaylara odaklanabildim.

Sırayla gelen, her biri jilet gibi giyinmiş garsonlar birer birer masayı donatmaya başlamıştı. Bu tarz ortamlar beni her zaman gererdi. Odağımı mekandan çıkarıp Aybüke ve Emir kuzenlere çevirdim. Masa üzerindeki turuncu sostan önce Emir tatmış ve tek kaşını havaya kaldırmıştı. Verdiği mimiğin aynısını dakikalar sonra Aybüke, aynı sosu tadarken tekrarladı. Bir diğer dikkatimi çeken detay ise çatal bıçak kullanımları oldu. Aybüke solaktı; ne zaman içeceğinden bir yudum alacak olsa sol elini kullanıyordu ancak yemek yerken bıçağı sağ, çatalı sol elinde tutuyordu. Bunu istemsizce yaptığı açıktı zira arada zorlandığını fark ettikçe çatal bıçağın yerini değiştiriyordu. Buna psikolojide bukalemun etkisi denir. İlgimi çeken diğer durum ise benzer hareketlerin Emir'de pek fazla görünmemesiydi. Bu durum, sessiz ama güçlü bir biçimde ilişkileri hakkında çok şey söylüyordu. İkisinin arasındaki bağda onaylanma ihtiyacını en çok yaşayan kişi Aybüke'ydi.

"Mete Bey, size elimizdeki belgelerin önemli bir kısmını mevcut mailde göndermiştik. Eğer şimdiye kadarki süre içerisinde inceleme fırsatınız olduysa ister dava hakkında, ister süreç hakkında konuşabiliriz; isterseniz de bu akşamı sadece tanışmayla geçirebiliriz."

"Belgelere yolda göz atma şansım oldu ama sizden öncelikli olarak bir şey rica edebilir miyim?" dedim Emir Aytaç'ya dönerek.

"Tabii, buyurun."

"Aramızdaki resmiyeti kaldırsak, bana 'Mete' deseniz sakıncası olur mu? Resmiyetin ve prosedürün olduğu yerde hiçbir olaya açıklık getiremeyeceğimizi düşünüyorum," dedim. Aybüke Yalçın, ne yanıt vereceğini merak edercesine Emir Aytaç'a baktı.

"Tabii ki, eğer bu durumun açıklığa çıkmasına yardımcı olacaksa elbette. Bana Emir diyebilirsiniz," dedi. Aybüke Yalçın'ın mimiklerinden bu durumun alışılmışın dışında olduğunu anlamıştım. Saniyeler ardından ikinci hamle Aybüke Yalçın'dan geldi:

"Bana da lütfen Aybüke deyin," dedi. Gülümseyerek başımla onayladım. Ardından önümdeki bitmiş tabağımı hafifçe öne iterek dudak kenarlarımı mendille sildim. "Meşgul insanlar olduğunuzu biliyorum lakin en azından bir süre burada kalmalısınız. Olayın en baştan birinci derece tanıkları olduğunuz için araştırmada size ihtiyacım var," dedim. Aybüke Yalçın destek almak istercesine masanın altından Emir Aytaç'ın dizini tuttu.

"Tabii ki de biz ne gerekiyorsa yaparız. Zaman problem değil," dedi. Ardından Emir Aytaç söze atılarak, "Biz gerekli miktarı IBAN'ınıza attık. İsterseniz bir otelden isterseniz bir evden kalacağınız yeri ayarlayabiliriz," diye ekledi.

"Teşekkürler, çok incesiniz. Gelip gitmesi kolay olması için sizin kaldığınız yere yakın bir yer olması güzel olabilir," dedim.

"Tabii ki, size uygun bir adres buluruz. O zaman bugünlük sizi misafir edelim," dedi. Gerçekten söylemeye çekindiğim lakin teklif edilmesini istediğim bir şeydi; başımla onayladım.

Dakikalar sonra masadan kalkıp çıkışa yöneldiğimizde, mekandaki beni rahatsız eden piyano ve gitar seslerinin aniden kesilmesinin verdiği rahatlıkla derin bir nefes aldım. Üçümüz birlikte valeden arabayı teslim alacağımız yöne doğru ilerledik.

"Olayla ilgili dosya elime geldiğinden beri bazı araştırmalar yaptım lakin olay olduğu zaman yedi sekiz yaşlarındaymışsınız. Kaldığınız bir akrabanıza ya da yetiştirme yurduna ait bir bilgi bulamadım," dedim.

Aybüke Yalçın tatlı bir tebessümle, "Bulamazsınız çünkü akrabamızda ya da bir yurtta kalmadık. Ailelerimizin ortak arkadaşları Aslı Enver ve Ayhan Enver bize sahip çıktılar," dedi. İsimleri bir yandan not defterime kaydettim. Tam bu sırada Emir Aytaç'ın telefonu çaldı.

"Biz de tam çıkmak üzereyiz, tamamdır. Aslı ablaya söyle, bir misafirimiz olacak," deyip kapattı. Telefonu kapattığı anda vale arabayla beraber usulca yanımıza yaklaştı ve anahtarı teslim etti. Bahsettikleri, onları büyüten Aslı ve Ayhan çiftinin evlerine doğru yola çıktık.

Eve ulaştığımızda bizi karşılayan, yeşil büyük bir bahçenin içerisindeki iki katlı, kırmızı renkli ve beyaz pervazlı şık bir evdi. Ev aslında üç katlıydı ve oldukça bakımlıydı; bölgenin genel yapısını oluşturan, muhtemelen sarımsak taşından yapılmış bir Rum eviydi. Önce Ayhan Bey, ardından Aslı Hanım ile nazikçe tokalaştıktan sonra evin içerisine giriş yapmıştık. Eve girene kadar asla peşimizi bırakmayan sessizliği Aslı Hanım bozdu:

"Mete Bey—"

"Mete," dedim sözünü keserek.

"Tabii ki, nasıl rahat edecekseniz, Mete. İsterseniz size odanıza kadar eşlik edeyim, malum yol yorgunuyusunuz," dedi Aslı Enver.

"Çok teşekkür ederim. Biraz sizinle kalıp sohbet etmek ve sorular sormak isterim, tabii siz de uygunsanız," dedim.

Ayhan Enver, "Tabii ki, buyurun yemek masasına geçelim isterseniz," diyerek isteğimi kırmadı. Yemek masasına geçtiğimizde ise kuzenler yanıma gelerek, "Ne içmek istersiniz?" diye sordular.

"Çay alsam sanki hiç fena olmaz," dedim. İkisi birlikte çayları hazırlamak için mutfağa gittiler.

"Aybüke ve Emir kuzen olmalarına rağmen ikiz kardeşler gibiler," dedim.

"İkiz kardeşten farksızlar zaten. Aralarında bir yaş var sadece, bebekliklerinden itibaren birlikte büyüdüler. İkisi de çok düşkündür birbirine," dedi Aslı Enver.

"Ne kadar güzel. İnsanın kardeşi olması ya da kardeşi kadar yakın insanlara sahip olması..." dedim. Ardından, "Rahmetliler neyiniz oluyordu?" diye ekledim.

"Biz doğma büyüme Ayvalık'tayız. Size şöyle söyleyeyim; Emel ve Eslem'le çocukluktan beri arkadaşız. Eslem ve Sedat da aynı Aybüke Emir gibi birbirlerinden ayrılamazlardı. Allah çocuklarını da birbirlerine kardeş etti," dedi Aslı Enver. Eski dostlarından bahsederken gözleri dolmuştu. Ardından Ayhan Enver, "Murat, Sedat ve ben de liseden beri arkadaş grubuyduk diyeyim," diye ekledi.

"Çok yüce gönüllü iki insan olmalısınız ki şu devirde insanlar kendi doğurduklarına bile bakmazken, siz Aybüke ve Emir'e aile olmuşsunuz, anne babalık yapmışsınız," dedim. Tam o sırada Aybüke ve Emir içeriye çaylarla geldiler yardımlaşarak yerlerine oturdular.

"Olaydan tam 19 yıl geçmiş, dile kolay. Hiç şüphelendiğiniz isimler olmadı mı?" diye sordum.

Ayhan Enver lafa atılarak, "Kavgalı oldukları komşuları dahi yoktu. Zaten olayın takipsizlik kararı almasının sebebi de buydu. Hiçbir şüpheli çıkmadı; ne bir güvenlik kaydı ne bir görgü tanığı... Hatta eve iki kişinin girdiği bilgisi bile çocuklardan gelmişti," dedi.

"Peki, seçilmiş olmalarının sebebi de bu olabilir mi? Hiç kimseyle sorunu olmayan, kendi halinde bir aile olmaları..." dedim. Birbirleriyle bakışmaya başlamışlardı.

"Yani bu olayın kişisel değil, tamamen seçilmiş olduğundan başka bir olayla ilişkili olabileceğini mi düşünüyorsunuz?" dedi Emir Aytaç.

"Düşündüğüm söylenemez ama ihtimaller arasında. Ve pek de hoş olmayan birçok ihtimal gibi..." dedim. "İzninizle başka bir gün, bir de olayın olduğu evi görmek isterim. Hepinize iyi geceler, her şey için teşekkürler," diyerek masadan sakince kalktım ve bana ayrılan odaya geçtim.

Odada bulunan çalışma masasına laptopumu ve not defterimi yerleştirdim. Ardından her vakada yaptığım gibi gözlemlerimi not etmeye başladım.

15 Mayıs 2023

Dönemin "Ayvalık Katliamı" olarak manşetlere düşen, 23 Haziran 2004'te meydana gelen ve beş kişinin canını alan silahlı saldırının üzerinden geçen on dokuz senenin ardından bana ulaşıldı ve durumu çözmem istendi. İlk önceliğim aile; zira şimdiye kadar tecrübelerimden öğrendiğim en önemli şey, her daim ilk şüphelilerin aile üyeleri olduğudur. Çünkü insanlara her zaman en büyük darbe hep en yakınlarından gelir...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.