19 Yıl Sonra
Emir! Allah'ın cezası, bu ortalığın hâli ne?" Evi sarmış içki kokusu ve dağılmış eşyalarla birlikte kanepenin üzerine sızmış Emir'e, elimde ona dökmek üzere olduğum su şişesiyle bakıyordum. O kadar bağırmama rağmen uyanmadığını görünce, elimdeki suyu yavaşça üzerine dökmeye başladım. Birkaç damla soğuk suyu yediğinde kendine gelmişti.
"Aybüke! Yapma şunu!" diye bağırdıkça daha fazla su dökmeye başladım. Emir sudan kaçmak için birden kanepeden fırlayıp gözlerini ovuşturarak kaçmaya çalıştı. Üzerinde hiçbir şey yoktu, altında ise pembe ayıcıklı şortu vardı. Birden bu hâlini görünce kahkaha atmaya başladım.
"Başım çok ağrıyor, Aybüş bana bir kahve yapsana," demesiyle şişedeki son suyu da yüzüne boca etmem bir olmuştu. Ardından gülerek, havasızlıktan nefes alınmayacak durumda olan salonun perdesini açarak içeriye ışık gelmesini sağladım; sonrasında ise pencereleri tek tek açtım. Bu sırada Emir mutfağa gitmiş, bir şeyler hazırlıyordu.
"Aybüş, kahvaltı yaptın mı?"
"Yapmadım. Allah kahretmesin seni, evde bir fare ölüsü eksik!" diyerek bağırdım.
Emir kahkaha atarak, "Biraz arasan o da vardır. Allah'tan bugün Fatma abla temizliğe gelecek, yoksa mikroorganizmalarımla bir devlet kuracaktım," dedi. Fatma abla, düzenli aralıklarla Emir'e temizliğe gelirdi. Tabii yaptığı temizlik en fazla iki gün dayanıyordu.
"Fatma ablanın her gün gelmesi lazım, yoksa sen o devleti kurup bağımsızlığını ilan edeceksin," dedim. Ardından yerde duran pizza kutularını ve boş bira şişelerini alıp mutfağa götürerek çöpe attım. Emir de o sırada kahvaltıyı hazırlamıştı. Masaya oturup birlikte yemeye başladık.
"Sabah direkt ofise gittim. Bazı ürünlerin patentleri için imzalar eksik kalmış, onları attım. Sen de bugün uğra, at imzaları da sonra başımız ağrımasın."
"Bugün full ofisteyim zaten, hallederim. Ancak asıl başımızı ağrıtacak şey; bugün mağazaların bazılarına denetimler yapılacak. Sen önceden gidip özellikle yeni şubelere bir bak," dedi Emir.
"Tamamdır, birlikte geçeriz o zaman ofise. Hadi, güzelce karnını doyur önce," dedim. Kahvaltı bittikten sonra Emir üzerini değiştirmek için üst kattaki odasına çıkmış, ben de banyoya gidip makyajımı tazelemiştim. Ardından birlikte ofise gitmek üzere yola koyulduk.
🍁
"Aybüş, nasıl geçmiş denetimler? Arıza çıkaran olmuş mu?"
"Yok, ben hallettim."
"Aybüş, Selin'den gelen gelir-gider dosyasını inceledin mi?"
"Aynen."
"Aybüş, paraları diyorum, Monte Carlo'ya gidip yiyelim diyorum."
"İyi fikir. Ben hallederim."
"Islak Terlikleri Kurutma ve Yaşatma Derneği..."
"Aynen."
"AYBÜKE!"
"Efendim?"
"Kafan nerede kızım?"
"Çok pardon, kafam bir yerdeydi de..."
"Neredeydi?"
Öğle arası yemek yemek için ofise yakın bir restorana gelmiştik. İştahımın yerinde olduğunu pek söyleyemezdim. Yarım saattir karıştırdığım çorbadan azıcık bir miktarı dudaklarıma dokundurduğumda buz gibi olduğunu fark edip kaşığı kenara bıraktım ve arkama yaslandım. Emir ise bir şeylerin yolunda gitmediğini anladığını gösteren bakışlarla sandalyesinden kalktı; yanıma gelip dizlerinin üzerine çöktü. Ardından dizlerimin üzerindeki ellerimi avuçlarının içerisine alıp başparmağı ile okşadı.
"Neyin var?" dedi. Sesinde şefkat vardı; küçük, masum bir çocukla konuşurcasına bakıyordu.
"Her şey yolunda, sadece ailemiz geldi aklıma."
Emir derin bir iç çekip, "Yıl dönümleri yaklaştığı için mi?" dedi.
"Hem o yüzden hem de..." Gözlerimi acıyla yumup devam ettim: "Kendimi suçlu hissediyorum."
"Biz daha küçüktük, ne yapabilirdik ki Aybüş?" dedi.
"Belki o zaman bir şey yapamazdık ama şu an peki? Onlara bunu yapan canavarlar bulunamadı. Yaktıkları canlar, aldıkları hayatlar cezasız kaldı."
Emir acıyla yutkunup gözlerini sıkıca kapattı. O gece yaşanılan şeyler, evde yankılanan çığlıklar, soludukları kan kokusu... Günlerdir rüyalarında tekrar tekrar o günü yaşıyordu. Gözlerini açtı ve dolan gözlerini saklarcasına başını yana çevirdi. İlk defa, belki de bu konu bu şekilde gündeme gelmişti.
"Polisler uzun süre iz peşindeydi ama hiçbir şey çıkmayınca takipsizlik kararı verildi," dedi.
"Kısaca kanları yerde kaldı. Bize bunu yaşatanlar zerre ceza almadı. Belki de bunları onlara yapan kişi ceza almadığı için ailemizin ruhu huzur dahi bulamadı; belki de katiller daha kaç aileyi daha dağıttı. Ama biz hâlâ oturup iş konuşup, her şeyin üstünü örtüp hiç yaşanmamış gibi davranıyoruz," dedim Emir'e sitem edercesine.
Emir kızarmış mavi gözlerini gözlerime çevirdi. Ben ise gözlerimi ondan kaçırarak bakışlarımı karşı duvarda duran saate çevirdim. Emir dolmuş gözlerini sertçe yumdu; yaşların akmayacağından emin olunca tekrar açtı. Onun bir suçu olmadığını içten içe biliyordum ama Emir'di sonuçta; her zaman bir yolunu bulurdu, neden bunu bulamamıştı? Saate kenetlediğim bakışlarımı tekrardan Emir'e çevirdiğimde, Emir ayağa kalktı.
"Ben halledeceğim, merak etme," dedi ve masanın arkasına astığı siyah ceketini tek eliyle sırtına atıp hızlı adımlarla restorandan çıkıp yürüme mesafesindeki ofise doğru ilerledi. Ben de ceketimi alıp peşinden koşmaya başladım.
🍁
"Selin'i odama çağırır mısınız? Teşekkürler," dedi Emir, koridorun köşesinde hazırolda bekleyen sekreter oğlana.
Restorandaki o ağır, geçmişin kan kokan anılarıyla dolu konuşmamızın ardından ofise dönene kadar tek kelime etmemişti. O kasvetli sessizlik, şimdi odanın içine de sızıyordu. Kendimi buruk, onu ise fazlasıyla pişman hissediyordum. Yine de iş dünyasının o acımasız çarkları durmuyordu; yarım kalan hayatımıza inat, kurduğumuz şirket tıkır tıkır işlemek zorundaydı.
"Emir, Selin'i ne yapacaksın?" diye sordum, sesimdeki kırgınlığı gizlemeye çalışarak.
"Aybüş, biz Ayvalık'tayken işleri devralıp bizi anlık haberdar edecek biri gerekli. Laboratuvarların denetiminden, kalite kontrol raporlarından anlayan, teknik açıdan güçlü birine ihtiyacımız var."
"Selin'e mi kaldık, hay Allah'ım..." diye mırıldandım nefesimi dışarı vererek.
"Aybüşüm, sen neden sevmiyorsun bu kızı? Donanımlı, tecrübeli bir çalışan işte; daha ne gerekli sana gözünü seveyim?"
"Bana tecrübeden önce iş odaklı personeller gerekli, Emir. İş yaparken gözünün ucuyla patronunun ne zaman kahve tazeleyeceğini kesenler değil."
Asık bir yüz ifadesiyle ondan önce odasına girip kapıyı arkamdan biraz sertçe çarptım. Emir’in koridorda ellerini havaya kaldırıp "Ya sabır!" diye fısıldadığını duymuşumdur. Arkasından kapının açılma sesini duyduğumda çoktan odadaki boy aynasının önüne geçmiş, dudaklarıma hafifçe ruj tazeliyordum. Aynadaki yansımamdan onun büyük bir ciddiyetle, elleri cebinde bana doğru yaklaştığını gördüm.
Göz göze geldik. Bakışlarımızı kısarak birbirimizi süzdük. Emir, yüzündeki o suçlu ve hüzünlü ifadeyi tamamen silip beni o karanlık kuyudan çekip çıkarmak ister gibi sırıttı. Sert bir ton taklit ederek, "İlk kahve alıp gelen kazanır!" dedi.
Daha kelimesi bitmeden ikimiz de koridora doğru fırladık. Koşarken topuklu ayakkabılarımın çıkardığı sesler koridorda yankılanıyordu. Hızımız arada eşitleniyor, arada Emir uzun bacaklarının avantajıyla öne geçiyor, arada ben dirseğimle onu hafifçe itip fark atıyordum. Restorandaki o kasvetli hava, yerini çocuksu bir rekabete bırakmıştı; Emir'in de tam olarak yapmak istediği buydu. Sonunda büyük bir atakla arayı açtım ve karton bardağımı kahve makinesinin altına yerleştirmeyi başardım.
Hemen arkamdan nefes nefese gelen Emir, yenilginin verdiği sahte bir hayıflanmayla bardağını diğer bölmeye koydu. İkimiz de soluk soluğa, alınlarımızdaki teri silerken kahvelerimizden birer yudum aldık. İçimdeki o hüzün tamamen geçmemişti belki ama en azından nefes alabildiğimi hissetmiştim.
"Çürük yumurtasın oğlum. Sürekli yeniliyorsun," dedim, nefesimin düzene girmesini beklerken.
"Ben mi çürük yumurtayım? Hıh, hiç de bir kere! Ben bilerek kaybettim, yüzün gülsün diye," dedi göz kırparak.
"Hıhı, kesin öyledir."
Birlikte odaya döndüğümüzde, Selin elinde laboratuvarın son çeyrek raporlarıyla kapının önünde bekliyordu. Uzun boylu, sarışın, stil sahibi ve kabul etmek gerekir ki işinde oldukça donanımlı bir kadındı. Ancak işe başladığı ilk günden beri profesyonelliğinin ardına gizlediği o küçük cilveleri, Emir’e olan bariz ilgisini gözümden kaçırmıyordum.
Emir masasına kurulurken, ben de hemen yanındaki yerimi aldım ve kollarımı göğsümde birleştirerek ciddi bir bakışla Selin’i süzmeye başladım. Odaya yayılan yoğun parfüm kokusu şimdiden başımı ağrıtmıştı.
Selin elindeki dosyayı profesyonel bir nezaketle Emir'e uzatırken, "İstediğiniz son kalite kontrol analizleri hazır, Emir Bey," dedi, ses tonunu bir tık yumuşatarak. Bana ancak dosyayı teslim ettikten sonra döndü: "Ve Aybüke Hanım."
Emir dosyayı inceleyerek kafasını salladı. "Harika. Selin Hanım, ben ve Aybüke Hanım bir süreliğine şehir dışında, Ayvalık'ta olacağız. Seyahatimizden geri dönene kadar..." diyerek sözü bana bıraktı.
"...biz dönene kadar laboratuvarlardan ofise, fabrikalardan satış mağazalarına kadar tüm operasyonla bizzat senin ilgilenmeni istiyoruz," diyerek tamamladım cümleyi. Sesimdeki otoriter ton, aramızdaki mesafeyi net bir şekilde çiziyordu.
Emir araya girdi: "Tabii ki her şeyle uzaktan ilgilenmeye ve seninle sürekli iletişimde kalmaya devam edeceğiz."
Masadan destek alarak doğruldum ve yavaş adımlarla Selin’in yanına yürüdüm. Tam karşısında durduğumda, markamızın ağırlığını hissettiren bir sesle konuştum:
"Markamızın kurulduğu ilk günden bu yana, beş sene içerisindeki devasa büyümesi göz önüne alındığında, burada böyle bir sorumluluk üstlenmek kariyerin için büyük bir talih olacaktır." Elimi omzuna koyup hafifçe sıktım. "Sana güveniyoruz."
Selin’in gözleri heyecanla parıldadı. Bakışlarını hemen bana teşekkür etmek yerine yine öncelikle Emir’e çevirdi. "Sizin güveninizi asla boşa çıkarmayacağım Emir Bey," dedi; ardından hafifçe yutkunup bana döndü: "Ve Aybüke Hanım."
Dosyaları göğsüne bastırarak heyecanlı, aceleci adımlarla odadan çıktı. Kapı kapandığı an, yüzümdeki o profesyonel ve destekleyici maskeyi tamamen indirdim. Midemin bulandığını hissederek derin bir nefes aldım ve Emir’e ters bir bakış fırlatıp kendi odama geçmek üzere kapıya yöneldim.
🍁
Her insanın hayatını değiştiren dönüm noktaları vardır. Ancak onca yaşadığım büyük olaylara, içimde yaşadığım savaşlara rağmen, kendim için "Bu bir dönüm noktası," diyemiyorum. Çünkü bana kalırsa ailemin ölümü bile travmalarımı süslemekten, gece kabuslarından öteye gidememişti. Köklü bir değişikliğe asla izin vermemiştim. Tüm ailemi kaybetmeme rağmen Emir'le hikayenin sonu dememiş; yaşımız kaç olursa olsun sadece çalışmıştık. Herkesin imrendiği bir kariyer elde etmiştik. Ama ben hiçbir zaman bunları hayatımı değiştirecek bir adım olarak değil, hayatımın devamının bir parçası olarak görüyordum.
Lakin şu an şu arabada, bir dönüm noktasına doğru gittiğimi iliklerime kadar hissediyordum. İşlerimizi yoluna koyup eşyalarımızı toplamış ve yola çıkmıştık. Yola çıktığımızdan beri pürdikkat Emir araba kullanırken, ben camdan dışarıyı izliyordum. Genellikle araba yolculuklarımız eğlenceli geçer; yol boyunca sohbet eder, müzik dinlerdik. Ancak şu an içimizden hiç gelmediği aşikardı. Ve bu ölüm sessizliğini bozan Emir oldu.
"Hadi ama Aybüş, kızlar cazibeme dayanamıyorsa suçlusu ben miyim yani?" dedi.
Göz devirerek, "Ya ya, ne büyük cazibe, ne büyük cazibe..." diye karşılık verdim.
"Yav kızım; yakışıklı mıyım? Evet. Fiziğim nasıl? Kaslarımı anlatmaya gerek yok. Param var mı? Var. Komik miyim? Fazlasıyla. Ee, böyle bir adama ben bile yükseliyorum, kızlar ne yapsın? Bugün çalışan, yarın başka biri bu cazibeme kapılıp gidecek; elden ne gelir, Allah vergisi işte," dedi.
Büyük bir kahkaha kopardım. "Sen bence kendinle evlen, yazık, kızlar cazibenden yataklara düşmesin. Ulan sen daha yere attığın çorabı alamıyorsun!" dedim. Sonra telefonumun ön kamerasını açıp kendime baktım. "Maşallah," diye mırıldanarak, "Gerçek cazibe sahibini görmek istiyorsan yan tarafına bakmak yeterli," dedim.
"Ulan gelecekteki enişteme öyle acıyorum ki..." dedi.
Kaşlarımı kaldırarak, "Niyeymiş o?" dedim.
"Yedi yirmi dört senin çeneni çekecek de ondan."
"Hmmm, demek ondan lisedeki tüm flörtlerimin kafasını varile sokmakla tehdit ettin."
"O ayrı mesele."
"Bir de bana kıskanç derler."
Yolun kalanı minik atışmalarımız, çocuksu tavırlarımız ve benim uyumamla geçmişti. Yaklaşık bir saat kadar uyuduktan sonra direksiyona ben geçmiştim ve Emir horul horul uyumuştu. Ayvalık'a geldiğimizde ise Aslı abla ve Ayhan abinin ağaçlarla çevrili kırmızı evlerinin önüne varmıştık. Arabadan inip kapının önüne geldik, tam zili çaldım.
"Kim o?"
"İki hayırsız."
Kapı birden açıldı. Aslı abla büyük bir sevinçle bağırarak boynumuza atladı. Ardından içeriye geçtik. Büyük salonda Ayhan abi, her zamanki gibi kanepesine oturmuş gazetesini okuyor, bir yandan da kahvesini yudumluyordu.
"Kim gelmiş hayatım?" diye bağırdı. Bir yandan gazetesindeki manşetlere bakmaya devam ediyordu. O büyük bir dikkatle gözlerini gazete sayfalarında gezdirirken yavaş adımlarla kanepenin arkasına geçtim ve ellerimle Ayhan abinin gözlerini kapattım.
"Tahmin et kim geldi?" dedim.
Ayhan abi yüzünü kapatan gazeteyi katlayarak masaya bıraktı ve "Hmmm! Hayırsız Aybüş uğramaz buralara; o hâlde kesin Emir," dedi.
"Hiç de bir kere!" diyerek yakınarak önüne geçtim. Ayhan abi büyük bir kahkaha atarak bana sarıldı. Emir ise az ileride kollarını birbirine kenetlemiş bir şekilde bize bakıyordu. Ardından Ayhan abi kollarını açtı, Emir de ona doğru yürüyerek sarıldılar.
"Gelin bakalım çocuklar; hem bir şeyler atıştırın hem de sizi hangi rüzgâr attı öğrenelim," diye bize seslendi Aslı abla. Tam o sırada burnuma gelen elmalı kurabiyenin kokusuyla oturduğum yerden fırlayıp mutfağa koştum.
🍁
2006
"Emir! Yaptığın şeyin ne kadar yanlış, ne kadar kötü bir şey olduğunun farkında mısın?"
"Ama Ayhan abi..."
"Sus! Daha bir de konuşup benim asabımı bozma! Sen eşkıya mısın? Çocuğun ağzı gözü kan içerisinde kalmış, seni polise verseler ne olur hiç düşündün mi?"
"Ayhan, zaten Emir yeterince korkmuş. Üzerini değiştirelim, öyle konuşun," diyerek Aslı, Emir'in elinden tutup üst kattaki odalarına çıkardı. Emir bir yandan ağlıyordu.
Odanın kapısını kapattıktan sonra Aslı, yatağın üzerinde oturup ağlayan, üstü başı çamur içerisinde kalmış Emir'e bakıp iç çekti. Ardından dizlerinin üzerine çöküp Emir'in gözlerinin içine bakarak, "Anlatmak ister misin?" dedi.
Emir küçük elleriyle gözyaşlarını silerek, "Aybüş'ü oyuna almamışlardı, ben de onu korudum. Sonra ona kötü şeyler dediler, ben de sinirlenip vurdum," dedi ve ağlaması şiddetlendi. Aslı, Emir'e sarılıp sırtını sıvazlayarak, "Ne söylediler?" dedi.
" 'Ona yaklaşmayın, annesini babasını öldürmüşler, sizinkini de öldürürler,' diye bağırıyorlardı etrafında. Sonra Osman, Aybüş'ün örgülerini çekince ben de onun saçını çektim. Sonra o bana vurdu, ben de ona... Ona vurunca yere düştü," dedi.
Aslı acıyla gözlerini yumarak, "Aybüke nerede?" dedi.
Emir eliyle dışarıyı gösterince Aslı ayağa kalkıp camdan dışarıya baktı. Aybüke bahçede yere oturmuş, toprağa parmaklarıyla bir şeyler çiziyordu. Hemen Emir'in yanına dönerek tekrardan onun minik ellerini tuttu.
"İnsanları diğer insanlardan daha üstün yapan nedir, biliyor musun?" dedi.
"Anne ve babasının olması mı? Para mı?" dedi Emir. Okuldaki dışlanan ya da hor görülen çocukları düşündü; ya kendisi gibi yetimdiler ya da maddi durumları iyi değildi.
Aslı bir yandan Emir'in üstündekileri değiştirirken, "Hayır; para, güç ya da anne babanın hayatta olup olmaması insanı diğerlerinden düşük ya da yüksek yapmaz. İnsanı insandan üstün yapan vicdandır, affetmektir. Ama böyle, insanlardan alkış toplayacağın anlarda değil; senin zararına da olsa, senin yüce gönüllülüğünü kimse görmeyecekk olsa dahi vicdanını dinleyip affedebilme gücünü gösterebilmektir. Bunun dışındaki hiçbir eksiklik ya da fazlalık seni diğerlerinden aşağıda ya da yukarıda yapmaz," dedi.
Emir onaylarcasına, şaşırmış ve büyülenmiş gözlerle kafasını salladı. Aslı yüzüne sıcak bir tebessüm kondurarak, "Gel bakalım, seninle Aybüke'yi sevindirecek bir şeyler yapalım," dedi.
Emir'in de neşesi yerine gelmişti: "Aybüş elmalı kurabiyeyi çok sever! Eskiden babaannem yapardı ve Aybüş sevinçten yerinde duramazdı. Elmalı kurabiye yapalım mı?" dedi.
"Gel o zaman, birlikte Aybüke gelmeden hazırlayalım," dedi.