İyi okumalar
...
Elimdeki yüzüğe ve karşımda-daha doğrusu- üzerinde oturduğum adama baktım. Diğer yüzüğü çıkarmıştım. Yüzüğü parmağımdan geçirirken ağızından bir yemin gibi çıkan sözcükler yüreğime dokunmuştu.
İyi ve kötü günümde
Bir şeyler demem lazımdı. İstediği kadar baskın olabilirdi. Bende altta kalamazdım. Yaş farkı yüzünden benden daha tecrübeli olduğu bir sürü konu vardı. Bir sürü...
Tereddüt etmeden baktım. İlgiye muhtaç mıydım? Evet. Bu adam bana ilgi veriyor muydu? Evet. Çocuklarımın babası olabilir miydi? Sonsuzluk işareti. Hangi pozisyonu severdi? Onu henüz bilmiyorum.
Aramızdaki bakışma gittikçe uzarken kendi içimde düşündüğüm kelimeler sonunda dışarı çıktı. "Bana istediğim her şeyi alamazsın hocam. Ama evet. Bunu söylemek için geç kaldım-" duraksadım derin bir nefes aldım. Kendime bile zor açıkladığım o şeyi hocama söylemek bu kadar zor olmamalıydı.
Beni pürdikkat dinliyor, bakışları gözlerimden bir an bile ayrılmıyordu. Dediklerime muhtaçmışçasına bir ümit arıyordu. Dudaklarımı araladım. Gözleri kısa bir anlığına dudaklarıma kaysa da hızlı toparladı. Elleri belimde sıkılaşmış. Beni kendine bastırıp ikimizi sonsuza kadar bedeninde taşımak için an kolluyordu.
"Sizi seviyorum. Sizi buraya geldiğimden beri kabul edemesemde bir şekilde sizi seviyordum. Gıcıktınız ve çok serttiniz. Gruptan attınız. Ben hariç neredeyse herkesle konuştunuz. Matematikten bir ara soğumuştum." Kolları kasıldı. Bende böyle bir etki yarattığını bilmiyor muydu? Ellerimi beni tutan kollarına indirdim. Cümlelerim aklımda dönüyor toparlanamıyordu.
"Benimde ne içime oturmuştu biliyor musun? Bara gittiğin o gün neler yaptığın. Hatırlamıyorsun. Neye söz verdiğini hatırlamıyorsun. Hani sana söylediğimde inanmamıştın. Boynumu o gün morartmıştın ada. O gün fıratı seçmeseydin. Siktir." Küfredip başını geriye yasladı. Gözlerini sabredermiş gibi tavana dikti. Kapattı. Bende denge kaybı yaşadım bir anlık.
Ani hareketi düşmeme neden olacakken kesinlikle abartmıyorum. Beni kendine çekti. Sandalye geriye gitmiş dik pozisyonundan cüzi miktarda yatay pozisyona geçmişti.
Göğsüne yasladı beni. Kendisi rahattı tabi iki bacağı da onun etrafına tavuk gibi açık olan bendim.
Bara gittiğim gece onu görmüş olmam çok muhtemeldi. Bana ormandaki evde söylediğinden beri ne zaman onun boynunu morarttığımı düşünüp duruyordum. Peki ya ayıkken dudaklarına yapıştığım adama, sarhoşken rastladığımı düşünülürse.
Siktir. Yalan söylemiyordu. Hiç söylememişti. Elim gömleğine yapıştı. Salak ada. Gerizekalısın ada. Nasıl hatırlamazsın ada. Adamın kalbini kırdın ada. Hem de üzerine iddayı öğrense nasıl toparlayacaksın.
"Ben hatırlamıyorum." Gömleğini tutan elim terledi. Gömlek ise buruşmuştu. Adamın gömleklerini avuçlayıp sıkmayı derhal bırakmam lazım. Elimi gömleğinden çektim. Sonra çok ani olduğu için bide buruşuk yerini düzelttim. Göğsü inip kalktı.
"Biliyorum. Eğer hatırlarsan Fırat'la ne yaptığını anlatmanı isteyeceğim." Sesi sertti. Karşısında birkaç kere uyardığı fakat hala susmayan bir çocuk varmış gibi uyarı doluydu. Titredim. Şimdi kesinlikle hatırlamak istemiyorum.
Bedeninin üzerinde olmama rağmen üşüdüm. Soğuk bir rüzgar bedenimin her tarafındaki tüyleri diken diken etmişti sanki.
Ne diyecektim. Tabi bilmek isteyecekti. "Hatırlarsam anlatacağım." Onun kadar sert çıkmamıştı sesim ama hatırı sayılır bir mesafesi vardı. Kolları etrafımı sardı. Başımın üstüne elini koyup kendi göğsüne bastırdı.
"Üşüdün mü?" Donuyorum. Sözleri bazen beni büyük bir buz dolabında bırakmışçasına üşütüyor bazense buharı tüten bir jakuziye giriyormuşum gibi sıcaklatıyordu.
Yerimde kıpırdandım. "Bazen beni üşütüyorsun." Kasılan bedeni kollarını bana daha fazla sarmasını sağlamıştı. Altında yatan gizli anlamı anladığını biliyordum. Ellerimi ona sardım. Boynuna çıkardığım ellerime tek kelime bile etmedi.
"Sadece bilmek isterim Ada." Sustum. Haklıydı. Empati yaptığımda bende bilmek isterdim. Kalbi normalle, hızlı atmak arasında karar veremiyormuş gibiydi. Benimkide eşlik edince nasıl desem koordineli bir şekilde odada sadece kalp atışlarımız duyuluyordu.
"Tekrar söyle." Başımı kaldırdım. Anlamadım. Ney?
Gözleri şerefsizce kısıldı. "Beni sevdiğini." Ooo. Gözlerimi bende onun gibi kıstım. "Ciddi bir konu konuşuyorduk-" ellerimle destek alarak dikleştim.
"Ada, güzelim limit mi işlemek istersin kucağımda oturmak mı?" Dondum kaldım. Dudaklarımı büzdüm. Bu baskın hallerini seviyordum.
Dudaklarıma uzandı. Geri gittim. "İkincisi daha cazip hocam." Dershanedeydik. Hocam diyebilirdim. Elleri ona yapışmam için meydan okurken benim ellerim ise omuzlarında geri geri gitmeye çalışıyordum.
"Teşekkür ederim. Kimse beni bu kadar önemsememişti. Kendimi değerli hissettim." Elimdeki yüzüğe baktım. Çok güzeldi. Çok iyiydi.
"Benim olursan sana daha neler yapacağımı neler verebileceğimi tahmin bile edemezsin." Duraksadı. Bana yaklaşırken bu sefer geri gitmedim. Adamın kucağında ondan kaçmaya çalışmak mı?
"Tekrar söyle." Burnunu kulağıma sürttü. Omuzlarını sıktım. "Söyle." Kulağıma fısıldadı. İçim ürperirken omuzlarına tırnaklarımı geçirdim. Çok mu romantik olmaya başlamıştı hayat?
Cidden bak. Aşırı dozda romantiklik vardı. Ve nerden romantiklik orada bokluk. Mıçmıç ilişkileri sevmezdim. Ulen hayat. Bu adamın ellerini her yerime sürtmesini istiyordum. Aynı zamanda pişman olmak da istemiyordum.
Güvenmek istiyordum ama onun güvenini yıkacaktım. Buna çok emindim.
Bıktım hep aynı konular sevişin
"Söyle ada yoksa bu dershaneden çıkartmam seni." Hocam. Hocam yapmayın yanarız hocam. Sesinden buram buram sex akıyordu. Adam sesiyle bile beni ıslatabilirdi. Ve bunun kıyısında gezinmek şu an bana hiç yardımcı olmuyor.
Burnunu bu sefer boynuma sürttü. Sakalı tenime batarken onun hissiyatını bazı yerlerde daha çok istediğime karar verdim.
"Eve gitmezsem elbet bırakmak zorunda kalacaksın." Kızım. Meydan okumalara doymuyorsun. Boynumdan başını kaldırıp bana 'ciddi misin?' Bakışı attı. Koyu kahvelerinde eğlenen bir pırıltı göğsüme yemin edebilirim.
Beklemediğim bir şekilde pantolonuna uzanınca geriye gidip neredeyse bağıracaktım. Hayır. Yapmazdı değil mi? Dershanede mi?
Elleri üzerimde olmadığından mütevellit hızla ayağa kalktım. Kapıya doğru koşar adımlarla ilerlerken birden yerden kaldırıldım. Bu sefer çığlığım ağzımdan kaçtı.
"Valla bağırırım. Adam kaçırıyorlar şey yapıyorlar derim hocam valla bırakın tamam." Kıraç beni kucağına aldı. Yerden yükseldim. Bir kere zıplatıp kendi yüzüne benim yüzümü hizaladı. Beni bırakmayacağını bilsem de en azından tedbir olsun diye boynuna bir elimi doladım.
"Ne yapıyorlar dicen?" Yüzüne bakamadım. Başımı omzuna gömdüm. Benimle dalga geçmekten fazlasıyla zevk alıyordu.
"Ah be güzel kızım. Ne yapacağım ben seninle? Hem cesaretli olup hem nasıl kaçabiliyorsun?" Omzuna vurdum. Ayaklarımı kıpırdatıp inmeye çalıştım. Beni "Yerinde dur." Diyerek sakinleştirdi. Ama ayakta durmaya devam etti. Ayakları yere sağlam basıyor bir kere bile seğirmeyen kasları ortamı daha da otantik hale getiriyordu.
"Çok istiyorsan buket denen kız altında olmaya çok meraklı." Aman Allahım neler diyordum böyle. Nefesini üzerime üfledi. Bak oğlum beni geriyorsun.
"Altımda sen mi olmak isterdin?" Bir zamanlar evet. Şimdi de evet. Büyük ihtimal gelecekte de evet.
Duraksamamdan faydalanıp beni gerisin geri koltuğa götürecekken kollarını tuttum. "Yapmağ."
"Beni sevdiğini söylemeden bir gram daha hareket edersem ada. Sonu kötü bitecek. Aslında-"
"Seni seviyorum!" Sandalyenin önüne gelince durdu kaldı. Kal geldi sanırım. Gözleri bana sabitlenmiş içinde mutluluğunda olduğu duygu karışımıyla bana bakıyordu.
Elimi saçlarına uzatıp gözlerinin önünden çektim. "Bu kadar etki yaratmış olamaz."
Hala hareket etmeden bana bakıyordu. Tamam büyük sıkıntı var. Dudaklarına baktım. Nasıl olsa öpüşmek bedava.
Dudaklarına uzanıp onu da boynundan kendime çektim. İtaat edip dudaklarımızı buluşturdu. Buluştuğu anda kendine gelirken beni daha sıkı tutup yere bıraktı.
Dudaklarımız nefessiz kalınca kendiliğinden ayrıldı. "Tahmin bile edemezsin."
Biraz daha öpüştükten sonra kıraç konuştu. "Hadi ders çalışalım." Kaşlarımı çattım. Hayır.
Başımı iki yana salladım. "Hayır hayır hayır hayır." İki yanağımı da sıcak avuçlarına aldı. "Evet evet evet ve evet." Ayaklarımı sürüyerek ondan uzaklaştım. Az önce fermuarını açacak adam şimdi ders diyordu.
"Her şey sex değildir evet sana sevgimi farklı boyutlarda da gösterebilirim. Ama şu an bunu kaldıracak kapasitede değilsin güzelim. O yüzden limit." Bana yetersiz mi demek istiyordu. Bir adım daha geri gittim. Neredeyse sandalyesine takılıp düşecektim. Düş bide ada.
"Sen hayırdır? Bana yetersiz diyorsun? Zaten sarellemi de bitirmişsindir. Bitiremedim bile onu." Ağlar gibi yapıp gözümdeki yaşı sildim. Bana yaklaşmadan ciddi bir şekilde baktı. Öyle bir bakıştı ki bu 'bitti mi?' Diyecekti sanki birazdan. Yutmadı. Kesinlikle bu yaptıklarımı yutmadı.
Omuzlarım düşerek arkaya döndüm. Kapının oraya koyduğum çantamı almaya ilerledim. "Aman be." Koyduğum çantamı alıp masanın önündeki koltuklara oturdum. Ders için gerekli olan şeyleri çıkarırken kıraç hocam sandalyesini düzeltip yanıma geldi.
"1-sana yetersiz demedim. 2-sarellen çok güzeldi."
...
Sabah sabah matematik işliyoruz sıyırmanın eşiğindeyim. Dün akşam zaten kıraç ile matematik işlemiştim. Uyudum uyandım. Bu sefer savaş hoca ile matematik. Derin nefes al ada.
Bugün Salı ve yarın okul gezisine gidecektik. Dün akşam eve geldiğimde bir şey yapmaya halim kalmadığından uyumuştum direk. Keşke iki bir şey koysaydım. Yarın sabahtan okulun önünde buluşacaktık. Servisler yardımıyla Uludağ'a gidecek ve 3 günlük gezi resmî olarak başlayacaktı.
Kırk yılda bir okul bir şey yaptı umarım bir bokluk çıkmazdı. Yoksa fena olurdu. Bütün hocalar orada olacaktı. Dershane+okul. Kavga çıkmasa iyidir. İster istemez ayağımı sallamaya başladım. Kıraç da olacaktı orada. Fırat hocam da. O civciv Arsende. Gıcık okul fizikçisi de. Dershane biyocusu berrakta. Sapık Murat hoca da.
Ha bir de viyana var. Bizim almanca dersi hocamız değişip yerine genç bir hoca gelmişti. Hiç haz etmedik. Şahsen ben patlayacaktım derse. Bir de diyor 'ben Viyana'da okudum.' A be abicim orada kalsaydın ya ne vardı da türkiyeye geldin. Sabrımı sınıyor, dersinde geriyordu.
Kıraçla da doğru düzgün sevişemedik. Seviştirmedi adam. Sanki çok cesurdum da yatakta baskın olacaktım. Adamın bir bakışı ile mest olurken yatak-
"Ada gelmek ister misin soruya?" Başımı kaldırdım. Deftere o kadar çok odaklanmıştım ki hayallere dalıp gittiğimi fark edemedim bile.
Savaş hoca nps bıyığı ile bana bakarken gülümsedim. Ben bu soruya kalkamam. "Hocam başka bir soruya seve seve." Ya da si-
Kalemi bana uzattı. "Hadi ada. Bekliyorum. Gel çöz." Başımı iki yana sallayıp ellerimi önümde ona tapar gibi birleştirdim.
"Ya kalkarsın bu soruya ya da Fırat hocanın odasına gidersin." Halime kolumu dürttü. "Kalkma fıratın odasına git." Sevil arkasına döndü. Sessizce fısıldadı. Duymuştum. "Fırata git."
Haziran tepkisizce tahtaya bakıyordu. Melek nöbetçiydi. Belki ona uğrayabilirdim. Yerinde bulursam tabi. "Hocam bilmiyorum anlamadım konuyu."
Kalemi bana uzatan kolunu indirdi. Başıyla kapıyı işaret etti. "Fırat hocana git ada." Ciddi olamazdı değil mi? Bu adam ara dalgacı biriydi. Bir espri yapıyordu ya da laf sokuyordu. Diğer gün anlıyordunuz.
Öğretmen masasına gidip bir kağıda bir şeyler yazıp imzaladı. "Yok da yazmayacağım." Ben şaşkınlıkla hocaya bakıyordum ulen savaş.
Halime kolumu tekrar dürtüp ayağa kalkmamı söyledi. Kalkmadım. Savaş hoca kâğıt ile birlikte gelip bana uzattı. Kağıdı almaya elim varmadığından halime alıp ayağa kalktı.
Daha fazla odak olup benim hakkımda düşünceler peydah olmadan sınıftan çıkmam lazımdı. Halime savaş hocadan aldığı kağıdı elime tutuşturdu ve beni hafif bir kuvvetle ittirdi.
Son kez kızlara ve dönüp savaş hocaya baktım. "Görüşürüz ada." Direk soruyu anlatmaya başlamıştı. Bir soruya kalkmadık diye yediğimiz tribe bak. Beni korumanız lazımdı hocam.
Kapıya ilerleyip açtım. "-zor değil size öğrettiğim deltayı buraya koy-" kapıyı kapatıp koridorun sessizliğine çıktım. Arka planda hala savaş hocanın sesini duysam da dersi çok dinlemek istemediğime kanaat getirdim.
Çıkıp hemen bir sınıf yanımızda olan Fırat hocanın odasına adımladım. Cebimde anlamsız nude tonlarında rujum vardı. Aklıma gelen hin plan ile gülümsedim.
Fırat hocanın odasının kapısının önünde duraksadım. Elimdeki kağıda baktığımda sadece bir imza ve üstünde de 'suçsuz.' Yazıyordu. Suçsuz mu? Elim benden izinsiz kapıyı çaldı.
İçeriden 'gir' sesi gelince kapı kulpunu tutup indirdim. Beni gördüğüne şaşıran ve olağan dışı bir şekilde şık giyinen Fırat hocam görüş alanımı süsledi.
"Ada?" Kapıdan sadece kafamla bakmam yerine vücudumu da içeri soktum. Kapıyı ardından kapattım ve Fırat hocamın oturduğu masaya ilerledim. Elimdeki kağıdı uzattığımda kaşlarını çatarak aldı ve sütlü kahve gözleri bir süre benim üzerimde gezindi.
"Suçsuz mu? Hiç bir şey yapmadın ama savaş seni bana mı gönderdi." Aynen öyle oldu. Başımı olumlu anlamda salladım.
Sonra beni şaşırtarak gülümsedi ve başıyla koltuğu gösterdi. "Otur menekşe. İki ders birlikteyiz." Ne?
"Nasıl yani hocam? Sırf bir soruya kalkmadığım için bu çok saçma. İkinci derse gireyim bari." Elindeki kağıdı bilgisayarının klavyesi altına sıkıştırdı. Ellerini birbirine kenetledi. Ciddi sayabileceğim bir ifade ile sütlü kahvelerini bana dikerken yerimde kıpırdandım. Kim bilir adamın evinde neler yaptım.
"İlk post-modern roman?" Başımı sabır dilercesine yukarı kaldırdım. Hatırlamıyordum. Daha sınavlara bile çalışmamıştım ben. Hem post-modern de neyin nesiydi. Modern ama post. Posta dan mı bahsediyor? Alakası yok.
"Bilmiyorum." Başımı indirdim. Sınanıyorum. Okulda ömrüm çürüdü. "Öyleyse bir süre yanımdasın. Dolapta kitaplarım var. İstediğini al. Şu işi bitirene kadar seninle ilgilenemem." Mümkünse ilgilenme hocam. Böyle sorular soracaksan istemiyorum.
Kalkıp duvara sabitlenmiş dolaba yürüdüm. Açıp baktığımda içinde bir sürü kitap vardı. Seç beğen al ada. Came on. Bu arada ing ve almanca konuşması da var. İh bin 18 jahre alt.
Elim bir kitabın üstünde durdu. Kitap sırtlarını tek tek incelemek eğlenceliydi.
Kimdi şu karısının cenazesinde başka bir kadına aşık olan yazar? Abdülhak Hamit Tarhan. Sızlasın kemiklerin.
Makber
İçim karardı yeminlen. Ölüm, kalım, dehşet sevmiyorum. Hemen elimi çektim. Bir şey okumaya gerek yoktu. Hem de hiç gerek yoktu. Geri yerime gidip otururken Fırat hocamın bakışları bir anlığına bana dönmüştü. Üzgünüm hocam bizimle değilsiniz. Hiç içimi açmadı kitaplığınız. İnsan bir karanlığın dokunuşu okur. İnsan gider ateşin peşinde okur. Yetmedi mi gider kusursuz okur.
Kusursuz iyi bu arada. Yazar iki yüz bilmem kaçta sex sahnesi verdi ama olsun. Krem şanti ile hmmm.
Geçen fizik dersindeyiz aşırı sıkıldım. Açtım baktım iki sayfa okuyayım. Bu malum sahneye denk gelmişim. Kıvranacaktım sırada. Ses de çıkaramıyorum öyle put gibi kaldım. Çok kötü anlardı.
"Beğenmedin mi?"
"Pek bir bana hitap etmiyor hocam." Şöyle bir 'sen kimsin?' Gibi baktı ama ben dehşete düşmeden bakışları bilgisayara döndü.
Bende gidip koltuğa kendimi bıraktım. Başını geri atıp beyaz tavanın neden beyaz olduğunu kendi içimde tartışmaya başladım. Neden yani? Beyaz çok klasik bir renkli. Ne bilim bir pembe olur mor olur. İyice pavyona döner burası ama olur mu olur.
Başımı kaldırıp Fırat hocaya baktım. Kombin inceleme zamanı. Üzerine attı beyaz tişörtün üzerine kot gömlek giymişti. Kot gömlek ama üzerinde gömlek gibi durmaktan çok üzerine attığı bir aksesuar gibi duruyordu. Üzerinde takı yoktu ama takılara bin basacak sakalı vardı. Biraz kesse iyi olur.
"Menekşe." Sesinde anlayamadığım bir tını vardı. İnsanlar size baktığında hissederdiniz. Büyük ihtimal hissetmişti.
Hadi canım
"Hı." Sütlü kahvelerini bilgisayardan bana çevirdi. "Ayna var mı hocam?" Makyaj malzemelerini nadiren toplarlardı. Kafalarına estiğinde ya da göz önünde çok göründüğünde. Hocam masasının çekmecesine uzanıp içinden katlanıp açılabilen siyah bir ayna uzattı.
Elinden alıp açtım. Cebimdeki flormarın yeni çıkan kapsül şeklindeki 004 numaralı rujunun da kapağını açtım. Göz ucuyla fıratın bana baktığını görüyordum ama iyiyiz ada iyiyiz. Bu ruju alırsa cingar koparırım.
Aynayı dudağıma hizaladım. Dudağım çok büyük değildi ama kendince bir hacmi olduğunu düşünüyordum. Ruju dudaklarımda gezdirdim. İpeksi yumuşaklığı dudaklarımın hoşuna giderken neredeyse dudağımın her tarafına rujumu sürmüştüm. Bir tur dudaklarımı birbirine bastırdım.
Rujun kapağını kapatıp kucağıma koydum. Lütfen başına bir şey gelmesin. Dudaklarıma bir kez daha baktıktan sonra aynayı kapatıp Fırat hocamın masasına koydum.
Bu sırada bana tek kaşını kaldırmış itinayla bakan bir Fırat beklemiyordum. Gözü mü seğirdi onun?
"Güzel oldu mu hocam?" Aynayı almadı. Ruju cebime geri koydum. Canıma mı susadım? Evet. Canım mı sıkıldı? Evet. Şu an bu adamdan başka eğlencem yok mu? Evet.
"Çok güzel oldu ada şimdi o ruju bana ver." Elini talepkarca uzattı. Büyük eline baktım. Bana göre büyük duruyordu. Üzgünüm o ruju ölürüm de vermem.
"Hayır hocam vermeyeceğim." Kaşlarını yukarı kaldırdı. Sanki başka bir çarem vardı. Bu bakış tam olarak şu 'sıkıyorsa verme.'
Eli hala ruju vermem için açık duruyordu. "Hocam ama sıkıldım. Savaş hoca da beni buraya gönderdi. Canım sıkılıyor." Gözlerinden bir tereddüt geçti. Beni neden buraya gönderdiğini bilen bir tereddüt. Kısa sürdü ama kendini hissettirdi.
Bacak bacak üstüne attım. Eteğim tam boyundaydı. Yukarı fazla çıkmamıştı. Aklıma gelmişken acaba annem Uludağ gezisine nasıl izin verdi. Bir kere söylemem yetmiş, elime para tutuşturup okula yollamıştı.
Elini vermeyeceğimi anladığından olsa gerek indirip kolunu masaya dayadı. Kaşınıyorum. Valla bak. Aksiyon arıyorum.
Okula gelirken kıraçın aldığı yüzüğü çıkartmıştım. Bir de herkese açıklama yapmakla uğraşamazdım.
"Ada, önümde yüzüme baka baka rujunu tazeliyorsun böyle şeylere hele ki okulda tilt olduğumu biliyorsun." Yani. Omuz silktim. İşaret ve baş parmağı ile şakaklarını ovdu. Sinirlenmiş olamaz değil mi? Sinir olsun istedim tabi ama şimdi tutup da bana disiplin yazacak değil ya.
"Sıkıldım hocam. Bu mükemmel ötesi geniş odanızda yapacağım hiç bir şey yok. Allah aşkına şuraya bir iskambil kağıdı falan koyun." Gözlerin belertip bana baktı. "İskambil?" Başımı salladım. "Evet, iskambil."
Başını sabır çekercesine sallayıp yarım bıraktığı işe geri döndü. Bakışları arada bana değse de her hangi bir şey yapmadığımdan emin olurcasına keskin gözleri yaptığı-baktığı bilgisayardaki-işe geri dönüyordu.
Rujumu cebimden tekrar çıkarttım. Elime alıp oyalanabileceğim başka bir şey etrafta görünmüyordu. Kapağını açtım. Ruja baktım. Tekrar kapattım. Sonra bunu yaklaşık beş kez daha yaptım. Ruj kapağı kapanırken ki 'klik.' Sesi oyalanmamı sağlıyordu.
Ben ruja o kadar çok odaklanmıştım ki Fırat hoca ayağı kalkıp arkamda durduğunda bile rujla ilgilenip açıp kapadım. Önüme bir el uzandı.
Ruju elimden çekip alırken direnemedim bile. Bedenim bu atağı çok sonradan fark etmişti. Arkamı dönüp yüzünde hain sırıtışla bana bakan koca adama baktım.
"Hocam-"
"Hiç hocam deme bu ruj koleksiyonuma katılacak. Sonra da çöpe." Bunu yapamazdı değil mi? Ayağa kalkıp elinde tuttuğu rujuma ulaşmaya çalıştım. Kısa değildim ben ama bu adam uzundu.
Ruj etrafını saran parmakların içinde kaybolmuştu. Bildiğin sadece elinde ulaşmaya çalışıyordum.
Elimi arkasına sakladığı eline uzatınca beni kolumdan tutup kendine çekti. "Sözlerimi az da olsa dinlesen almayacaktım rujunu."
Yüzüne yakın olmak dehşet şekilde huzursuz ederken geri gitmeye çalıştım. Bırakmadı. "Hocam rujumu verin lütfen." Gözlerimi kırpıştırıp sütlü kahvelerine baktım ama orada tek bir umut damlası bile bulamadım.
Diğer elim ile eline uzanmaya çalıştığımdaysa o elimi de tuttu. Elinde belli olan rujumla az da olsa mutlu olurken onu oradan almayı nasıl becericeğim konusunda beynimi zorlamam gerekti.
"Küçük menekşe-" kapı çalındı. Bunu fırsat bilip bir elimi Fırat hocadan kurtardım. Kurtardığım elimle ruju tutan elini açmaya çalıştım. Biraz vahşi görülebilirdi. Fırat ise bütün modumu düşürecek şekilde düşük volümde kahkaha attı.
Kahkahasının oluşturduğu sıcaklık bedenime yayılsa da hala elini açmaya çalışıyordum. Meret nasıl da sıkmıştı elini.
Elini belime koyup beni geri çekti. "Hocam bu rujlar çok pahalı özür dilerim tamam bir daha olmayacak." Yalvarma moduna büründüm. Başka türlü götü kurtaramayacaktım.
"Kıraçtan istesen mağazayı alır ada. Şimdi otur ve uslu bir öğrenciymiş gibi davran." Sonra beni öylece bırakıp masasına geri oturdu. Senin bana tavırların bu yüzden mi değişti. Şimdi kafam basmaya başladı. Büyük ihtimal dün kıraçın arabasını görmüş olmalıydı.
Ona üzgün bir bakış atıp kalktığım koltuğa oturdum. Bu sırada ruju da çekmecelerinden birine koymuştu. Daha doğrusu fırlatmıştı. İçim acıdı. Kalbim sıkıştı. Ben sana 173 tl vermiştim.
"Gel." İçeri giren fizikçi ile bakışlarım onda dolandı. İsmini bile hatırlamıyorum. Fizikçi işte. Gıcık açık kahve saçlı. İnce vücutlu, notu kıt bir fizikçi. Moda anlayışı da yerlerde sürünüyor.
Mavi bir elbise mi? Bu havada. "Hocam bu olacak gezi ile ilgili sizinle konuşacaktım." Bakışları hayranlıkla Fırat hocamda gezerken beni buldu. Bakışlarının değiştiğini o kadar belli etti ki. Fırat hoca yerinde kıpırdandı.
"Müsait değilseniz sonra gelirim." Vıdıvıdıvıdıvıdı. Lütfen gelme.
"Hayır hocam. Gelin lütfen." Ben Fırat'a baktım. Rujumu alan izbandut. "Bende gideyim o zaman hocam." Ayaklanıp tekrar Fırat hocaya baktım.
'O rujumu alacağım.' Dudaklarımdan okuduğu cümleyle dudakları meraklı bir pırıltı eşliğinde yukarı kıvrıldı. Bu şu demek oluyordu. 'Elinden geleni ardına koyma.' Totom yese gidip kıraça şikayet ederdim ama yemiyor. Hem de hiç.
Tıpış tıpış Fırat hocanın odasından çıkarken bana sadece "Ortalıkta dolanma." Demişti. Gidip kantine çökecektim. İki ders orada takılmak dışarıda maç yapmalarını izlemek, Fırat hocam ile bir odada oturmaktan çok daha eğlenceliydi.
Ben Kıraçı seçtim. Eğer o olmasaydı onu seçmeseydim bilin ki şu an Fıratın kucağındaydım. Bendeki soğukluğu anladığını varsaydım.
Zemin kata inip kantine girdim. Her her boştu. Bir kaç öğrenci kendi aralarında oyun oynuyordu onun dışında kantinci ablaların sesleri eşik ediyordu. Kendime kestirdiğim kıyıda köşede olan masaya gidip oturdum. Telefonum da yoktu elimde ne yapacaktım. Başladım kantindekilerin konuşmalarını dinlemeye.
"Yarın erkenden okulda olacağız. Hazırlık yapınız mı?" Sarı bir kız konuşmuş diğerlerinin dağılan dikkatini üzerine çekmişti.
Oğlan konuştu. "Valla orda bir kayak yapcam Kızlar ağzı açık bakacaklar." Oğlan konuşunca yanında oturan daha dün sevile çarpan çocuk gözüme çarptı. Kısılmış gözlerimi üzerinde gezdirdim. Son anda gözlerimi çektim. Çünkü başını benim oturduğum yere doğru çevirmişti aniden.
"Sen o kayağı yapamazsın kanka. O kayağın kaç santimlik şeyi senin götüne girer. Valla bak bulaşma." Oğlanın yanında oturan sarışın çocuk konuşmuştu. Bakma ada oraya bakma işte.
Sevile çarpan çocuğun gözleri bana kilitlenmişti. Kalkıp gitmenin tam sırası. Ben ayaklandım. Kalbim hızlanmış aniden adrenalin, dopamin salgılanmaya başlamıştı.
Ben girdiğim gibi kantinden çıkarken duyduğum seslerde meraklı bir ton vardı.
"Nereye gidiyorsun oltan?" Bir kız kahkaha attı. Ama iticiden çok onun kahkahasını biraz daha duysam bende gülmeye başlayacakmışım gibiydi. İlginç.
"Benimle işemek isteyen gelebilir." Arkamdan geliyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Oltandı herhalde ismi. Daha bilindik bir isim olur diye düşünmüştüm. Aman ya bana ne.
Arkamdan adımlar işitsemde durmadım. Merdivenlere döndüğüm sırada bir kol beni geriye çekti. Çığlık atacakken bunu tahmin etmiş olacak ki ağzımı eliyle kapattı.
"Sus. Bir şey yapmayacağım." Onu ittirdiğimde bu küçük kuvvet karşısında geriledi.
"Ne yapıyorsun ya sen?"
"Üzgünüm prenses." Durup daha ciddi bir tonda devam etti. Duruşunu da düzeltmişti. "Özür dilerim. Dün seninle öyle konuşmamalıydım." Bana köpek demek istemişti. Havlayacağım başka birilerini bulmamı istemişti. Gözlerimin dolmasıyla dalga geçmişti.
Büyük ihtimal Fırat onu azarlamıştı. En iyi ihtimalle öyle olmuş olmalı ki karşımda az da olsa mahçup görünüyordu. Bakışlarımı kaçırdım.
"Bir şey demeyecek misin?"
"Yo. Demeyeceğim. Fırat hoca iyi iş çıkarmış." Topuklarımda döndüm. Bir an evvel şuradan uzaklaşmak istiyordum.
"Tamam tam bir pislik orospu çocuğu gibi davrandım. Biliyorum." Bir şeyler daha mırıldandı. Ama ben çoktan uzaklaşmakla meşguldüm. Merdivenede bir kaç adım attığımda yanımda belirdi.
Elini uzatıp "Adım Oltan." Dünkü çocuktan eser yoktu. Nerde o fevri at gibi koşan çocuk.
Elimi uzatıp tanışırsam onu affetmiş olacaktım. Elim benden izinsiz avucuna değdi.
"Ada." Başını dünkü davranışınlarınıı unutmasam sevimli bulacağım bir derecede salladı. Ne yazık.
"Şimdi git de işe." Dedim ve merdivenlerden çıkmaya başladım. Bela geliyorum demez. İçinden bir ses bu çocukla iğrenç bir ilişkim olacağını söylüyordu. Prenses. Lütfen susar mısın?
Küçük bir ihtimal sevile ayarlayabilirdim. İnşallah tanıdıkların akrabası falan çıkmazdı. En sevmediğim şey.
...
İkinci matematik dersini de okulun diğer katlarında sürterek geçirmiştim. Kısaca berbattı.
Bugün kıraç almaya gelemeyeceğini bildiren bir mesaj atmıştı. Ders koymuşlar. Sen zaten yönetici değil misin? Ayarlayabilirdi.
Çok hazıra almıştım. Bunu nötrlemem lazım. Çantamı aldım. Akabinde sıradan eve dönüş rutinim tekrarlandı. Sevil ile okuldan çıkıp durağa yürüdük.
Yarım saat ya da kırk beş dakikanın sonunda evin kapısını görmüştüm. Şükür yarabbim gidip dinleyebileceğim. En azından dershaneye gidene kadar.
Kapıyı açıp içer girince kızdın bir boğa gibi beni bekleyen annem ise tam tersini söylüyordu. Bu kadın şu aralar eve erken mi gelmeye başladı. Bu saatte evde olmamalıydı. Kapının kilitli olmamasından nasıl anlayamamıştım.
Çantamı yere bırakmıştım ki. Üzerime doğru hızla adımladı. Bir adım geri gittim. Neler oluyor?
Yüzüme inen bir tokat ve ardından söylenen cümleler sıçtığımın resmiydi. Annemden bir tokat bile yememiştim şu yaşıma kadar. İçim acıdı.
"Odanda niye tanga var. Sürtük mü olmaya karar verdin? Biz ders çalış iyi bir yere gel diye uğraşıyoruz ama hanımefendinin aklı başka yerde."
Aslında aklım kıraçta ve fıratın el koyduğu 173 Türk Lirası olan rujumdaydı. Bir de kıraçın aldığı yüzük de. Ama bunları söylemenin ne yeri ne de zamanı. Yanağım yanıyordu. Annem bana vurmuştu. Beni doğuran kadın bana vurmuştu.
Tamam hata bendeydi. Tangayı kirli sepetine atmıştım.
...
Selamlar bebeklerim. Nasılsınız?
Ada az sıkıntılı değilsin be kızım. Ama ben de aynısını yapardım.
Nasıl buldunuz bölümü?
Oltan bey. Normalde karakter ekleyip kafa karışıklığı yaratmayı sevmiyorum ama içimden geldi.
Seviyorum sizi.
Görüşürüz.

