İçeriğe geç

Agunde

Bölüm 16 · 3 dk okuma

Agunde

Bölüm 16

Kanı Kalmamış Düşman

Karanlığı kaplamış güneşin altında

hırvatını gevşetmiş bir ip görünürdü

slovenlerin boyunlarında

böylece kan sabahları tozlar gibi yayılırken zeke

koç boynuzundan yapılmış bıçağıyla beni doğurtmaya çalışıyordu, tam yedi gızan doğuruken ben

bir menekşe daha düştü dağlardan

kız çocuklarının, evhanımlarının alnın ortasından akan su şalvarının, üstüne

Ve sevdağlar ayrı kalırdı

zaruri halk, amentüsüz kitaplar ve kyo

yapılan yeniliklere bir bayrak açmışlardı çoktan, ve binlerce lavra, mavra, dökülürdü kuru ağızlarından

böylece uzaklardan soğuklar gelebilecekti, kürtlükle alakası olmayan, keskin soğuklar

Bu soğuklarla birlikte bize emanet edilmiş tozlar

artık namasumluğun birer gebe temsilcileriydi

zoestik devrimin bitmediği, doğrusu yeni başladığı zamanlarda

dinlediğim bütün isimlerde duyduğum ad

sanki uzaklardan karadenizin en ucundaymışcasına

monoter derlerdi bana, uzun diyarlı gezdiğimden miydi

hayır! ben hiçbir zaman bir yeriye gitmedim, her zaman buradaydım, aynı kyo gibi

bir ağacın altında

O ağacın altında zekeyle güvercinleştiğimiz günler, her zaman bir ısırganotu panzeyiri misali

Ben, devlet-i azam denilemeyecek kadar bitkin, bütün gücümü ilk satırda harcamış ben

kestiğim damardan çekilen kanla birlikte bir çingene vurdum

Ve böylece eyfelin kırık asansörünün camları her yerime battı

aynı soğuk bir kış ayında yağan karla birlikte donmuş mazotlar gibi

o mazotun olduğu tank benim sevgilimdi, zekeydi

basarken gittiğimiz çiçekler, ezilmiş bulut ve gayrimeşru doğmuş bebekler

ne kadar da mazot kokardı

makineler miydi

Böylece amentü bir kez daha yankılandı ellerimde, dediklerinden anlaşılmazken susan çanlarla

Tanrı uludur!

Tanrı uludur!

Yekta ses duyuldu artık sokaktaki bayraklarda saklanan insanların kulaklarında

bir daha değmez miydi ellerimize hürriyetin o eşsiz huzuru

Ve egemenlik artık fransanın mavi beyaz ve kırmızı bayrağından çıkım bizi al toprağımıza karışırken bir eyfel olmayan minarelerden savaş narıları titretirdi dökülmeye yüz tutmuş saçlarımı

ama kaşlarım, kaşlarım her seferinde yok olurken zeke onları topluyor ve benim gözlerim korunaksız kalıyordu

Korunmuyorken gözlerim artık her şeyi daha net görürken

menekşeler, yine küçük kız çocuklarında

Mari demeye artık yeltenemediğim hayatlar, karaçamlarla dolu yaban domuzlu ormanlarda artık koşuşturan küçük çocuk ben değildim

Çünkü bombalar üzerime raks ederken, belki bende bir salıncaktaydım

ve hiçbir şey ben yaşarken olmadı, ben bitmiş bir savaşın ortasındaydım

alkarısına saygıyla eğilirken

Artık beni ne İsa ne Tengri korurdu

bir kabuklu olan beni koruyan tek şeydir kimsesiz ruhum

Ve konu tarihe gelince içimde kabaran duygular o tavuğu gördüğümdeki kadar asla olmaz

Ve böylece kolay anlaşılmayan şeyler bir bayrak altında, kyo izlerken

O bayrağın altındaki iliklerimde

testis kanları ahlakımı kirletmez artık, Marşlar duyardı hislerimi, ünlü devrimlerin marşları

parmaklarımı kütlettiğim sıhatte, ve işçileri kürtleştirirken asla pişman değildim

Marşlar artarken yüreğimde yeniden tozlarla birlikte ahlakımı anmak, artık bunu tozlar bile istemiyordu

Ezanların ben ve zekeyi umursamadığı jargonlarda bize denilen kafirlik unvanıyla egeyi yeniden maviye boyamaya çalışma planımız

suya düşmüştü, bizse o suyu çöldeki tozlar gibi içiyorduk

Bense sensizliğimle kıvranırken sen unutuyordun

Unutma

Ne bayraklar korurdu beni, ne de kırılan çanlar

Devr-i aşina olduğu çağları yeniden içerken bir ingiliz diplomat gibi yahudi iken ben, ne konuşurdu insanlık karanlık topraklardan oldukça uzak

hangi dili unutmak ister bir kafir

ve minarelerde bir ses duyuldu

The last thing you will drink is Coca Cola

Böyle garbı bilmek ve sarılmış omurgam sadece tanrıya ait kalmamıştı

Yürümek gibi basitçe bir işi bile zeke benim yerime yaparken

Bayraklar artık koruyamazdı zihnimi

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.