Karanlığı kaplamış güneşin altında
hırvatını gevşetmiş bir ip görünürdü
slovenlerin boyunlarında
böylece kan sabahları tozlar gibi yayılırken zeke
koç boynuzundan yapılmış bıçağıyla beni doğurtmaya çalışıyordu, tam yedi gızan doğuruken ben
bir menekşe daha düştü dağlardan
kız çocuklarının, evhanımlarının alnın ortasından akan su şalvarının, üstüne
Ve sevdağlar ayrı kalırdı
zaruri halk, amentüsüz kitaplar ve kyo
yapılan yeniliklere bir bayrak açmışlardı çoktan, ve binlerce lavra, mavra, dökülürdü kuru ağızlarından
böylece uzaklardan soğuklar gelebilecekti, kürtlükle alakası olmayan, keskin soğuklar
Bu soğuklarla birlikte bize emanet edilmiş tozlar
artık namasumluğun birer gebe temsilcileriydi
zoestik devrimin bitmediği, doğrusu yeni başladığı zamanlarda
dinlediğim bütün isimlerde duyduğum ad
sanki uzaklardan karadenizin en ucundaymışcasına
monoter derlerdi bana, uzun diyarlı gezdiğimden miydi
hayır! ben hiçbir zaman bir yeriye gitmedim, her zaman buradaydım, aynı kyo gibi
bir ağacın altında
O ağacın altında zekeyle güvercinleştiğimiz günler, her zaman bir ısırganotu panzeyiri misali
Ben, devlet-i azam denilemeyecek kadar bitkin, bütün gücümü ilk satırda harcamış ben
kestiğim damardan çekilen kanla birlikte bir çingene vurdum
Ve böylece eyfelin kırık asansörünün camları her yerime battı
aynı soğuk bir kış ayında yağan karla birlikte donmuş mazotlar gibi
o mazotun olduğu tank benim sevgilimdi, zekeydi
basarken gittiğimiz çiçekler, ezilmiş bulut ve gayrimeşru doğmuş bebekler
ne kadar da mazot kokardı
makineler miydi
Böylece amentü bir kez daha yankılandı ellerimde, dediklerinden anlaşılmazken susan çanlarla
Tanrı uludur!
Tanrı uludur!
Yekta ses duyuldu artık sokaktaki bayraklarda saklanan insanların kulaklarında
bir daha değmez miydi ellerimize hürriyetin o eşsiz huzuru
Ve egemenlik artık fransanın mavi beyaz ve kırmızı bayrağından çıkım bizi al toprağımıza karışırken bir eyfel olmayan minarelerden savaş narıları titretirdi dökülmeye yüz tutmuş saçlarımı
ama kaşlarım, kaşlarım her seferinde yok olurken zeke onları topluyor ve benim gözlerim korunaksız kalıyordu
Korunmuyorken gözlerim artık her şeyi daha net görürken
menekşeler, yine küçük kız çocuklarında
Mari demeye artık yeltenemediğim hayatlar, karaçamlarla dolu yaban domuzlu ormanlarda artık koşuşturan küçük çocuk ben değildim
Çünkü bombalar üzerime raks ederken, belki bende bir salıncaktaydım
ve hiçbir şey ben yaşarken olmadı, ben bitmiş bir savaşın ortasındaydım
alkarısına saygıyla eğilirken
Artık beni ne İsa ne Tengri korurdu
bir kabuklu olan beni koruyan tek şeydir kimsesiz ruhum
Ve konu tarihe gelince içimde kabaran duygular o tavuğu gördüğümdeki kadar asla olmaz
Ve böylece kolay anlaşılmayan şeyler bir bayrak altında, kyo izlerken
O bayrağın altındaki iliklerimde
testis kanları ahlakımı kirletmez artık, Marşlar duyardı hislerimi, ünlü devrimlerin marşları
parmaklarımı kütlettiğim sıhatte, ve işçileri kürtleştirirken asla pişman değildim
Marşlar artarken yüreğimde yeniden tozlarla birlikte ahlakımı anmak, artık bunu tozlar bile istemiyordu
Ezanların ben ve zekeyi umursamadığı jargonlarda bize denilen kafirlik unvanıyla egeyi yeniden maviye boyamaya çalışma planımız
suya düşmüştü, bizse o suyu çöldeki tozlar gibi içiyorduk
Bense sensizliğimle kıvranırken sen unutuyordun
Unutma
Ne bayraklar korurdu beni, ne de kırılan çanlar
Devr-i aşina olduğu çağları yeniden içerken bir ingiliz diplomat gibi yahudi iken ben, ne konuşurdu insanlık karanlık topraklardan oldukça uzak
hangi dili unutmak ister bir kafir
ve minarelerde bir ses duyuldu
The last thing you will drink is Coca Cola
Böyle garbı bilmek ve sarılmış omurgam sadece tanrıya ait kalmamıştı
Yürümek gibi basitçe bir işi bile zeke benim yerime yaparken
Bayraklar artık koruyamazdı zihnimi