— bir gün sonra —
Babam salondan bağırdı:
“Senin odan bitti mi?”
“Evet!”
“Tamam, başka neresi kaldı?”
“Senin odan tamam mı?”
“Evet.”
“O zaman arka odaların hepsi bitmiş,” dedim.
Salona girdiğimde boş kolilerin sayısı dolulardan fazlaydı.
Babam boş kolileri iç içe geçirdi.
“Al şunları, kapının önüne bırak.”
Kapıyı açıp çıktım.
Babam arkamdan bağırdı:
“Şu ev terliklerinle çıkma artık evden!”
“Of baba, dış kapıya gidip geliyorum,” dedim.
Kolileri bıraktım.
Kafamı kaldırdım.
Güneş gözümü aldı.
İndirdiğimde yolun karşısında iki kız bana bakıyordu.
Birbirlerine eğilip bir şey söylediler.
Bakmaya devam ettim.
Sonra döndüm.
İçeri girdim.
“Gel, şu koltukları çekelim. Sonra işimiz bitiyor zaten,” dedi babam.
İkimiz koltuğu itmeye başladık.
Babamın yüzü kıpkırmızıydı.
Benimki de.
Koltuğu yerine bırakınca ellerimi çırptım.
Evin içine baktım.
“Artık burası yaşamaya değer.”
Babam bir tablo çıkardı.
Annem, babam ve ben.
Duvara çaktığı çivinin üstüne astı.
Bana döndü.
“Bence şimdi yaşamaya değer.”
Bakmaya devam ettim.
Gözlerimi kırpmadım.
Döndüm.
Odama gittim.
Çekmecenin ortasındaki mavi parçayı çıkardım.
Kenarı keskin.
Parmağımın ucuyla yokladım.
Gözümden bir damla düştü.
Sonra—
Kesik.
Bileğimin biraz gerisinde ince bir çizgi.
Kırmızı.
Yavaş yavaş doldu.
Elimin tersiyle burnumu sildim.
Banyoya girdim.
Suyu açtım.
Duşakabinin içine çöktüm.
Dizlerimi kendime çektim.
Başımı dizlerime gömdüm.
Su sıcaktı.
Temas etti.
Aşağı indi.
Kırmızı çizgilerin üstünden geçti.
Ellerimle yüzümü sildim.
Durmadı.
Kafamı kaldırdım.
Duş başlığının yüzüme vurmasına izin verdim.
Gözlerimi kapattım.
Bir süre öyle kaldım.
Uzun bir süre duyulan tek ses su damlalarıydı.
Tak. Tak. Tak.
“Ne var baba!” diye bağırdım.
“Oğlum, ne bağırıyorsun?”
Durdu.
“Kapıyı tıklattım… çık artık, cenazeye gidicez.”
Mırıldandım:
“Of… ben gelmek istemiyorum.”
Musluğu kapattım.
Duştan çıktım. Havluya sarıldım.
Banyodan çıktığımda kapıda babam vardı.
“ağladın mı?”
“yok ne ağlayacam”
Sarıldı.
Biraz daha sarıldı.
Karşıdaki duvarda gölgemiz yavaşça küçülüyordu.
Sonra geri çekildi.
“Hadi gidelim.”
Odama geçtim.
Beyaz ne varsa çıkardım.
Pantolon. Tişört. Gömlek.
Hatta beyaz ip bilekliğimi bile taktım.
Bembeyaz olacaktım.
Annem öyle istemişti.
Arabaya geçtik.
Elim babamın omzuna gitti.
“Baba… heykeli yaptırdın mı?”
“Evet.”
“Beyaz güller?”
“İkisi de bagajda.”
“Tamam.”
Arkama yaslandım.
Telefonu açtım, müzik koydum.
“Biz nereye gidiyoruz?”
“Şeyma halana.”
“Niye?”
“Taziye evi.”
“Ne o?”
“Bilmiyorum… orada toplanılıyor. Cenaze evi yani.”
“Niye bizim evimiz değil de Şeyma hala?”
“Bilmiyorum.”
“Tamam.”
Vardığımızda o taş evi tekrar gördüm.
Biraz kalabalıktı.
Arabadan inip etrafa baktım.
…
“Güneş?”
“Güneş?”
“Güneş, yürüsene.”
Babam kolumdan tutup beni içeri doğru çekti.
Kulağıma eğildi.
“Burası yeri değil. Herkesi sineye çek. Herkesin elini sık. Seninle konuşan herkesle konuş…”
Durdu.
“Kaçmak yok.”
Tam bir şey diyecektim ki elini başına götürdü.
“Hayır…”
Baktığı yere baktım.
Gül.
Bana doğru geliyordu.
Babam uzaklaşırken, “Ne halin varsa gör,” dedi.
Kollarımı açtım.
Duvarın üstünde kara bir kedi vardı.
Hava bulutluydu.
Gül gelip sarıldı.
Ben de onu sıkıca sardım.
Boynumda nefesini hissettim.
Arkadan Şeyma halanın sesi geliyordu.
Uzakta birileri yürüyordu.
Gülü yanağından öptüm.
Bir tır kornaya bastı.
“Bebeğim,” dedi.
Kenardan bir köpek geçti.
Derin bir nefes aldım.
Güneş, sakin ol.
Gözlerimi kırpıştırdım. Gülümsedim.
“Nasılsın?”
Ellerimi tuttu.
“Asıl sen nasılsın?”
Elimden öptü.
“Çok üzgünüm, Güneş. Gerçekten.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Tamam, tamam…”
Kolumu omzuna attım.
İçeri girerken elim yavaşça sırtından kaydı.
Bıyıklı bir adam yaklaştı.
“Başın sağ olsun.”
Ellerimi tuttu, sıkıca sıktı.
Başka bir adam daha geldi.
Sarıldı, sırtıma vurdu.
Tanıdık geldi.
“...Siz kimdiniz?”
“Yusuf amcan.”
“Amcam mı?”
“Bir amca için biraz gencim, ha?”
Yanımıza tontiş bir amca daha geldi.
“Ben bir amca için yaşlı mıyım?”
Başımı eğip gülümsedim.
“Estağfurullah.”
Yanaklarımı mıncıkladı, sonra öptü.
Gül sırtıma dokundu.
“Ben annemin yanına geçiyorum,” dedi gibi bakıp kadınlar tarafına geçti.
Rüzgar tam karşıdan esiyordu.
Kulaklarım uğuldadı.
“Güneş!”
Teyzemdi.
En çok görüştüğüm akrabam.
Her ay Hollanda’dan gelen…
Bizim de her ay yanına gittiğimiz.
“Bir daha Türkiye’ye dönmem” diyen teyzem.
İnci teyzem.
Kollarını açtı.
Koşarken ikimiz de ağlamaya başladık.
Beni sıkıca kendine çekti.
Yanağımdan öpüyordu.
Gözyaşlarım omzunu ıslattı.
O umursamadı.
O da benim omzumu ıslatmıştı.
Ayrıldığımızda gülümsedik.
Dedem onu görünce hayıflandı, sonra bana yaklaştı.
“Gel, oğlum.”
Teyzem gözlerini kırptı.
Elini bırakıp dedeme doğru yürüdüm.
Erkekler tarafında tanıdık tanımadık bir sürü adamla tokalaştım.
Sonra arka bahçeye geçip bir yere oturdum.
Yavuz abi gelip yanıma oturdu.
Elini dizime koydu.
Hafifçe sıktı.
Sol kolu titriyordu.
Kenardan Gül göründü.
Yavuz abiye doğru eğilip fısıldadım:
“Gitme.”
Kısa bir an baktı.
Sonra kalkıp yürüdü.
Gül gelip yanıma oturdu.
Evin camında yansımamızı görüyordum.
Başını omzuma koydu.
Bahçe çok büyüktü.
Sessizdi.
Elini tuttum.
Bileğinden öptüm.
Gülümsedi.
Ona bakıp ben de güldüm.
(Git.)
Çitin ucunda İnci teyzem göründü.
Bizi görünce durdu.
Başını eğdi.
Geri döndü.
Gül’e baktım.
Saçlarını okşadım.
Ağzım aralandı—
Ama kapattım.
Çenemden tuttu.
“Söyle.”
Durdu.
“Söyle hadi.”
Biraz daha yaklaştı.
Çenemden öptü.
“Dürüst olacağım,” dedim.
“Ol,” dedi.
“Annem…”
Durdum.
Biraz daha sokuldu.
“Ben—”
Sesim titredi.
“Zorlanıyorsan anlatma,” dedi.
“İstersen yalnız kal.”
Parmağıyla duvarı gösterdi.
“Şuradan çık.”
Ayağa kalktım.
O da kalktı.
Koşarak duvarın üstüne çıktım.
Bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim.
Aldırmadım.
Yavuz’un attığı konumu açtım.
13 dakika.
Deniz hiç bu kadar yakın olmamıştı.
Taş evler devam etti.
Tuz kokusu ağırlaştı.
Küçük bir koy gördüm.
Karşıda güneş batıyordu.
“Burası cennet mi…” dedim.
Kendi kendime konuşuyordum.
Aşağı indim.
Beyaz spor ayakkabılarım taşlara sürtündü.
Durup etrafa baktım.
“Burası cennet mi değil…”
“Burası cennet.”
Gece geç saatlerde uyanık olursun ya—
Sanki dünyada tek uyanık sensindir.
Bunun sabah deniz kenarı hali gibiydi.
Yalnızlığımın tadını çıkarmak istedim.
Kuma uzandım.
Nefes alıp verişim
sanki balıkları bile ürkütecek kadar yüksekti.
Ufak hışırdamalar kulağıma ilişti.
Gözlerimi açtım.
Gözleri… balta girmemiş orman gibi.
Saçları deniz dalgaları gibi kıvrılıyordu.
Teni, üzerimdeki gömlekten daha beyazdı.
Yanıma yaklaştı.
“Selam.”
Elimi hafifçe salladım.
Gelip yanımda oturdu.
Bana döndü.
“Konuşmayı bilmiyor musun?”
“Biliyom.”
Kaşlarını çattı.
“Sen Türk müsün?”
“Evet.”
“Senin Türkçe aksanın var amına koyayım.”
Omuz silktim.
“Türkiye’ye yeni taşındık.”
“Hımm… anladım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Nereden?”
“Fransa.”
“Vay… neresi?”
“Montmartre.”
“Orası neresi?”
“Paris.”
“Hımm… anladım.”
Bir an durdu.
“Sen?” dedim.
Etrafına bakındı.
“Burası benim sığınağımdı… sen nereden buldun?”
“Hiç… öyle.”
Gözlerini kıstı.
“Sen nesin?”
Kaşımı kaldırdım.
“Ne cevap vereyim buna?”
“Niye geldin buraya?”
Omuzlarını silkti.
“Annemle babam benim için kavga ediyordu…”
Nefes aldı.
“Çıktığımı anlamadılar.”
Gözlerimi kısa bir an kapattım.
Eli saçıma değdi.
Sola dönüp ona baktım.
Ben uzanıyordum, o oturuyordu.
“Neden oturuyorsun?” dedim.
“Saçlarımı görmüyor musun?”
“Görüyorum.”
“Bunlarla mı uzanayım? Çıldırtma beni.”
Güldüm.
“Senin adın ne?” diye sordum.
“Gece.”
“Vay…” dedim.
“Güzel isim.”
“Teşekkür ederim—”
Gözlerime kilitlendi.
“Senin?”
“Güneş.”
Dudaklarını büzdü, kafasını salladı.
“Gece gündüz gibi—”
Lafını kestim.
“Niye benim adım değişiyor ya? Güneşle ay gibi olsun.”
Bana boş boş baktı.
Sonra yüzünü denize çevirdi.
“Niye geldiniz?” dedi.
“Annem öldü.”
Durdu.
“Cenazeden kaçtım.”
“Aaa—”
Elini ağzına götürdü.
Gözleri büyüdü.
“Ben baya oldu sandım… başın sağ olsun.”
“Teşekkür ederim.”
Uzunca bir süre gözlerim kapalıydı.
Alnımda ufak karıncalanmalar hissettim.
Gözlerimi açtığımda Gece, kafamdan aşağı kum döküyordu.
Kalktım.
“Ya napıyorsun!”
Güldü.
Ayağa kalktı.
“Hadi gel, denize girelim,” dedi.
“Olmaz.”
“Niye?”
“Saçların.”
Kaşını kaldırdı.
“Sanane benim saçlarımdan?”
Saçından bir tutam alıp burnuma yaklaştırdım.
“Çiçek tarlası mı sürüyorsun saçına?”
Beni göğsümden itti.
“Ya siktir git.”
Sonra kolumdan tuttu.
Yavaş adımlarla denize doğru yürümeye başladı.
“Dur!” dedim.
Arkasını döndü.
“Ayakkabımı çıkarmam lazım.”
Durdu. Bekledi.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Çoraplarımı çıkaracakken elimden tuttu.
“Hayır, onları çıkarma.”
“Neden?”
“Bak, ben de çıkarmıyorum.”
Aşağı baktım.
“Senin çorabın yok. Bu… açık topuklu.”
O an fark ettim.
Başımı kaldırdım.
“Sen neden bu kadar şıksın?”
“Sanane ya, ne soru soruyorsun.”
Gözlerinin içine baktım.
“Cevaplamayacak mısın?”
Gözlerini devirdi.
“Bugün provam vardı normalde—”
Durdu.
“Mahvoldu ama.”
Ayaklarımız suya değince sustu.
Yavaş yavaş açıldık.
Üzerime doğru yüzdü.
“Benim sevgilim var,” dedim.
Parmağıyla “tamam” der gibi işaret yaptı.
Elini tuttum.
Başparmağının içine bir öpücük bıraktım.
Ona doğru yaklaştım.
Sarıldım.
Dengede durmaya çalışırken ayaklarımız birbirine çarpıyordu.
Ellerimiz dolanmıştı.
Güneş batıyordu.
Hava soğuyordu.