Şeyda ablanın kapısının önüne geldiğimizde bana sarıldı.
Sonra Yavuz abiyle el sıkıştı ve içeri girdi.
“Şimdi nereye gideceğiz?” diye sordum.
“Siparişten önce bir yere uğramamız lazım,” dedi ve yürümeye başladı.
Hemen yanından takip ettim.
Bir bakkala girdi.
Çabuk çıktı.
Elinde bir sigara paketi vardı.
Uzattı.
“İçmiyorsundur umarım.”
“Yok,” dedim.
Bir tane alıp ağzına attı.
Sağda, karanlığın içinde bir park belirdi.
Oyuncaklar… gıcırdıyordu.
Bir adım geri attım.
Kulaklarım duymak istemedi.
Ama o soru geldi:
“Oturalım mı?”
“O-olur.”
Yürürken boncuk boncuk terliyordum.
Yavuz abi bana döndü.
“Sen korkuyor musun?”
“Yoo, ne korkacam.”
“Niye terledin?”
“Yürüdük ya, ondan.”
Kolunu sıvarken,
“Hee… sıcak oldu,” dedi.
Sol kolunu açmadı.
Bir banka oturdu.
Ben de karşısına geçip oturdum.
Bir duman çekip üfledi.
“Bak Güneş…”
Nefesimi tuttum.
“Buraya alışmakta zorlanacaksın. Sen tatiller harici buraya hiç gelmedin. Türkçen de pürüzsüz değil… bir Türk gibi değil. Kusura bakma.”
Durdu.
“Ama ben seni alıştırmanın yolunu biliyorum.
Telefon numaranı yaz.”
Telefonunu uzattı.
Alıp numaramı girdim.
“Sana atacağım. Şehre alışmak için çok iyi bir etkinlik var.”
Nefesimi bıraktım.
“Etkinlik mi?”
“Evet.”
“Ciddi girdin, ben korktum,” dedim.
Kahkaha attı.
“Ben de gerginim bu konuda. Hedeflenen kişi sayısında eksik var… bizi sıkıştırıyorlar—”
Lafını böldüm.
“Siz?”
“Etkinliğin şeyi işte… birilerini buluyoruz.”
“Hee…”
“Bak ama,” dedi, “etkinlik harici her konuda istediğin zaman bana istediğini anlatabilirsin. Zaten artık her akşam bizde olursunuz.”
“Ooo, niye?”
“Yemek.”
“Babam?”
“Çalışacak.”
“Eskiden de çalışıyordu.”
“Ya sen cevap bulma,” dedi gülerek. “Siz her akşam bizdesiniz, bekle gör.”
“İyi o zaman… Şeyma hala babamdan daha iyi yemek yapıyor.”
Güldü. Omzuma hafifçe vurdu.
“Öyledir, öyledir… hadi gel, siparişleri alalım.”
Kalktık.
Yürümeye başladık.
Limana vardığımızda üç kova vardı.
İçlerinde balıklar, midyeler ve kalamarlar…
Kovaların içi hareket ediyordu.
Yavuz abi üçünü birden almaya çalıştı.
“Abi, birini de bana bıraksana.”
“Yok,” dedi. “Yorgunsun sen. Yeni geldin.”
“Tamam ama bu da sana fazla.”
Eğilip kovaların birini aldım.
Ağırdı. Beklediğimden daha ağır.
Yavuz abi kısa bir an baktı, sonra bir şey demedi.
Beraber yürümeye başladık.
Ayaklarımızın altında taşlar çıtırdıyordu.
Denizden gelen o tuz kokusu daha da keskinleşmişti.
“Şeyda ablayı nereden tanıyorsun?”
“Liseden arkadaşımdı.”
“Hımm… şimdi ne oldu?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Hiç… deşme. Olmaz o iş.”
Sesi düzdü ama tam düz değildi.
Yan gözle baktım.
Sol kolunu kaşıyordu.
Biraz fazla.
Elim kendiliğinden hareket etti.
Tuttum.
Bir an durdu.
Bana döndü.
Kovayı diğer elime aldım.
Koluna girdim.
“Düşürme şimdi,” dedim, yarım gülerek.
Bir şey demedi.
Ama kolunu çekmedi.
Beraber yürümeye devam ettik.
Eve doğru…