Ispanaklı yoğurt tabağım bomboştu.
Şeyma hala seslendi:
“Bir tabak daha ister misin?”
Kafamı sallayacaktım ki babam araya girdi:
“Abla, bırak yeter. 3. tabağıydı bu.”
Şeyma hala babama parmağını salladı.
“Karışma paşama!”
Önümden tabağımı alıp içeri girdi.
Babamla göz göze geldik.
Kolumu kaldırıp omzuna attım.
“Ya işte… işler biraz değişiyor babacım.”
Tek kaşı kalktı.
“Ben evde sana gösteririm değişen işleri.”
Yandan bir bakış attım, kolumu geri indirdim.
O sırada Yavuz abi babama çay koydu, bir tane de kendine aldı.
Dikkat ettim.
Sol kolunu… babamdan saklıyor gibiydi.
Karşıdaki abla çay kaşığını sallamayı bıraktı.
Durdu. Bana döndü.
“Biz tanışamadık seninle.”
Kafasını hafifçe sola eğdi.
“Ya evet…” dedim, ellerimi önümde birleştirerek.
“Ben Şeyda ablan. Yavuz abinin arkadaşıyım.”
“Tanıştığıma memnun oldum.”
Bir an durdum.
Sonra beklenmedik bir şey yaptım.
Yavuz abiye dönüp koluna hafifçe dokundum.
Bana baktı.
Ağzından fısıltı döküldü:
“Lan… dön önüne.”
Kıkırdadım.
Şeyda abla bizi susturdu:
“Neye gülüyorsunuz siz?”
“Hiç,” dedik.
Şeyma halanın getirdiği dördüncü tabaktan sonra iki elimle karnımı tutuyordum.
Şeyma hala Yavuz’a çıkıştı:
“Saat kaç oldu farkında mısın? Şeyda’yı eve bırak, gelirken de benim siparişi al.”
Emir gibiydi.
Yavuz abi ayağa kalktı.
“Sende gel, yürüyüş yapmış olursun,” dedi.
Şeyma hala hemen atladı:
“Çocuğu da yürütüceksin bir de, yorgun argın!”
“Anne, ne olacak ya?”
Araya girdim.
“Yok, yürürüm de gerek yok. Siz gidin.”
Şeyda abla yanıma yaklaştı.
“Gel.”
Gözlerini hafifçe kırptı.
Gitmem gerektiğini anladım.
Kalktım.
Yürümeye başladım.