“Bu araba kimin baba?”
“Bizim oğlum.”
“Biz gelirken neden yoktu?”
“Kim havalimanına getirecekti?”
“Sen buraya geldiğinde almadın mı?”
“Hayır.”
“Ha… tamam o zaman.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Arabaya gerek yok zaten,” dedi. “Yakında iki bisiklet alıyorum.”
“Niye?”
“E şehir merkezinde değiliz. Kırsal burası. Burada bisiklet kullanırız, şehre gidince araba.”
“Of… ben zorlanırım.”
“Öğrenirsin.”
“Ne yiyeceğiz?”
“Yoğurtlu ıspanak.”
“Ne alaka?”
“Halan yapıyor canım.”
“Şeyma hala?”
“Evet.”
“Ha… aa.”
Bunu beklemiyordum.
Arabadan indiğimde kapıyı kapatmak için elimi uzattım.
Cızt!
Elimi hızla geri çektim. Parmaklarım karıncalandı.
Ceketimin kolunu elimin üstüne geçirip kapıyı bu sefer sertçe ittirdim.
“Oğlum, yavaş kapat,” dedi babam.
Elim istemsizce cebime gitti.
Mavi parça…
Oradaydı.
“Baba.”
“Efendim?”
“Burası neden tuz kokuyor?”
“Çünkü denize çok yakınız şu an.”
“Ne zaman gircez?”
“Gireriz bir ara.”
Tam o sırada bir ses konuşmamızı böldü:
“Güüüneşiiimm!”
Başımı kaldırdım.
Gözleri… karaağaç gölgesi gibi koyuydu.
Yüzü sıcaktı. Tanıdıktı ama yerini çıkaramadım.
Üstüme doğru geldi.
Sarılınca bir an donakaldım.
Sonra ben de sarıldım.
Şeyma hala avlunun ışıklarını açtı.
“Hadi geçin, hadi!”
Belimden tutup beni masaya doğru hafifçe itti.
“Hadi Güneş’cim.”
Yavaşça oturdum.
Sonra Şeyma hala tekrar seslendi:
“Hadi gelin, geldiler!”
İçeriden iki kişi çıktı.
Kıvırcık saçlı, yeşil gözlü bir abi…
Yanında daha önce hiç görmediğim kızıl saçlı, bembeyaz bir abla.
Ablaya baktım.
Sonra üzerindeki askılıya.
“Rengi çok güzelmiş.”
Gülümsedi.
“Değil mi, bebek sarısı.”
Kafamı salladım.
Abi yanıma oturdu, elini uzattı.
“Ooo, kuzen… naber ya?”
Tokalaştım.
Fark ettim.
Gittikçe daha fazla tokalaşıyordum.
Büyüyünce kendiliğinden gelen bir şey miydi bu?
Şeyma hala araya girdi:
“Güneş seni tanıyor mu sence?”
Abi bana baktı, sonra gülümsedi.
“Hee doğru ya… ben Yavuz abin.”
“Güneş.”
“Ben seni daha önce gördüm de… senin görmediğini unuttum.”
Güldüm.