İçeriğe geç

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 4 · 2 dk okuma

Ağlayan Melek Beyaz Güller ve Bir O Kadar Tuhaf Gariplikler

Bölüm 4

4. Bölüm: Kesikler ve Valizler

Uçağın küçük penceresinden aşağı baktığımda Montmartre bir minyatür gibi görünüyordu.

Yağmur camdan aşağı iniyordu, çünkü onun yeri bulutların altıydı.

Gözlerimi kapattım.

Kulağımda hâlâ o komitedeki alkış sesleri vardı ama şimdi yerini uçağın motor uğultusu almıştı.

İzmir...

Gözlerimi açtım.

“Kaç saattir uyuyorum ben?”

“Yalnızca üç.”

“Üç saat mi?”

Babamın gözlerinin içine baktım.

Sanki asırlardır uyuyor gibiydim.

Kendi valizimizi alıp indiğimizde güneş ilk başta tanıdık bir yanıklık bıraktı.

Daha terlememiştim.

Belki de terlemezdim.

Babama döndüm:

“Eşyalarımız ne zaman gelecek?”

“Yakında.”

“Cenaze ne zaman gelecek?”

“Yakında.”

Güldüm.

“Benim ayrılığım yakında.”

Yüzünü ekşitti.

“Güneş, hayır, başlama tekrar lütfen.”

Güldüm ama cevap vermedim.

Telefonum çaldı.

Gül arıyordu.

Babamla göz göze geldik.

Açtım.

“canım” sesi çok neşeliydi.

“nasılsın” dedim.

“iyi sen”

“bende bu aralar işte—” güldüm.

“merak etme her şey iyi olacak.” dedi.

“umut ediyorum” dediğimde babama baktım, kaşlarım havaya kalktı.

Fısıldadı “seni son gördüğümden beri çok özledim.”

Durdum.

Babam bozuntuya vermeden yürümeye devam etti.

“bende seni”

Sonra uzun bir sessizlik oldu ve konuşmayı ben bozdum.

“cenazeye gelmek zorunda değilsin.”

“hayır saçmalama ailemle gelicez hatta” dedi

Sanki karşımdaymış gibi kafamı salladım

“iyi keyfin bilir.” Devam ettim. “yani 6-7 aydır yoktum şimdi ilk karşılaşmamız cenazede olmak zorunda değil.”

Sözümü kesmemeye çalışarak. “olur mu hiç öyle şey sorun yok” dedi.

“tamam o zaman”

“tamam”

“hadi bı bı”

“bı bı”

Telefonu kapattım.

İstemsizce kafam sola döndü.

Bir memur kadın bir yolcuyla konuşuyordu.

Saçları kahverengiydi ve arkadan örgü ile sıkıca toplanmıştı.

Lacivert bir kasketi vardı—

“Oğlum neye bakıyorsun?”

Babama doğru hızlı adımlarla geldim.

Yürümeye devam ettik.

Terminal gürültülü ve tanıdıktı, çünkü Türkçeyi sadece evde konuşmak zorunda değildim artık.

Terminalde yürürken babama sorular sordum.

“Baba, sen nereliydin?”

“Adana.”

“Şey… babaannemle dedem?”

“Deden Kozanlı’ydı, babaannen de Aix-en-Provence işte.”

“Heee, anladım.”

“Annem?”

“Anneninki karışık ya.”

“Neydi, Kayseri mi?”

“Onun da anası Kayserili, babası İzmirli’ydi.”

“O ne ya, İzmirli insan mı olur?”

“Varmış demek ki.”

“Sen niye bunları 16 yıl sonra merak ettin?”

“Vatanıma döndüm ya, benim memleket.”

“Paris’te doğdun, Allah’ın Adanalısı.”

“BEN ADANALI DEĞİLİM!”

“Öylesin canım.”

“Benzemiyorum bir kere.”

“Ben benziyor muyum?”

“Sen de değilmişsin demek ki.”

Terminalin otomatik kapıları iki yana açıldığında, Paris'in o serin, porselen kokulu havası tamamen geride kaldı. İzmir'in sıcağı ciğerlerime dolduğunda, babamın "Adanalısın" şakası gerçek bir tehdide dönüştü.

"Eridim herhalde," dedim, tişörtümün yakasını çekiştirerek. "Baba, biz fırına mı girdik?"

İlerlediğimizde bir taksiye bindik ve eşyalarımızı taksici bagaja koydu.

Ben arkaya oturup camdan dışarı bakarken telefondan müzik açtım. Babamda önce taksiciyle muhabbet etmeye başladı.

Kırmızı yandığında durduk çitlerin üstünde seken bir kara kedi gördüm.

Babamın omzunu dürttüm.

“aaa baba bak bak kara kedi”

“şans getirir derler.”

“şanssızlık değil mi o ya”

“annem her zaman şans getirdiğini söylerdi.”

Kediye bakmaya devam ettim… gözleri turuncuydu kürkü simsiyah

“karamelli çikolatayı andırıyor”

“hı-hı”

Işık yeşil yandı ve o kediyi tekrar görecekmiş gibi hissettim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.