Babam başını kollarının arasına alıp kafamı öpüyordu.
“Güneş, dur.”
Önümdeki mavi tabağı alıp annemin odasına doğru fırlattım.
Artık nefes alamıyordum, yüzüm kıpkırmızı olmuştu.
Babam beni tutmaya çalışıyordu.
“Oğlum, dur artık.”
Ayaklarımı yere var gücümle vurdum.
“İstemiyorum, istemiyorum!”
Çenemden tuttu.
“Annen biz burada kalınca geri gelmeyecek.”
Nefesimi topladım ve var gücümle bağırdım:
“Banane, istemiyorum!”
Bitap düşmüştüm.
Son kez duvara iki ayağımla vurup kendimi karşı duvara ittirdim.
Babam dizlerimden tutup bastırdı ve bana baktı.
“Ameliyata girmeden önce annenin sana verdiği kâğıdı hatırla… mezarına ağlayan melek koyacaktık, hani,” dediğinde kafasını yana eğip gülümsedi.
Önüme bakıyordum.
O bana bakmaya devam etti.
Ve gözyaşları göründü.
Şimdi ikimiz de birbirimize sarılıp ağlıyorduk.
Annemin en sevdiği tabağını da kırmıştım.
Ellerimi babamın sırtına sıkıca doladım.
Sırtımı sıvazlarken burnunu çekiyordu.
Ayağa kalkıp odalarına girdim.
Her yerde koliler ve karton kokusu vardı.
Hapşurdum.
Odanın ortasındaki mavi parçalar, annemin hayatının dağılmış hâlleri gibi yerlere saçılmıştı.
Babam duvara yaslanmış, bacaklarını kendine doğru çekmiş, elini dizinin üstüne koymuştu.
“Ayağına cam batacak.”
Odanın içinde gezmeye devam ettim.
Ama o hışımla ayağa kalktı.
“Bir kerede sözümü dinle.”
Ve beni odanın içinden çekerek aldı.
Sadece odanın içinden çekilmiyordum.
Annemden de kopuyor gibiydim.
Yerden o mavi parçalardan birini aldım, parmağımı kesti.
Sonra cebime koydum.
Babam kanayan parmağımı öptü.
Kulağıma fısıldadı:
“Nakliye gelmek üzeredir.”
Ona baktım.
O da bana baktı.
Konuşmadık.