Metroya bindiğimde yanımdaki kadın beni dürttü.
“Şu ayağını sallamasana be!”
“Pardon.”
Karşı camdan geçen evlere baktım.
Okuldan son kez çıkmıştım.
Şaka gibiydi,
Ama bir o kadar da gerçekti.
İnanmak istemiyordum…
Tırnaklarımı yediğimi fark ettim.
Elimi ağzımdan çekip tırnaklarıma baktım.
Şu son birkaç gündür yara bere alıp durmuşlardı.
Ne içindi ki?
Metrodan inip eve yürürken hiçbir şey dikkatimi çekmedi
Şehir boştu artık
Bomboş.
Eve girdiğimde babam kalkıp bana sarıldı.
“Arkadaşlarınla vedalaştın mı?”
“Haberleri bile yok,” dedim ve dilimi çıkardım.
“Neden, güneş?”
“Öyle ya, ben üzgünüm zaten, bir de onlar üzülecek, öf.”
Durdu ve nefes aldı.
“O zaman annenden de—”
Sözünü kestim. “Hayır, yok.”
Elini omzuma attığında “Keşke söyleseydin,” dedi.
İyi ki söylememiştim…
Salona geçerken “Her şeyin hazır mı?” sorusuna başımı sallayıp, Montmartre’da son akşam yemeğimi yemek üzere masaya oturdum.
Annemin en sevdiği mavi süslemeli tabağın üzerinde soslu bir et vardı.
Uzun bir süre sadece çatal sesleri konuştu.
Sonra sessizliği ben bozdum.
“Baba.”
“He?”
“İzmir’e şiir yazdım.”
“He.”
Sesim yükseldi:
“‘Oku’ demeyecek misin ya!”
İki parmağını şakaklarına götürdü ve gözlerimin içine baktı.
“Günde 50 kere şiir okuyorsun, artık sıktı.”
Dudağımı büzdüm ve istemsizce annemin iki hafta önce vazoya koyduğu çiçeklere baktım.
“Tamam tamam, üzülme, hadi oku.”
Dişlerimin arasından dilimi gösterip güldüm.
“ıhm ıhm”
“Önce başlık, sonra şiir canım, biliyorsun.”
“Evet evet,” dedi ve okumaya başladım:
“35 derece
Hava çıkarsa 40 dereceye
Kaynar mı sular?
Yanar mı aşklar—”
Babam sözümü kesti. Ağzıma ükenerek konuştu:
“Ya yeter, aşkım aşkım, aşkım aşkım, bu ne ya?”
“Ney!”
“Başka bir şey yazamıyor musun sen?”
Durdu.
“Ne bileyim, dağ taş kuş uçtu… Sürekli aşkım aşkım.”
“Kafan başka şeye çalışmıyor senin.”
Gözlerimi devirdim.
“Tamam, bir dahakine manda söğüt dalına yuva yapmış yazarım.”
Baş parmağını onay yaparak bana doğrulttu.
“Harika!”
Şiirin kalanını okumayıp yemeğime döndüm.
En son bu tabaktan yediğimde annem yaşıyordu.
Sessizliği bu sefer babam böldü.
“Gül de İzmir’de.”
“Biliyorum.”
“Onun haberi var, değil mi?”
“Evet baba, sevgilim ya, ilk ona söyledim.”
“Hee, iyi.”
Sonra ağzını açtı ama kapattı.
“Ne diyecektin?”
“Onun okuluna mı gitsen ya?”
“Niye ki?”
“Hazır ortam.”
“Napayım ortamı, okumayacağım ben zaten.”
Bana dik dik baktı.
Sonra yemeğine geri döndü.